İnsanın Yeryüzünü İmar Etme Görevi ve Hz Muhammed-II: Bir Medeniyetin Doğuş Kodları

No Comment 19 Views

İslam Medeniyeti Hz Peygambere vahiy inişiyle başlar. Esasları Kur’an’da, usulü ise yine Kur’an’da ve Kur’an’ı hayata geçiren Peygamberin (SAS) sünnetindedir. Misal olarak Kur’an’da doğruluk, emanet, istişare, liyakat, adalet, insan hakları, sözleşmeli toplum ve millet inşa etme gibi sayısız ayetler (değerler, erdemler) yer almaktadır. Bu değerler veya erdemlerin tamamı Hz Peygamber tarafından, zamanın ihtiyaçlarına ve şartlarına göre hayata geçirilmiş, sünnet buradan doğmuştur. Sünnette, Kur’anda olduğu gibi insana faydalı olanı hayata geçirme, kötü ve zararlı olandan sakınma ve ortadan kaldırmanın fiilen yolları da gösterilmiştir. Bu çok büyük bir tecrübedir ve kazanımdır, sayısız derslerle doludur. Tarihten nasıl öğreniyor ve ders alıyorsak Peygamber (SAS) yaptıklarıyla, tarih yazmış, tarihin yönünü değiştirmiş, bir metodoloji (usul) geliştirmiş, geride derslerle dolu bir müktesebat bırakmıştır. Bizden önceki nesiller öncelikle bu uygulamadan yararlanarak bahsedilen değerleri kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar işleyerek hayatlarını düzenlediler, düzenlerini kurdular.

Ancak bu uygulamaların bazıları zamanın akışıyla birlikte bozulduğu veya unutulduğu gibi insan hayatı da günümüzde yeni uygulama ve düzenlemeler gerektirecek şekilde karmaşık hale geldi, ihtiyaçlar ve ilişkiler değişti ve arttı. Bu gerçekler ve ihtiyaçlardan hareketle sözkonusu emirler, öğütler ve uygulamaların da zamanımızdaki ihtiyaçları karşılamak üzere araştırmalara konu olması ve yeniden hayata geçirilmesi gerekiyordu. Ne yazık ki böyle olmadı. Son yüzyıllarda, yazımızda adı geçen ve daha birçok erdemlerin ancak pek azı yeni yorumlarla hayata geçirilebildi. Üzülerek belirtmek gerekir ki bu erdemlerin çok büyük bir kısmı “dini” birer kavram olarak yine “dini eserler” ve alanlarda hapis kaldı. Onun için de hayatımızın pek az alanı kendi değerlerimizle yeniden inşa edilebildi. Ne yazık ki, o basit tabirle Müslümanlar hayatı kendi renkleriyle boyayamadı. Sonuç olarak zamanımız hâlâ bu insani değerlerden yola çıkılarak yeniden inşa edilmeyi bekliyor.

Müslümanların gerilemesi Batının oluşum zamanına denk gelmektedir: İslam Dünyası gerilerken, Batı Dünyası yeni bir oluşum ve gelişme içine giriyordu. Büyük bir merak ve arayış içine giren Batı Akdeniz çevresi, bugünkü Ortadoğu (İslam Dünyası) hatta Uzakdoğuyu didik didik taradı, yararlı olan ne varsa aldı: Batılı düşünürler insani değerler olarak felsefi ve bilimsel çalışmalara konu ettikleri bu erdemlerden günümüz Müslümanlarından çok daha fazla yararlandılar. Eski Yunan, Hıristiyanlık, Yahudilik, İslam ve Uzakdoğu öğretileri ile felsefeden yararlanarak yeni teknikler, formüller ve teoriler geliştirdiler, modeller buldular. Mesela kimi filozoflar “emanet”in toplumsal yapıdaki önemi üzerinde dururken, kimileri “israf”ın yıkıcılığını anlattılar. Başka bir kesim “toplumsal sözleşme” ve “sözleşmeli toplum” teorileri geliştirdiler. Yine toplum inşa etmek için Peygamberin (SAS) metodu olan aşağıdan, yerelden ve insani yoldan inşa etmeyi, “çimkökleri yaklaşımı”nı (grassroots approach) geliştirdiler. İnsani değerlerle siyasetin halkla temasını arttırdılar, kamu yönetimini bir peygamber metodu olan katılımcı yol ve yöntemlerle zenginleştirdiler. Toplumsal kesimler arasında uyumu arttırarak, çatışmaları azalttılar, toplumlarını güçlendirdiler. Geliştirdikleri bağlarla halk-kamu otoritesi ilişkilerini daha rasyonel şekilde düzenlediler. İslamın özü olan “Hesap Verme” (accountibility) yoluyla yönetenleri ve kurumlarını denetim altına alarak keyfi yönetimi önlediler, yolsuzlukları azalttılar, adalete giden yolları kolaylaştırdılar, yeni yollar açtılar, kurumlar inşa ettiler. Günümüz Müslümanları ise bu erdemleri kendileri hayata geçirmek yerine ancak bir kısmını ve taklitle hatta bazen sadece kabuk kısmıyla batıdan aldılar.

