İNSANIN YERYÜZÜNÜ İMAR ETME GÖREVİ VE MEDENİYET KURUCU OLARAK HZ MUHAMMED

No Comment 135 Views

İnsan, yeryüzünü imar etmeye memur edilmiştir.[i] O, ancak bu görevini yerine getirerek iyi bir hayat sürebilir. İnsanı yeryüzünün halifesi yapan, onun eliyle imar edilmiş bir âlemde adaletle işleyen bir düzen kurmasıdır. Yeryüzünde gerçekleştirilebilecek en büyük ölçekli imar etme şekli medeniyettir. Medeniyet (umrân), imar ve inşa etmekten doğar. Bugünkü dünyada ancak iki elin parmakları kadar medeniyet varlığını sürdürmektedir. Bunlardan biri İslam Medeniyetidir ve bu medeniyetin ilk mimarı Hz Muhammed’dir.

Yeryüzünün ıslah ve imar edilmesinde insanın aklı, gönlü ve ahlâkıyla imarı önemli ve önceliklidir. Çünkü insan, kendini eğitip ıslah ve imar etmeden, medeni bir kişilik kazanmadan çevresini, dünyayı imar edemez. Bu durum, şu veciz sözle ifade edilmiştir: “Âlemin imarı âdemin (insan) imarından geçer.” Bu ihtiyaçtan hareketle her insan, özel olarak da her Müslüman hem kendini hem de yaşadığı âlemi imar etmekle yükümlüdür.

Peki, şu anda İslam Âlemi yeryüzünü imar etme görevini yerine getirebiliyor mu? İyi, doğru ve güzel olanı hayata geçirebiliyor mu? Adalet dağıtabiliyor mu? Hiç değilse peygamberin (sas) eserini, kurduğu düzeni, adalet ve medenileşmeyi sürdürebiliyor mu veya bütün bunları yeniden inşa edebiliyor mu? Müslümanlar düzen kuramadıkları için hangi problemleri yaşıyor? Kendi Medeniyetlerini devam ettirebilmeleri için ne yapmaları gerekiyor?

Bu sorulara olumlu cevaplar vermek ne yazık ki mümkün değildir. İslam âlemi kendi iç dinamikleriyle gelişemiyor, sorunlarını çözemiyor. Adaleti gerçekleştiremediği, huzur bulamadığı gibi, bütünlüğünü de koruyamıyor. İslam Dünyasının gelişmesi gerek kendi içinden, gerekse dışarıdan kaynaklanan sebeplerle durmuş, durdurulmuş durumdadır. Bu acizliğin sebeplerinden biri İslam Medeniyetine, fani olan her şeyin yaşayıp göreceği gibi ve İbn Haldun’un belirttiği şekilde, yaşlılık halinin çökmüş olmasıdır. Bu durum, hemen bugün ölmeye mahkûm olmak gibi değildir. Ancak yüzyıllar süren bu yerinde sayma ve ondan kaynaklanan gerileme, tedbir alınmazsa sonucu hayırlı olmayacaktır.

Bu soruların cevabı, sorunların çözümü vardır: O da İslam Medeniyetinin yeni bir safhasının inşa edilmesidir. Zira medeniyetler düz bir çizgi üzerinde ilerleyemez. Zaman zaman zaafa düşebilirler. Her tökezleme yeni bir dönemin inşa edilmesiyle atlatılabilir. İslam Medeniyeti de ancak bu şekilde günümüze kadar gelebilmiştir.

Gelişemeyen, sorunlarını çözemeyen, kendini içten gelen dinamiklerle yenileyemeyen bir toplumda elbette dengeler bozulur, düzensizlik hâkim olur. Böyle toplumlar elbette büyük sorunlarla karşılaşır. Çünkü var oluşun ve zamanın yasaları yerinde saymıyor, her an çalışmaya devam ediyor. Bu yasalara bakarak toplumların her dönemde kendilerini, yine kendi değerleri ve metoduyla yenilemeleri gerekir. Onun için Yeniden İnşa görevini yüklenen her neslin kendi değerlerini ve dinamiklerini bilmeleri gerekir.

