Geleceğimizin İnşa Edilmesinde Milli Yol İhtiyacı ve Düzen Kurucunun Görevi

No Comment 235 Views

Bir ev yapacaksınız. Aklınızın erdiği gibi mi davranırsınız yoksa bir ustaya mı başvurursunuz? Elbette ikinci yoldan gidersiniz ama bunu yapmakla aslında başvurduğunuz usta değil, usuldür. Çünkü bir insanı usta, mimar, mühendis yapan, onun meslek edindiği yol, yöntem ve usuldür. Siz onlara başvurmakla aslında bir usûle, yola, yordama başvurmuş oluyor, evinizin denenmiş, kabul görmüş ve güvenilir bir yol ve yöntemle yapılmasını istiyorsunuz. Doğrusu yalnız ev işiniz değil, her iş, amaç ve hedef bir yol, yöntem ve yaklaşım gerektirir.

Bu yazımızda, insana yaratılıştan yüklenmiş olan yeryüzünü imar etme görevini yerine getirmek[i] ve düzen kurmak için önce bir usûle (metot) ihtiyacımız olduğunu kısaca ortaya koyacağız. Bu kısımda aynı zamanda işlerimizde belli bir yolu takip etmenin yapıcı değerinden bahsedeceğiz. Usulsüzlük, gelişigüzellik ve işlerimizde nefse uymanın sorunlara yol açmasına değineceğiz. Arkasından her din, düşünce ve felsefenin bir yolunun olduğunu ortaya koyduktan sonra kendi usulümüz, yol ve yöntemimiz olan milli ama milli olduğu kadar evrensel yol üzerinde duracağız. Bu amaçla öncelikle, düzen kurucu için rehber olabilecek bazı ilkeler çıkaracağız. Daha sonra bu ilkelerin dayandığı değerlerin düzen kurmakta yapı taşı olarak kullanılması üzerinde duracak, milli metodolojimize kaynak olan sünnetten örnekler vereceğiz.

Bir işte metodoloji veya usûl önemlidir çünkü inşa ve uygulamayla ilgilidir. İnançlar, kabuller, tezler veya teoriler bizi bir şeye inandırabilir ama uygulanabilirlikleri ayrı bir değer taşımaktadır. Ne var ki çağdaş Müslümanlar arasında söz arttıkça uygulama azalıyor. Bu durum metodoloji üzerinde durma ihtiyacını ve değerini arttırıyor. Bu alanda tarih, tasavvuf, şiir, edebiyat, söz ile siyaset, hamaset, güzel sözler, sinema ve sosyal medya gibi insanı uygulamadan uzaklaştıracak devasa bir birikim meydana geldi! Sosyal hayatımızın iplerinin elimizden kaçtığı, çok şeyin söz ve sanallıkla hayatımızı işgal ettiği ve uygulama kaygısının azaldığı yeni bir dönem doğuyor!

Ama aynı anda kötülük inşa edenler boş durmuyor. Onlar, inandıkları şekilde dünyayı şekillendirmeye devam ediyor. Bilimlerle, sanatlarla, yasalar ve sözleşmelerle, yeni yeni alışkanlıklarla, hatta cinsiyetleri bile değiştirecek kadar ileri giderek inanan insanı her gün biraz daha kuşatmaya ve çemberi daraltmaya devam ediyorlar! 

Uygulama ve inşa etme yol, yöntem, yaklaşım veya metodoloji gerektirir. Onun için her “Neden” veya “Niçin” sorusuna karşılık onlarca “Nasıl” sorusu ortaya çıkar ve insan çabasının büyük kısmı her işin “Nasıl?” tarafına harcanır. Çünkü dünyanın imar edilmesi, düzen kurma ve bir hayat tarzının inşa edilmesinin büyük kısmı “Nasıl” ile ilgilidir.