Günümüz insanının görevi İslam Medeniyetinin ilk kodları ve tohumlarla kendi zamanımızı ve geleceğimizi yeniden inşa etmektir. Ancak bu tohumları veya mayayı daha açık seçik ve uygulamasıyla birlikte görebilmek için İLK İNŞA dönemine gitmek gerekir. Bu amaçla medeniyetimizde, peygamber (SAS) rehberliğinde, İLK İNŞA sürecinde yer alan hususları, sebepleri ve sonuçlarıyla aşağıda maddeler halinde sunmaya çalışacağız. Bunların Peygamber (SAS) rehberliğinde yerleştirilmiş olmalarını altını çizerek belirtmek gerekir çünkü bir şeyin bilinmesi kadar onun hayata geçirilmesi de en az onun kadar önemlidir. Bir din, doktrin, felsefe veya ideolojiyi kendi değerleriyle insanın yaşantısı içine yerleştirmek, ondan bir hayat tarzı inşa etmek paha biçilmez bir değer taşımaktadır. Zira bazen bir fikrin hayata geçirilmesi ortaya çıktıktan ancak yüzyıllar hatta bazen bin yıllar sonra mümkün olabilmektedir! Vahyin, kendisine vahyedilen tarafından hayata geçirilmesine ise paha biçilebilir mi?

Uygulaması Olmayan Bir Fikir Edebiyata Dönüşür veya Unutulur

İslamın diğer dinler ve öğretilerden ilk farkı Allah (C.C.) tarafından gönderilip bozulmamış olması ise ikinci farkı da onun kendisine vahyedildiği peygamber tarafından hayata geçirilmiş olmasıdır. Vahiy kendiliğinden ve başka hiçbir şeye ihtiyaç olmadan önemlidir, değerlidir evet. “Emir vücub içindir,” denir. Yani emirler uygulanıp hayata geçirilmek içindir. Zira ambarınızdaki tahıldan yemek bir şeydir ama onu toprağa ekmek, yaymak ve öyle yemek çok başkadır. Emir ve tavsiyelerin kendisine vahyedildiği peygamber (SAS) tarafından uygulanması vahyi daha da faydalı hale getirir. Çünkü Peygamberler vahyin insanlara iletilmesi ve hayata geçirilmeleri için seçilmişlerdir. Aldıklarını kendilerinden başlayarak çevreleri ve kendilerine bağlı olanlarla birlikte hayata geçirmekle sorumludurlar. Bir uygulama örneği olarak Hz Peygamber çok nadir haller dışında yaptıklarını onunla birlikte olanlardan da uygulamalarını istemiştir. (Bunun aksi düşünülemez bile) Peygamberin (SAS) bir emri hayata geçirmesi diğer insanlar gibi değildir. Zira O, sürekli eğitiliyor ve terbiye ediliyordu. Gözetim altındaydı ve bir hata yapması halinde ikaz edilmekteydi. Söz ile iş, inşa ve davranış arasındaki farkı ancak uygulamanın değerini bilenler anlar.