Biz bu yazımızı, okuyucumuzun hemen her yerde rastlayabileceği anlatımla, mevcut durumu hikâye ederek, tenkit, tekfir veya şikâyetle geçirecek değiliz. Onun yerine, İslam Medeniyetinin İLK İNŞA dönemine gideceğiz. O İlk İmar ve İnşanın ne ile ve nasıl olduğunun nüvelerini (tabir yerinde ise ilk parçacıkları) arayacağız. Oradan ve O, “en güzel ahlâk sahibi” Peygamberin yaptıklarından örnekler arayarak, İLK İNŞA’yı anlamaya, basit ve sade bir dille okuyucumuza aktarmaya çalışacağız.

İslam Medeniyetini kuran değerler olarak tevhid ve nübüvvet inancı, iyilik, merhamet, doğruluk, iyi-doğru ve güzel işler yapmak, ölçü, denge ve düzen kurmak ve adaleti inşa etmek gibi evrensel değerler işlendikleri zaman hayat verebilir halde yerinde duruyor. Bunlara öncelikli olarak aklı, inancı, nesli ve hayatı ile insanın korunmasını eklemek gerekir. Sadece birkaçını saydığımız bu insani ve ahlâki değerler hayatın mayası ve tohumlarıdır. Kendilerine uygun iklimi ve toprağı buldukları yerde yeşerir, herkese ve her şeye hayat verirler.

Onun için bugün ihtiyacımız olan günübirlik çözümler, tarihten örnek getirmeler, her fırsatta başvurduğumuz siyasi önlemler veya devlet üzerinden tedbirler gerekli ama yeterli değildir. Uzun zaman süren bu büyük durgunluğu aşmak için ihtiyacımız olan, büyük ölçekli, kapsamlı, derin ve medeniyet ölçeğinde yeniliklerdir. Bu, her canlı türünün yeni neslini kendi içinden, özünden, canından çıkarması gibi aynı ruhla, yeni ve genç bir bedende yeniden var olma halidir.

Dikkat etmek gerekir, kendiliğinden olan bir geçişten, reankarnasyon benzeri bir şeyden bahsetmiyoruz.  Burada gelmek istediğimiz yer; zor ve zahmetli olan o ruhun her nesilde, özellikle günümüzde yeniden inşa edilmesidir. Maddi ve teknik olan ne kadar barbarlık yaparsa yapsın insanın var olması ruhuyladır. “İnsanın donanımının ana noktası insanın teknolojisi değildir, ruhudur.” der, tarih felsefecisi A. TOYNBEE.[ii] Günümüzde yıpranan, bastırılan ve yolun altına itilen ruhun yeniden inşa edilmesi ancak bize misal olarak kalan yolla ve insanı insan yapan değerlerden bu yola çıkılarak mümkün olabilir. Bu, Peygamber (sas)’in ilham verecek olan yoludur. Bütün kültür ve medeniyetler ahlâki değerlerden doğmuştur. Medeniyet tarihçileri bunda ittifak ederler. Güzel ahlâk olarak yeniden inşa edilecek o ruh, girdiği her yere, her şeye, eşyaya, oluşa ve oluşumlara hayat verecektir.

İhtiyacımız olan yenilenmeye, yüzyıllardır ne ile nereden ve nasıl başlanması gerektiğine dair sayısız fikirler ortaya atılmıştır. Biz bu yazı dizimizde aşağıdaki üç şeyi yapmaya çalışacağız:

-Bugün yapılması gereken medeniyetimizin yeni bir safhasının inşa edilmesini araştırmak.

-Bunun için, medeniyetimizin İlk İnşa dönemine giderek onu kendi iç dinamikleriyle anlamak

-İlk İnşayı ve Yeniden İnşayı büyük fikirler, felsefeler, teori ve ideolojilerle değil, yaşandığı gibi ve insana gerekli olan haliyle, sade ve basit yoldan anlamak ve açıklamak

Bir şeyi anlamak, onu kendi tabiatı, usulü ve iç dinamikleriyle anlamak demektir. Büyük, gökte görünen, parlak ve karmaşık olan ne kadar cazibeli olursa olsun sadeliği tercih etmek gerekir. Sadelik ve basitlik Peygamber (sas)’in yolu, yaklaşımı ve usulüdür (sünnet). Yazımızın ilerleyen bölümlerinde Hz Peygamberin ve Leonardo da Vinci’nin basitlik ve sadelikle hakkındaki hadis/sözüne yer vereceğiz. Bu yolla, bu metodun varlığından ve olayları anlamaktaki faydasından yararlanmaya çalışacağız. Şimdilik sadece bu metot hakkında farkındalık uyandırmakla yetiniyoruz.