Değerler sistemi olarak her medeniyetin bir usulü vardır. İslam Medeniyetinin usulü sünnettir. Sünnet Kur’an’la geleni teferruatta açıklığa kavuşturduğu gibi uygulamaya da yaklaştırır. Tabiatı gereği inananı uygulamaya yöneltir ve yol boyunca yönlendirir. Çünkü sünnetin kendisi yaşanmış olmaktan (uygulamadan) doğmuştur ve neyi, nasıl yapacağımıza dair rehberlik eder. Uygulamadan kast ettiğimiz düzen kurmaktır. İnsanın düzen kurarken sünnetin rehberliğinden yararlanabilmesi için önce kısaca “Düzen Nedir?” ona bakalım:

Düzen veya nizam; belli yasalar, kurallar, ilkeler ya da yönteme göre oluşturulmuş, kurulmuş olan durumdur. Düzen, insanın insana ihtiyacından ve insanların birbirine karşı sorumlu olması ihtiyacından doğar, bu ihtiyaçların karşılanması ölçüsünde olgunlaşır. İnsanın düzen kurabilmesi için ihtiyaç duyması ve düzeni kuracak iradesinin olması gerekir. Düzen kurucunun toplumun diğer üyeleriyle akli ve ahlâki bağlarla bağlı olmasıyla düzen oluşmaya başlar, güven ve adalet sağlaması ölçüsünde amacına yaklaşır.

İnsanın inancı, sözü ve gayreti işte, eşyada tecelli edince fayda sağlar, hayat verir ve sürdürülebilir hale gelir. Düzen böyle doğar. Sözle söylenen, uygulama yoksa yele verilir, yazıyla dile gelen yazıldığı yerde donakalır veya ekranlardan aşağı akar, sele gider.

Başta adalet olmak üzere  temel haklar,  “ahlâki tavsiyeler ve uhrevi mesuliyetlerin” hukuka dönüştürülmesi, kurumsallaştırılması ve kamu düzenine dönüştürülmesi düzen kurucunun görevleri arasındadır. Devlet sistemi de buradan doğacaktır.

Düzenin temelinde insan aklının, inancının, varlığının ve sağlığının, izzet ve şerefinin korunması, neslini sürdürmesi, mal ve mesken edinmesi ve seyahat hürriyetine sahip olması gibi temel değerler ve haklar vardır. Düzen, insanların psikolojik, sosyal, siyasi, kültürel, ekonomik ve amaç bağı gibi bağların en az birkaçıyla birbirine bağlı olmalarıyla hayat bulur. Bütün bu ortak değerler ve bağlardan doğan kurallar ve uygulamalar, onlardan doğan yasalar ve kurumlarla varlığını sürdürür.

 

Her sistemin bir usulü vardır, düzen ancak usûlle inşa edilebilir

 

Her işte usûl (yol, yöntem) esastan önce gelecek kadar önemlidir. Onun için hukukta  “Usül esasa mukaddemdir” (Usûl esastan önce gelir) kuralı vardır.[ii]  Genel bir misâl verelim, insan faaliyetlerinin en çok titizlik gerektiği yer hukuk ve yargıdır. Zira yargı, her işin son safhası ve adaletin tecelli etmesi gereken yerdir. Onun için bir mahkemede sonuçlanmış ve yüksek mahkemeye (temyize) gitmiş bir davada önce usûle bakılır. Usul tamam değilse, mesela delil araştırması (tanık, keşif, mütalaa, bilirkişi rapor vb.) eksik ise, o dosyaya bakılmaz, eksiklerin tamamlanması için ilgili mahkemeye iade edilir.

Usûl, her işte önemlidir. Günümüzde aşırı makinalaşma, dijitalleşme ve otomasyon olduğu için çok zaman usulün farkında olamıyoruz. Çünkü işlerin çoğu belli bir usûle göre tasarlanmış, programlanmış süreçler ve buna göre eğitilmiş insanların kullandığı makinalar tarafından yapılıyor. Evimizdeki elektrik ve suyun bize ulaşması, çamaşır ve bulaşık makinasının çalışması ve mutfağımızdaki yumurta çırpıcı bir programla (usulle) çalışır. Apartman dairemize tayin edilmiş yollardan biriyle gireriz. Trafik karayolu üzerinde bir yol ve yöntemle akar. Hukukun her alanında ve her arayışın (araştırma) bir metodolojisi vardır.