Günümüz Müslümanları düzen kuramıyor, hemen her yerde düzenleri iyi işlemiyor. Düzen olmayan yerde ne devlet olur, ne de adalet. Coğrafyamızda içten kaynaklanan uygulamalar giderek azalmakta, sahte, taklit, kopya veya acemi işi uygulamalar artmaktadır. “Dindar” çevreler (cemaat, tarikat, medrese kalıntıları) İslamı ruhbanlık gibi dar bir alana sıkıştırmış, dinle bağları daha az veya zayıf olanlar ise onu felsefe gibi (neredeyse uygulama zorunluluğu olmayan) sözel bir alan olarak görmektedir. Bu durum İslamın hayatı düzenleyici, düzen kurucu, adalete giden, sonuç olarak insana fayda sağlayan yolunu zorlaştırmaktadır. Ünlü Fransız filozofu BERGSON, bu durum için şunu söyler:

“Eskilerde din gerçekten felsefe haline geldiği zaman, daha çok eylemden kaçınmayı öğütlemiş ve dünyada yapmaya geldiği işlerden vazgeçmiştir.”[i]

Onun için günümüzde uygulama üzerinde durmak, araştırmalar yapmak ve değerlerle ilgili tez, teori veya yaklaşımlar geliştirmek büyük önem taşımaktadır. Ne yazık ki uygulama, günümüz Müslümanları arasında önemini yitirmiş, neredeyse unutulmuş durumdadır. Hâlbuki inananlar arasında iman veya ilimden sonra “amel” gelir. Amel, iş yapma, davranış geliştirme, eylemde bulunma, karar alma, bir tutumu ve duruşu olmaktır.  Bununla herhangi bir durumda ani bir refleksten, içgüdüsel dürtüden bahsetmiyoruz. Bilinçli, plânlı, sebeplere dayanan, sonuçları hesaba katan tutum ve davranıştır sözünü ettiğimiz: İyi ve doğru davranış ve alışkanlıklar geliştirme, bunlarla insanlar arasında iyi ilişkiler ve bağlar tesis etme, toplumsal ağlar örme, giderek kurumlar ve müesseseler inşa etme, düzen ve devlet kurma…

Günümüzün seküler inananları arasında olduğu gibi her şeyin söze indirgenmesi, söze mahkûmiyeti de beraberinde getiriyor. Bir şeyin söylenmiş hatta kırk kere tekrarlanmış olması veya bir yerlerde (bu Kur’an ve Hadis de olsa) yazılı bulunması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Ta ki hayata geçirilene kadar. Sözün cazibesi, şehveti ve kolaylığı, içinden çıkılması zor, sahte bir âlem yaratıyor! Öyle ki bu âlemden çıkmak için dünya atmosferinden çıkmaktan daha büyük ve sürekli bir kuvvet kullanmak gerekiyor! İnsanın “alışmış”lığından daha bağlayıcı ve beter bir şey var mıdır!

Yeni Bir Toplum İnşa Eden ve Medeniyeti Doğuran Uygulamalar

Zamanımızın bu zaafı Peygamberin (SAS) sünnetini bile söze (hadis) indirgemiş durumdadır! Bir medeniyetin metodolojisini yüklü olan Sünneti “hadis”e indirgemek onu yavaş bir ölüme mahkûm etmek gibidir! Çünkü eylemsiz bir öğreti felsefeye, edebiyat veya eğlenceye dönüşür! Öyle ki uygulamanın bir metodolojisinin olduğu bile unutulur. Bu yazı dizimizde gerçek hayattan oluşan bir inşa metodolojisinin (Sünnet) ilkelerine, hiç değilse imar ve inşa etmenin nüvelerine (yapı taşlarına) ulaşmanın yollarını arayacağız. Aşağıda bu âlemin mayasını, kodlarını, alışkanlıklardan yola çıkarak o ilk ve basit kurumlara ve düzen kurmaya kadar giden yoldaki işaretleri görmeye, tanımaya ve anlamaya çalışacağız:

1-İnsanca bir hareket öncelikle temiz bir yaratılış ve tevhid inancına sahip olmayı gerektirir. Sonra tevhidin –insana lâzım olan ve yeryüzünde tecelli yolu olan melekleri, kitapları ve peygamberleri sahih bilgi ve inançla bilmek gerekir. En sonunda da inananların kendi Kitabı ve Resulü ile Resulün metodunu (sünnet), kurduğu düzeni ve inşa ettiği milleti bilmek, tanımak gerekir. Çünkü bir fikir, felsefe veya inanç ancak mensuplarının davranış ve alışkanlıkları, kuralları, kurumları, kanunları, kurdukları düzen, denge ve nihayet kültür ve medeniyetleri ile hayatta kalabilir.