Mademki bir medeniyeti konuşuyoruz. Mademki sözünü ettiğimiz medeniyetin kendisi de bir inşa eseridir ve onun bir ilki, başlangıcı vardır.  O halde biz de o İLK İNŞA dönemine gideceğiz, orada bulduklarımızı, mütevazı bir yolla, uzun uzadıya tartışmalara girmeden görmeye, anlamaya ve medeniyeti kuran o inanç nüveleri ve değerlerin hayata geçmiş hali olan uygulamaları basit tespitlerle anlatmaya çalışacağız. Üstelik bin dört yüzyıldır süren o İLK İNŞA, herhangi bir inşa değil, yüce Allah’ın seçtiği Peygamber (sas) tarafından gerçekleştirilen İNŞA ve kurulan düzendir. O, “pek yüksek bir ahlâk üzere[iii] olan peygamberin eserinde bulduklarımızı anlamaya, değerli okuyucumuza açıklamaya ve bugün için ne yapılması gerektiğini kolay yoldan anlatmaya çalışacağız.

Peki, ama Peygamber (sas)’in medeniyetle ilgisi nedir: Sümer, Pers, Asur ve Babil gibi eski medeniyetleri saymazsak yeryüzünde halen hayatını sürdüren Çin, Hint, Batı, Slav Ortodoks ve İslam gibi iki elin parmakları kadar medeniyet hüküm sürmektedir. Yazımızın girişinde de bahsettiğimiz gibi İslam Medeniyetinin kurucusu Hz Muhammed’dir. O’nun hareketini, birini diğerinden ayırmadan ve her biri diğerini tamamlayan iki kısımda değerlendirmek mümkündür hatta gerekir: İslamlaşma ve Medenileşme. O, inanmayanları İslamlaşmaya, bedevileri, dağlıları medenileşmeye davet etmiştir.

Okuyucumuzun bildiği gibi biz sırf anlatma maksatlı veya okuyana haz vermek için değil, son maksadı uygulama olan yazılar yazmaya çalışıyoruz. Düşünenler için burada şu sorunun akla gelmesi gerekir: İslam Medeniyeti diye bir medeniyet varsa, o medeniyete ve/veya kurucusu olan peygambere (sas) inananların da “medenileşmek” gibi ciddi bir meselelerinin olması gerekir. Bu durumda onların nasıl bir dünya için çalışmaları ve ne yapmaları gerekiyor? Öte taraftan bugünkü ruhban dindarlığının yaptığı gibi sadece takke, tespih, zikir Müslümanlığıyla yahut hadis nakli ve tekrarıyla böyle ağır bir görevi yerine getirmek mümkün müdür?  (Bunları gelecek yazılarımızda işlemeye çalışacağız)

İLK İNŞA dönemine gitmemizin sebebi medeniyetimizin mayasının, kodları, koordinatları, ilk kurguları ve uygulamanın o dönemde olmasındandır. Yoksa duygusallıktan veya geleceğe gitmek isterken yanlışlıkla geçmişe gittiğimizden değil. Ne var ki, o kodları ve usulü alalım diye, geçmişten gereksiz şeyleri yüklenmemek veya gittiğimiz yerde takılıp kalmamak gerekir. Burada dikkatli ve dürüst olmak gerekiyor çünkü kimi toplumlarda “geçmiş” yahut “atalar” tuzağına yakalananların sayısı az değildir. Bir medeniyet içinde ne aradığını bilmek, koca bir denize dalarak oradan gerekli cevheri çıkarmak, cürufundan ayırmak, o cevheri işleyerek hizmete sunmak zannettiğimiz kadar kolay değildir. Yol boyunca çokça engeller ve tuzaklar olduğunun farkındayız.