Ne var ki bizim toplumlarımızda usule pek önem verilmez. Bir dostuma bu alışkanlığımızdan şikâyet ettiğimde, “Bizde usul önemli değil,” dedi. “Öyle de olur, böyle de!” Onun için de işlerimizde fitne-fesat, kavga eksik olmaz. İnsanlar çok zaman esas üzerinden değil, hiç de hesaba katmadıkları usul üzerinden ayrışırlar. Büyük toplumsal değişim hareketleri veya devrimler aynı amaca yöneldikleri halde, usûl üzerinden ayrışarak bölünmüşlerdir. Müslümanların hepsi aynı Allah’a ve aynı peygambere inandıkları halde her kesimin tuttuğu yol üzerinden ayrılarak bin parçaya bölünmüşlerdir. Ancak onlar usul üzerinden meydana gelen bu ayrışmayı bırakıp sorunu kendileri dışına atar, çok zaman inanma – inanmama üzerinde boş yere tartışırlar.

Bu bölünmenin anlaşılabilmesi için şunu sormak gerekir: Aynı peygambere iman etmiş olabilirler ama işlerini peygamberin yaptıkları gibi yapıyorlar mı? Şüphesiz ki hayır! Çağdaş dindarlar Hz. Peygamberi seviyorlar ama onun hakkını hukukunu korudukları söylenemez. Hz. Peygamberin müminler üzerindeki hakkı Kendisinin yolunun her yönüyle yaşatılmasıdır. Hâlbuki bugünkü dindarların sünnet dediklerinin hemen tamamı bireysel hayatla ilgili, neredeyse sakal-cübbe ile sınırlı sayıdaki sünnetlerdir. Onlar, peygamberlere öğretilen ölçülere ve hüküm tesis etmeye ihtiyaç duymaz[iii], aldatmaya aldırmaz,[iv] piyasanın halkı soyan hilelerine karşı koymazlar. Ne kötülüğü önleme, ne de iyiliği yaymanın usullerini öğrenmeye ihtiyaçları vardır. İhtilafları önlemenin ve halka kolaylık getirmenin birer ilim olması gerektiğiyle ilgilenmezler. Hz Peygamberi güle benzetiyorlar ama O’nun aldatmayı, zorbalığı, kabalığı, kurnazlığı men etmiş olmasını bir şeye benzetemiyorlar!

Hâlbuki kendi dünyamız ancak kendi usulümüzle imar, inşa ve ihya edebilir. Hayat tarzımız milli usulümüzle geliştirilebilir ve yenilenebilir. Ancak böyle olduğunda düzene dönüşebilir. Değilse her yenilik, dışarıdan giren her şey erdemli bir düzene katkı olmak yerine ona çomak olur. Taklitler, eklentiler, derme çatma yapılar ve gelişigüzel yapılanlarla yoldan çıkar, sonunda düzensizlik hâkim olur.

Düzensizliği, kargaşa, kaza ve kavgaları önlemenin yolu ortak kuralların ihdas edilmesidir. Hatta kaza ve kavgaların sebeplerini bilmek bile bir düzen içinde olunmasına bağlıdır. Karmakarışık bir işte yanlış olanı görmek veya düzeltmek de, kaza ve çatışmaları önlemek de zordur. Bölük düzenli yürüyorsa ayak uyduramayan ortaya çıkar. Hatta çok şeyin yanlış olduğu ve yanlışın düzen haline geldiği yerde doğrular yanlış haline gelir!