2-Mekke’de düzeni ellerinde tutanların, Peygambere (SAS) vahyedileni hayata geçirmesine imkân verecekleri yoktu. Onlar, Peygamberin (SAS) davetini kabul edenleri aile ve kabileden bile atıyor, toplumdan tecrit ediyor, işkenceye maruz bırakıyor, onlarla konuşmayı, ticareti ve yiyecek satılmasını yasaklıyor, hatta Mekke’den göç etmeye zorluyordu.

Bütün bu baskılara rağmen İslam Medeniyetinde İlk İnşa Mekke’de, fertlerin birey olarak hazırlanması ile başlar. İnananların kararlı tutum ve davranışları ve toplumdan tecrit edilmeleri (müşrikler bunu amaç edinmeseler bile) yeni fert-bireyin inşa edilmesine yardımcı olur. Çünkü o toplumda kişinin kendisi olmasının önündeki en büyük engel kabile bağlarıdır. Zorluklar, açlık, yalnızlık, dışlanmışlık duygusu gibi haller, insan iradesini geliştiren unsurlardır. İnananların aleyhine diye yapılan şeyler sonunda onlara yaramıştır! Diğer taraftan bu haksızlık ve zorluklara maruz kalanların bir inanç etrafında kümelenmeleri ise dev adımı bir değişimdir. Kişi bütün psikolojisi, adet ve alışkanlıklarının ördüğü bir kabile âleminden çıkmakta, daha önce benzerini bilmediği yeni bir âlem (toplum) inşa etmektedir. Bu yeni oluşum bu şekilde bahsettiğimiz gibi basit bir durum değil, tarihte ender yaşanan sosyal bir yarılma, ayrışma, kopma ve yeniden yapılanma ve oluşumdur. Bu hiçbir mirası, geleneği, desteği olmadan rüştünü ispat ile kendini yeniden inşa etmenin zor hikâyesidir. Yeni kişiler ve alışkanlıklar, yeni bağlar, yeni bir yapı ve yeni bir toplum…

Fakat biz Mekke dönemindeki bu oluşum üzerinde, Akabe Biatlarını eklemekle yetineceğiz. Yazı dizimizi Medine’de bir grup insanın peygambere (SAS) iman etmeleri ve onlarla varılan mutabakatla başlatacağız. Akabe Biatları denilen ve üç yıl süren bu görüşmelerde, İslamı kabul edenler, aşağıdaki hususlarda Peygambere (SAS) biat ederler (söz verip anlaşmaya geçirirler):

-“Hiçbir şeyi Allah’a eş koşmayacaklar, hırsızlık ve zina yapmayacaklar, çocuklarını öldürmeyecekler, birbirlerine iftira etmeyecekler”di.

-Son görüşmede (İkinci Akabe Biatı) ise “İyiliği emredip kötülüğe engel olacaklar, hiç kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklardı.”[ii]

3-Böylece Allah’ın birliğine ve Hz Muhammedin (SAS) Peygamberliğine iman edilmesiyle ve bu anlaşmalarla ilk tohumlar ekilmiş, İLK İNŞA süreci de başlamış olur. Diğer taraftan, bu esnada vahyin inişi devam etmektedir. İslamı anlatmak üzere Medine’ye öğretmenlerin gönderildiğini, gelen ayetlerin Medine Müslümanlarına tebliğ edilmekte olduğunu da burada hatırlatmış olalım.