Yeryüzünde yapılan her şey doğduğu kaynağın ve kendi çevresinin etkisi altındadır. Maksadımız olan Yeniden İnşa da bizim alışkanlıklarımızın etkisi altında olur. Bu bakımdan kendi adet ve alışkanlıklarımızı, zaaflarımızı, eksiklerimizi ve peşin hükümlerimizi bilmemiz ve bunların kendimizi yenilemekte muhtemel menfi rolünü hesaba katmamız gerekir. Bunun için öncelikle, medeniyet kuran bir peygamberi ve O’nun metodunu (sünneti) inkâr etmek gibi bir fesattan sakınmak gerekir. İkincisi;  “din adamı” rolündeki dindarlığın ruhbana dönüşerek dünyevi olanı arka plâna atmasıdır. Üçüncüsü; İslamı bireysel hayata, iç mekâna hapsetmek, hatta “kendini (imanını) kurtarmak” gibi içe bükülme, bencilleşme hatta yumrulaşma sorunudur. Dördüncüsü; “atacılık” ve tarihsellik üzerinden gelen, peşin hükümlerle dolu ayırımdır. Beşincisi; belki en yaygın, örtülü ve tehlikeli olanı İslama ait çok şeyi retoriğe ve eğlenceye dönüştüren “hazcılık” hastalığıdır. Bu konuda, gençleri cezbeden “edebiyat” adı altındaki yayın ve faaliyetlere dikkat etmek gerekir! Altıncı husus ise günümüz Müslümanlarının ideolojilere, büyüklüğe ve tepeden inmeciliğe olan zaafıdır. Kendi “küçük adamlığı”ndan kaçarak her işte büyüğün ve büyüklüğün içine giren insanlar her işi büyüterek, sonra o büyüklüğün içinde boğularak sorunları çözebileceklerini zannederler!

Medeniyetimizin ilk inşa dönemini değerleri ve kendi metoduyla olduğu kadar aynı zamanda insanlığın birlikte yaşama biçimleri olan düzen kurma, toplum, millet, devlet, kültür ve medeniyet kavramları yardımıyla da anlamaya çalışacağız. İnsanlığın inşa ettiği büyük ortak birlikler ve bu birliklerden doğan kurum ve müessesler her zaman vardır. Günümüzde ve gelecekte inşa edeceğimiz ortak alanlar da bunlar olacağına göre, inşayı onlar üzerinden de tanımak yolumuzu aydınlatacak, amacımıza ulaşmayı biraz daha kolaylaşacaktır. Burada, insanlığın bugüne kadar elde ettiği birikimden yararlanmamak ancak aptallıkla açıklanabilir!

Ancak şuna dikkat etmek gerekiyor: Anlamaya çalıştığımız dönemde kurumlar, müesseseler, yol, yöntem ve yaklaşımlar günümüzdekilerle aynı türden olabilir ama çok zaman aynı yapıda değildir. Zira o günün yönetimi, toplumu ve devleti de bugünkünden farklıdır. Orta Çağda, bir yarımadada yerleşmiş toplumda bu saydıklarımız çok daha basit, sade ve sıradan halde yer almaktadır. Onun için Peygamberin (sas) uygulamalarını birer kod, karar, koordinat ve referans olarak görmeye çalışmak gerekir. Kapitalizm karşısında insani bir ekonomi ve toplumsal yapı teklif eden, II. Dünya Savaşından sonra yayınlanan en iyi 100 eser arasında yer alan “Küçük Güzeldir” kitabının yazarı E. F. Schumacher, modern toplumlarda görülen unsurların önceki toplumlarda basit halde bulunduğunu yazar. Buradan hareketle, önceki toplumlarda, basit ve sade olarak yer alan değerler ve düzenlemeleri küçük görmemek, onları teşhis edecek göze ve akla sahip olmak ve değerlendirmesini bilmek gerekir.

Burada kendimize bir hatırlatma daha yapalım: Bir yerde değişim gerçekleştirmek isteyenin; buna dair değerlerinin, politikaları, plânları ve programlarının ve bu plân ve programları hayata geçirecek projelerinin, yol, yöntem ve yaklaşımlarının olması gerekir. Amacımızın içinde, coğrafyamız veya insanlığın yararına fikir taşıyan insanların plân ve programlarına malzeme kazandırmak, aynı zamanda plân ve program yapmaya teşvik etmek de vardır, olmalıdır. Konumuzu bütün bunları hesaba katarak işlemeye çalışacağız. Okuyucumuz da yazdıklarımıza bu gözle bakmalı ve anlamaya çalışmalıdır. Ancak bütün bunlarla birlikte konuyu gereksiz yere büyütmemek ve karmaşık hale getirmemek gerekiyor. Yaptığımız işin,  İlk İnşa döneminden, her bakımdan “çay kaşığıyla” almaktan ibaret olduğunun farkındayız.