Kurallar, ilkeler ve onlardan doğan düzenli bir işleyiş (sistem) yoksa iş, yetki veya güç sahibinin keyfine kalır ve şahıslara bağlı olarak yürür. Bizde kurallara bağlılık zayıf olduğu için kazalar, kavgalar, şahsa bağlı iş yapma en çok şikâyet ettiğimiz şeylerdir. Bu durum liyakati, verimi, denetimi, değerlendirilmeyi, hak ve adaleti önler. Keyfiliğin, plânsızlığın, hesap vermemenin ve küçük-büyük yolsuzlukların önünü açar. Bütün bunlar insanlar arasında fitne ve fesada ve bölünmeye sebep olur. Onun için düzen, dirlik ve birlik isteyen usule önem vermelidir. Beraberlik arayan onu şekil veya kuvvet üzerinden değil, öncelikle usul üzerinden gerçekleştirmeye bakmalıdır. Milli bir usulün bazı temel değerlerini aşağıda isimleriyle sayalım:

Dosdoğru olmak, insanlara fayda verecek işler yapmak, kendisini başkasının yerine koymak, zarar vermemek, eziyet etmemek, zorlukları gidermek, kolaylık getirmek, acele etmemek, (bir işi) sebepsiz yere geciktirmemek veya ertelememek, gizlememek, istişare etmek, var olan işlerde insanlar için fayda aramak milli tarzımızda yer alması gereken bazı değerlerdir. Bu bakımdan düzen kurucu yapılmakta olan işte insanlara zarar verilip verilmediğine bakmalı, eziyet veren, zorluk çıkaran durumları tespit etmeli ve gidermelidir. Yapılmakta olan işten kimlerin faydalandığına bakmalı, faydalanmayı hak edenlerin haklarını korumalı, onları katmalı, gerekiyorsa paydaş edinmelidir. O işle birlikte insanlara bir zorluk gelip gelmediğine dikkat etmeli, kolaylık için her işi analiz etmeli, süreçleri bu amaçla gözden geçirmelidir. Her durumda mümkün olan açıklık ve istişareyi kavga etmeden, ustalık ve incelikle yerleştirmeye çalışmalıdır.

Ne var ki; milli usule bağlı olmak bir işte donmak, yerinde saymak, sürekli kendini tekrar etmek değildir. Milli metodolojiyi meydana getiren değerler, kurallar ve ilkelerin her dönemde müsbet ilim ve insanlığın kazanımlarıyla zenginleştirilerek hizmete yeniden sunulması gerekir:

Kur’an ve sünnetten kültürümüze sirayet edeni müsbet bilimlerle zenginleştirmeyi, onlardan yeni tezler çıkarmayı, normlar üretmeyi, kurallar ihdas etmeyi öğrenmelidir. Böylelikle her dönemde ve her yeni işte milli usulü zenginleştirerek hayatta tutmak gerekir. Zaten sünneti insanlığın kazanımlarıyla mecz etmeden (birleştirip, sentezlemeden) hayata geçirmek ve yaşatmak kolay olmaz. Mesela sünnetin mirası olan tedbir almayı, ön inceleme (preliminary examination), planlama ve istişareyle, ihtiyaçların karşılanmasını ihtiyaç analizi (needs analysis) ve meşruiyet analiziyle hayata geçirmelidir. İstişare etmeyi her türlü toplantı ve müzakereyle; sulh yapmak veya insanların arasını bulmayı, uzlaştırma ve arabuluculuk (mediation)’la zenginleştirmelidir. Bildiğini paylaşmaktan her türlü yoldan bilgi paylaşımıyla (information sharing) yararlanmalıdır. Murakabe ve muhasebe yapmayı izleme ve değerlendirmeyle (follow up, monitoring & evaluation) hayata dâhil etmenin yollarını aramalı. Yine, düzen kurucunun faydalı işler yapmayı, fayda – maliyet analizi (cost benefit analysis) ve etki analiziyle (impact assesment) zenginleştirerek hayata geçirme yollarını araması gerekir.

Bir de işleri değerlendirme ve kıymetlendirme hususu vardır ki meşhur bir hadis bu konuda düzen kurucuya rehberlik eder: “Ameller niyetlere göredir.” (Yapılan işlerin değeri niyet ve maksada göredir) Biz hayatımız boyunca bu hadisi sıradan bir söz gibi anlama gafletiyle yaşadık ve neredeyse hadis sadece Hesap Günü içinmiş gibi davrandık. Ne büyük bir aptallık! İnsanın yapıp ettiklerini bundan daha kısa ve özlü değerlendirebilecek başka bir söz var mıdır? Bir tek sözle insana ancak bu böyle büyük bir sağduyu kazandırılabilir. Milli değerlerimiz arasında üstün bir yerinin olması gereken bu hadis bize karşılaştığımız olayları değerlendirmekte eşsiz bir ölçü, bütün ölçülerin üstünde bir ölçme usulü öğretiyor: Bir işin yapılış amacı, maksadı ne ise değeri de o kadardır! Hem yapan, hem de yapılan açısından.