4-Bu anlaşmaların konusu olan hususlar, yüce Allah’ın günah saydığı, aynı zamanda bir toplumda nesilleri ve toplumun inancını, sağlığını, güveni, birlik ve bütünlüğü zedeleyen ve toplumun devamını tehlikeye atan hususlardır. Bu anlaşma maddelerinin insani hususlar olduklarını, başka devletlerin kuruluşlarında olduğu gibi hiçbirinin siyaset, güç veya iktidar devşirme yahut toprak kazanma amacını taşımadığını önemle not edelim. Zira bu durum, son peygamberin İLK İNŞA’ya hangi yapı taşlarıyla başladığı bakımından önemlidir: Peygamber (SAS), bu sözleşmelerde yer alan hususlarla insan hayatının dokunulmazlığını başta gelen değerler arasına almaktadır. İkinci husus, bu anlaşma toplumun zarardan korunmasını öncelikli olarak kabul etmektedir. (Bu durum hukuka da girmiş, Mecellenin Külli Kaideleri arasına girmiştir.[iii]  Maddelerde yer alan diğer hususlar da yine nesilleri, mülkiyeti ve toplumda düzen ve güveni koruma altına almaktadır. Diğer taraftan, başka hiçbir toplumda rastlanmayan bu tedbirlerle aynı zamanda inananlara toplumu, aileyi ve muhtaçları koruma görevi de yüklenmektedir. Bütün bunlar daha önce benzerleri olmayan, sağlıklı bir toplum inşa etme ve üyelerinin sorumluluk aldığı yeni bir düzenin yapı taşlarıdır. Bu uygulama daha sonra “Emr-i maruf nehy-i münker” (İyiliklerin yerleştirilmesi, kötülüklerin def’edilmesi) ilkesini doğuracaktır.

5-Şunu açıklıkla ortaya koymak gerekir ki, ilahi dinler dışında, bir toplum veya devletin oluşumunda bu şekilde doğrudan insanı korumayla ilgili ahlâki değerler, böyle güçlü şekilde yer almaz. Öyle anlaşılıyor ki Peygamber (SAS), inşa hareketine, öncelikle bir toplumda insana zarar veren adet, alışkanlık ve kötülükleri ortadan kaldırmakla başlıyor. Bu, Peygamberin (SAS) toplum inşa etme ve düzen kurmakta izlediği yol, yöntem ve usulü olmalıdır (sünnet). Toplumun zararına olan şeyler ve kötülükler bir toplumdan diğerine değişebilir. Bu metottan hareketle şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Her inşa veya yeniden inşanın öncelikle kendi toplumunda yaşanan büyük kötülükleri ve insana zarar veren şeyleri görmesi ve ortadan kaldırmak için çalışması gerekir.

6-Bir toplumda iyilik ve kötülüklerin tanımlanması ve onlara karşı geliştirilecek tutum ve davranışlar doktrin değerinde önemlidir. Akabe Biatları ile Peygamber (SAS), bu insani değerleri gelecekte doğacak toplumun, düzenin ve devletin temellerine yerleştirmiş olmaktadır.[iv] (Bu konuyu ileride daha geniş şekilde ele almaya çalışacağız) Toplumda kötü ve zarar veren şeyleri önlemek sadece dini bir emir değil, aynı zamanda ve öncelikle dünyevi bir meseledir. Değilse siyasi olarak “kurtulan,” “düşmanlarına galip gelen” toplumlar bile kendi aralarındaki kötülüklerden zarar görecekler, baştan hastalıklı bir düzende yaşıyor olacaklardır.

7-Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus şudur: İdeolojiler, önce kötülüğe izin verip sonra da iyi toplum üstüne teoriler geliştirerek bunlardan kurtuluş yolları ararlar. Hâlbuki Nebevi metot (Peygamberin yolu, sünneti, yaklaşımı), kötülüğü, toplumun hoşgörüsünü kazandıktan, semirip palazlandıktan sonra değil, henüz inanç ve davranış safhasında iken önünü kesmekte, düzeltme görevini yine o toplum mensuplarına ve inançlarının bir parçası olarak yüklemektedir.

8-Kötülüklere karşı söz söyleme her inanç ve felsefede yer alır. Ancak bunu büyütmeden önlemek, önünü kesmek ve bunu da toplumun üyelerine bir inanç olarak yüklemek, önleyici kurallar geliştirmek yoluyla fiiliyata geçirmek çok daha ileri bir duyarlık halidir. Bütün bunların daha ileri bir durumu olan adalet konusu da böyledir: H. BERGSON Batıda, ilk defa Fransız Devrimiyle başlamış gibi görünen adalet fikri ve mücadelesinin aslında “İncil’in öğretimiyle başladığını ve ancak (bin sekiz yüz yıl gecikmeyle) hayata geçirilebildiğini söyler.[v] Bu çok değerli misalden yola çıkarak Peygamberin (SAS) vahiyle gelen emir ve öğütleri kendi zamanında yerleştirmiş olmasının değerini nasıl takdir etmeyiz? Diyelim ki, yoksulların hakkı olan zekâtı o yerleştirmemiş olsa belki bugün hala zekât Kur’an’da yazılı bir emirden ibaret veya yarım yamalak bir uygulama olarak kalacaktı! Bugün de zekâtın tam olarak verilmemesini yukarıda belirttiğimiz şekilde, günümüzde uygulamadan uzaklaşılmasıyla izah edilebilir.