Hadis-i şerif, yukarıda bahsettiğimiz gibi insanın yapıp ettiklerini sadece nitelik olarak değil, nicelik değerlendirmesi için de rehberlik eder. Mesela Hz Peygamber Medine Pazarına o günün ihtiyaçlarına ve şartlarına göre bazı kurallar koymuş ise bugünkü insanın yapması gereken, o kurallarla sınırlı kalmak değil, adaletle işleyen bir piyasa için gereken her türlü tedbiri almaktır. Çünkü Hz peygamberin niyeti, sadece bir pazarla ve pazarda aldığı tedbirlerle sınırlı değil, her yerde ve her zaman bütüncü ve kimseye haksızlık yapılmayan bir düzen kurulmasıdır. Hadis-i şerifin insanın aldanmasının önüne geçebilecek önemli ölçülerden biri olduğunu da ayrıca vurgulayalım.

 

Düzen inşa etme ve milli bir usulün değerleri ve ilkeleri

 

Her esas (din, doktrin, felsefe, değerler dizisi) kendi usulünü de beraber getirir. Hiçbir felsefe, din veya değerler sistemi başka bir dinden veya felsefeden metot (usûl) almaya taraftar olmaz. Başkasının kavramlarını, dilini, değerlerini, usullerini, sembollerini ve ritüellerini almak istemez. Başka bir değerler dizisinden yol ve yöntem alan kendi birlik, bütünlük ve düzenini bozar. Mesela insan için iyilik arayan Müslümanca bir hareket hile, aldatma, insanlar arasına fesat sokma, şantaj veya cebir gibi yollara başvuramaz. Diğer taraftan, insanın sadece zenginliğini düşünen Kapitalizm gibi bir sistem de doğruluğu doktrin edinmez, hedefine varmak için usûlde meşruiyet aramaz, helâl-haramla ilgilenmez. Zekâtı bir değer olarak kabul etmez, paylaşmaya İslam kadar değer vermez. Çünkü onun metodunda hedefe (zenginliğe) götüren her yol meşru ve mubahtır. 

Budizm, Hıristiyanlık, Yahudilik, Komünizm ve Kapitalizmin olduğu gibi İslam’ın da kendi usulü, yolu ve yaklaşımı vardır. Bu yol, sünnettir. Sözlük anlamıyla “iyi ya da kötü tutulan yol, gidişat, davranış, hüküm, adet, kanun gibi anlamlara gelen sünnet;” Hz Peygamberden gelen söz, fiil, karar ve uygulamalara denir.[v]

Sünnet (usul), kendisi için peygamber gönderilmiş olmak kadar önemlidir. Esasen Hz Peygamber bu konuda yalnız değil, bütün peygamberler aynı usulü (yolu) takip etmişlerdir. Mesela peygamberlerin hiç biri ne aldatmayı, ne de aldatılmayı yol olarak kabul edemez. Kendi taraftarları inançlarından dolayı şiddet ve işkenceye maruz kaldıkları halde onlar, değil şiddet uygulamak veya işkence yapmak, “Dinde zorlama yoktur” kuralını getirmişlerdir. Peygamberler, diğer değer sistemlerinin yaptıkları gibi tebliğ ettiklerini yaymak için insanlar arasında fitne çıkaramazlar. İnanmak isteyenlere engel olanlarla gerektiği hallerde ve gerektiği kadar savaşırlar ama savaşta haddi aşamazlar. Mesela kadınları veya çocukları öldüremezler. Bu, sıradan yahut anlaşılmaz bir tutum değil, Allah’ın âdetinin peygamberlerde tecelli etmiş halidir, Hz Peygamberin de sünnetidir. Müslümanların milli kültürlerine, yol ve yaklaşımlarına sinmesi gerekir.

Erdemli bir toplum veya düzen inşa ederken öncelikle sünneti ve milli bir duruşu gerekli olan ilkeleriyle bilmek gerekir. Biz burada milli bir metodoloji için bazı genel ilkeler çıkarmaya çalışacağız. Şüphesiz bir başkası bu ilkelerde düzeltme, ekleme ve çıkarmalar yapabilir:

  • Her işte doğruluk ve dürüstlük esastır, yalan, hile ve aldatma yoktur
  • Sünnet ile var olmak gönüllülük (rıza) iledir, zor ve aldatma ile değildir
  • Milli kültürle var olmak düzen kurmakla olur, düzensizlik ve zulümle olmaz
  • Yeryüzünü imar aşağıdan, öncelikle ihtiyaçlardan yola çıkmayı gerektirir, tepeden inilmez
  • İnsan yaratılışıyla iyidir. Yaptıklarımızla fıtratını bozmamak, bilakis iyileştirmek gerekir
  • Yalnız esaslarda değil, usulde de doğruluk, helâl olma ve meşruiyet aranır
  • Her işte zarar vermemek esastır, faydadan önce zarar önlenir varsa giderilir
  • Meşru hedefe ancak meşru yolla gidilir (inanan için her yol mubah değildir)
  • İnanan iyi, doğru ve güzel işler yapar; kötü, çirkin ve zararlı olanı önlemek için çalışır
  • Bir toplum, ancak kendi nefislerinde olanı değiştirerek durumunu değiştirebilir
  • Kişi inandığını ve başkalarına tavsiye ettiğini önce kendisi yapmalı ve yaşamalıdır
  • İman eden, inandığını yaşamak üzere davranış geliştirmeli, alışkanlıklar edinmelidir
  • İyi ve güzel amelin (iş, davranış) faydalı olanı az da olsa sürekli yapılanıdır
  • İnananlar hem kendi nefislerini hem de birbirlerini düzeltmek için çalışır
  • İnanan kolaylaştırır, zorlaştırmaz; sevdirir, nefret ettirmez; ümit aşılar
  • Yapılan işlerin değeri, her işteki niyet ve maksadı kadardır (Ameller niyetlere göredir)

Bu ilkeler düzen inşa edecek olana sürekli rehberler olacaktır. Ancak; sünnetten yararlanmak isteyenin önce -tabir yerinde ise- bütün bu ilkelerin bileşkesi olan bir usûl, metot, yol ve yöntem araması gerekir. Usule ihtiyaç duymayanın sünnete ihtiyacı olmaz. Sünneti rehber edinse bile ondan hakkıyla yararlanamaz. Sünnetin ve usulün temel esaslarından biri her şeyin düşünülerek ve ölçüyle yapılmasıdır. Gelişigüzellik, ölçüsüzlük ve keyfilik usül aramaya ihtiyaç bırakmadığı gibi sünneti anlamaya ve uygulamaya da engeldir.

Diğer taraftan insana yüklenmiş olan “yeryüzünü imar etme” metodu olarak sünnetten yararlanmanın yolu çimköklerinden[vi] yola çıkmaktır. Bu yol izlenmediği için müminlerin bir kesimi insanlar üzerine ayet veya hadis boca ederken, diğer kesimi de sahih olmayan veya hadis olması şüpheli nakilleri öne çıkarır. Bunlar deve sidiği içmek, kertenkele öldürmek gibi ne işe yaradığı belli olmayan ve hadis olduğu bile şüpheli olan nakilleri öne çıkarır, bir başka kesim ise bu düşüncesizliklerden yararlanarak sünneti inkâr etme yolunu seçer. Bu durumda hadis ve sünnetten yararlanmak yerine onun üzerinde kimseye faydası olmayan kavgalar yapılır. Hâlbuki insanlığın ortak değerleri ve ihtiyacı olan doğruluk, hak, adalet, dürüst ticaret, faziletli (erdemli) yönetim, iyi ve güzel işler yapmak, bu amaçlarla sosyal yapılanma gibi ihtiyaçlardan yola çıkıldığında dünyayı üç defa imar edecek kadar ayet, hadis ve hükmün değerlendirilmek üzere beklemekte olduğu görülecektir. Bütün bu garabetler; ihtiyaçlar ve öncelikler gözetilmediği ve doğru bir usul seçilmediği için ortaya çıkıyor.