9-Peygamberin (SAS) bu uygulamalarının öncelikle fert-bireylerin tutum ve davranışlarına yansıması gerekirdi. Mesela, Hz. Peygamberin bu tutumundan yola çıkarak inanan bir insanın kendini topluma karşı sorumlu sayması, bunun devamı olarak iyilik ve kötülüklere karşı duyarsız kalmaması gerekir. Tabir yerinde ise toplumu “kurtarıcı” rolüne talip olanlar, insana zararlı olanla kendileri ilgilenmiyorsa, sağlıklı bir toplum vaadinde bulunabilirler mi? Ayrıca kişinin daha önce bilgisi, deneyimi yoksa kötülüğü önlemekte iradesi gelişmemişse bir kamu hizmetini üstlendiğinde yönetilenlerin lehine davranması mümkün müdür? Çünkü onun halkın istek ve ihtiyaçlarına göre davranması için alışkanlıkları ve kabiliyeti gelişmemiştir, birikimi yoktur. Yeteneği ve iradesinin ne olduğu meçhuldür. Her biri emanet olan herhangi bir yönetimi yüklenecek birinin bu vasıflarının, emaneti yüklendiği o güne kadar gelişmiş olması gerekir. Aksi halde deneyimi olmayan bu kimse topluma faydalı olamaz. Özel kalem veya sekreterlerinin yönlendirdiği üst düzey yönetici sayısı az değildir.

10-Ama bundan önce bir insanın ahlâk ve seciye yönünden, kendisi olarak gelişmiş olması gerekmez mi? Kendi iç âleminde kâmil insan olmaya aday olması gerekmez mi? Yaratılış amacını idrak etmiş ve yaşantısını ona göre düzenleyen, her durumda dengeli, tutum ve davranışlarında ölçülü, kendini kuşatan âlemlere (insan ve diğer varlıklar) içten sevgi duyan, saygı besleyen olgun bir insan. Varlıktaki hikmeti ve derinliği idrak edebilen, bu idrakle farklılıkları değerlendirebilen ve aralarında denge kuran bir insan. Başkalarında eksik, gedik, kusur, ayıp araştıran değil, her insanın öncelikle iyi yönünü ve müsbetini gören, çok rahat empati yapabilen bir insan. Bu büyük gaye Peygamberlerin o ulvi misyonu değil mi?  İşlerini ve ibadetlerinin her birini diğeri gibi güzel yapan, yakınlarından başlayarak her kademede insana faydalı olmayı düstur edinmiş, başkalarından gelebilecek eziyet ve cefaya sabırlı o kâmil insan. Hangimiz gençliğimizden başlayarak bir tanecik bile olsa hatamızdan dolayı hoş görüldüğümüz iyi bir hali unutabilir? Hangimiz böyle bir insanın yerinde olmak istemez? O halde böyle bir kişiliği sürekli amacımız olarak almak gerekmez mi? (Devam Edecek)

İbrahim AKGÜN

KAYNAKLAR

[i] BERGSON, Henry; Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı. Fransızcadan çeviren: M. Mukadder YAKUPOĞLU. Sayfa: 171. Doğu-Batı Yayınları. 3. Baskı, 270 ss. Ankara, 2017.

[ii] ÖNKAL, Ahmet; Akabe Biatları; Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi. Akabe Biatları maddesi.  https://islamansiklopedisi.org.tr/akabe-biatlari

[iii] Bakınız Mecelle’nin Külli Kaideleri, 30. Kaide: Def’i Mefasid Celb-i Menafiden Evlâdır.

[iv] Bakınız ÖNKAL, Ahmet; a.g.e.

[v] BERGSON, Henri; Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı. Çev. M. Mukadder YAKUPOĞLU. S. 67. Doğu-Batı Yayınları. 3. Baskı. Ankara, 2017.

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.