Her sosyal sistemin yardımlaşma, doğruluk, hak ve adaletle ilgili değerleri vardır. Ancak İslam kadar sosyal, siyasi, ekonomik, toplumsal, ticari, kısacası her alanda birbiriyle uyumlu temel değerleri olan başka bir sistem yoktur. Onun için sünnete dayanan milli metotla düzen kurmak diğer her sosyal sistemden daha kolaydır. Çünkü sünnetle gelen değerler zaten başından itibaren aralarında sistem oluşturacak kadar uyum içindedir. Mesela hemen her sistem çalışmayı bir değer olarak kabul eder ama hiçbir sistem kazanmayı İslam kadar arı duru tutmaz. Diğerleri çalışarak kazanmaya aldatma, hile yapma, kumar, fuhuş, keyif verici maddeler, talih oyunları ve faiz gibi çalışmadan para kazanılan yolları da eklerken İslam (sünnet) bunları yasaklar. Bunlar kazancı kirletir, çalışarak kazanmayı değerinden düşürür, düzeni bozar.

Aynı şekilde her sistem, çalışarak elde edilmiş olsa bile kazancı temizlemek gibi bir değer yargısı taşımaz. Yine hiçbir sistem infak etmeyi İslam gibi bir değer olarak öne çıkarmaz. Hele harcamaya hiç karışmayabilir. Ama İslam harcamaya da “iktisat” ve “israf” değerleriyle toplumun yararına müdahil olur, ahlâki kurallar koyar, orta yol çizer. İktisatlı yaşamı, yeme, içme, giyinme gibi temel ihtiyaçların karşılanmasına kadar uyumlu şekilde tanımlar. İnsanın kullanacağı aksesuarda toplumun lehine kurallar koyar. Yüce Allah, ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi, Kendisine borç vermiş olarak teklif eder! Meşru yoldan elde edilen mallarda bile ahlâki olarak yoksulların hakkının olduğunu söyler. Robin Hood misali “zenginden alıp fakire vermek” gibi haydutça usuller yahut sadece bölüşüm amaçlı yollar teklif etmez. Düzen kurucunun bütün bunları gözetmesi ve bunlardan tali değerler ve normlar çıkarması ve uygulamaya koyması gerekir.

Milli bir yaklaşımın bir dili de olacaktır. Ama dil, ancak kendi sebepleriniz ve ihtiyaçlarınızdan yola çıktığınızda ve yol boyunca inşa edilir. Kendi değerleriniz, düşünce  şekliniz ve yol yürüme tarzınız yoksa diliniz de, o dili meydana getiren kavramlar da oluşmaz. 

İnsanlar korku, menfaat ve zorluk karşısında bir araya gelebilir ama bunların hiçbiri Peygamber usulüyle bir araya gelmenin yerini tutmaz. Ne değerleri ve usulleri onun gibi uyumlu, ne de bütün sistem sünnetle inşa edilmiş düzen gibi verimli olur. Sünnet, birbiriyle uyumlu binlerce kurallar bütünü, davranışların meydana getirdiği devasa bir organizma gibidir. Bu değerler ve usuller bütünlüğü yönetilebildiği takdirde hem kendini tamamlama, hem de içten temizleme ve arınma melekelerini taşır. Basit bir örnekle; düzeni meydana getiren unsurlar sürekli olarak helâl olma, haksızlığı önleme ve hak arama, zorluğu giderme ve kolaylaştırma, herkesin faydasını gözetmeye göre sorgulanma, elden geçirilme ve aykırı unsurları elemenin iç mekanizmalarına sahiptir. Emr-i maruf, nehyi münker bu mekanizmalardan sadece biridir. Onun için düzen inşa edecek olanın, önce toplum inşa etme yol ve yöntemlerini ve sünneti büyük bir titizlikle incelemesi ve milli yolu bulduğu yeniliklerle zenginleştirmesi gerekir. Elbette düzen kurucu, emr-i maruf yolu olarak kötülükleri savmanın ve iyilikleri ihdas etme, yerleştirme ve yaymanın en güzel yollarını inşa etmekle yükümlüdür. Çünkü “onlar ne yaparlarsa yapsınlar” o “yine de kötülükleri en güzel şekilde savmak”la yükümlüdür. İyi bir yolun zorluğu ve tehlikesi de buradadır: İnsanın mücadele ettiğine, hatta düşmanına benzemesi! İngiliz tarih felsefecisi A.Toynbee bu durumdan sosyolojik olarak bahseder, Aliya İzeetbegoviç uyarır!

Bozulma tehlikesi içeriden de gelebilir. Sünnet bizi haramlar, hamaset veya içeriden kaynaklanabilecek diğer hastalıklara uyanık tutar. Zira toplumsal zihin atalet, yalan, aldatma veya ideolojilerle baştan çıkarılmış olabilir. Bazen de insan zihni, iyi olanın kendiliğinden olması gibi kadercilik, tesadüfçülük veya bedavacılıkla işgal edilmiş olabilir. Düzen kurucunun bütün bu hastalıkların semptomlarını bilmesi ve önlem geliştirmesi gerekir. Sünnet veya milli usul sorumluluk gerektirir. (Milli metodolojiyle düzen inşa etme yazılarımıza devam edeceğiz)

İbrahim AKGÜN

 

RESİMLER

Öne Çıkan Görsel: Şeyh Lütfullah Camii,  İsfahan, İran http://www.mimarizm.com/ ‘dan alınmıştır

KAYNAKLAR

[i] “O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizden yeryüzünü imar etmenizi istedi.” (Hud, 61.) Bu ayet İslam bilginleri tarafından müstakil eserlerde ele alınmış, bilhassa Farabi ve İbn-i Haldun gibi filozoflara ilham kaynağı olmuştur.

[ii] Usûl, esasa mukaddemdir: Usûl, esastan önce gelir. Hukukun genel ilkelerinden biridir. Metod bilimden, yöntem hukuktan önce gelir. Bir işte, esastan önce usulü dikkate almak gerekir. Yüksek mahkemeler, bir davayı esastan ele almadan önce usûle bakarlar. Yargılamada usûl gözetilmiş midir, gerekli bütün tanıklar dinlenip bütün deliller toplanmış mıdır, diye.

[iii] Dâvud ve Süleyman’ı da (gündeme taşı)! Hani o ikisi, bir topluluğa ait çobansız ve dağınık koyun sürüsünün gece yayıldığı tarla konusunda karar vereceklerdi ve Biz de onların kararına şahit idik. (Enbiyâ Suresi, 78)

[iv] Hz. Peygamber Medine’de çarşı pazarı denetlerken ıslak buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı malın hatasını gizlemek suretiyle halkı aldatmaya çalışan bir kişiyi görmüş ve “Bizi aldatan bizden değildir” ihtarında bulunmuştur. (Müslim, İmâm, 164; Ebû Dâvud, Büyü’, 50; Tirmizi, Büyü’, 72)

[v] İsmail KARAGÖZ, Doç. Dr. (Haz); Dini Kavramlar Sözlüğü. S. 606. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. 5. Baskı. Ankara, 2010.

[vi] Çimkökleri tabiri A’la Suresi 2-5 ayetlerinden alınmıştır. A’la Suresi bir şeyin var olması, kendini tekrarlaması ve ölmesinin kökler etrafında döndüğünü haber verir ve “çimkökleri” mecaz ve misâliyle açıklar. Çimkökleriyle ilgili daha geniş bilgi için Gelişim ve İnsan Sayfasında yer alan şu yazıya bakınız: Değerler Sistemi Nedir? Fert ve Toplum Olarak İnsani ve Ahlâki Değerlerle Nasıl Gelişebiliriz?

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.