Yeni Bir Medeniyetin Doğuş Kodları ve Uygulamaları

Medeniyetimizde, PEYGAMBER (SAS) REHBERLİĞİNDE, İLK İNŞA sürecinde yer alan hususları, sebepleri, sonuçları ve bağlarıyla aşağıda maddeler halinde sunmaya çalışacağız. Bunların Peygamber (sas) rehberliğinde yerleştirilmiş olmalarını belirtmek gerekir çünkü bir şeyin varlığı kadar onun hayata yerleştirilmesi de önemlidir. Bir din veya doktrini insanın yaşantısı içine yerleştirmek, ondan bir hayat tarzı inşa etmek emsalsiz bir değer taşımaktadır. İslamın diğer dinler ve öğretilerden ilk farkı Allah (C.C.) tarafından gönderilip bozulmamış olması ise ikinci farkı da onun kendisine tebliğ edildiği peygamber tarafından hayata geçirilmiş olmasıdır. Uygulamanın değerini bilmeyen söz ile iş, inşa ve davranış arasındaki farkı da bilemez.

1-Müslümanca bir hareket öncelikle temiz bir tevhid inancına sahip olmayı gerektirir. Sonra tevhidin –insana lâzım olan ve yeryüzünde tecelli yolu olan melekleri, kitapları ve peygamberleri sahih bilgi ve inançla bilmek gerekir. En sonunda da inananların kendi Kitabı ve Resulü ile Resulün metodunu (sünnet), kurduğu düzeni ve inşa ettiği milleti bilmek, tanımak gerekir. Çünkü bir fikir, felsefe veya inanç ancak mensuplarının davranış ve alışkanlıkları, kuralları, kanunları, kurdukları düzen, denge, kurumları ve nihayet kültür ve medeniyetleri üzerinden hayatta kalabilir.

2-Mekke’de düzeni ellerinde tutanların, Peygambere (sas) vahyedileni hayata geçirmesine imkân verecekleri yoktu. Hatta onlar, Müslümanları tecrit ediyor, aile ve kabileden atıyor, işkence yapıyor, onlarla konuşmayı, ticareti ve yiyecek satılmasını bile yasaklıyor, Medine’den göç etmeye zorluyordu.

İslam Medeniyetinde İlk İnşa Mekke’de, fertlerin birey olarak hazırlanması ve fertler arasında bağların kurulması yani toplumsallaşmaya hazırlanmasıyla başlar. Fakat biz çalışmamızı Medine’de bir grup insanın peygambere (sas) iman etmeleri ve onlarla varılan mutabakatla başlatacağız. Akabe Biatları denilen ve üç yıl süren bu görüşmelerde, İslamı kabul edenler, aşağıdaki hususlarda Peygambere (sas) biat ederler:

-“Hiçbir şeyi Allah’a eş koşmayacaklar, hırsızlık ve zina yapmayacaklar, çocuklarını öldürmeyecekler, birbirlerine iftira etmeyecekler”di.

-Son görüşmede (İkinci Akabe Biatı) ise “İyiliği emredip kötülüğe engel olacaklar, hiç kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklardı.”[iv]

3-Böylece Allah’ın birliğine ve Hz Muhammed (sas)’in Peygamberliğine iman edilmesiyle ve bu anlaşmalarla ilk tohumlar ekilmiş, İlk İnşa süreci de başlamış olur. Diğer taraftan, bu esnada vahyin inişi devam etmektedir. Gelen ayetlerin Medine Müslümanlarına tebliğ edilmekte olduğunu, ayrıca İslamı anlatmak üzere Medine’ye öğretmenlerin gönderildiğini de hatırlatalım. Bunlar, diğer olanlarla beraber İlk İnşanın unsurlarıdır.

4-Allah’ın birliği ve Peygamberin nübüvvetinden sonra; yukarıda gösterildiği gibi, biat konusu olan hususlar, yüce Allah’ın günah saydığı ve bir toplumda nesilleri ve toplumun inancını, sağlığını, birlik ve bütünlüğünü bozan, güven ve adaleti zedeleyen ve toplumun devamını tehlikeye atan hususlardır.

Böylece Peygamber (sas), bu sözleşmelerde yer alan hususlarla öldürmeleri önleyerek insan hayatının korunmasını başta gelen değerler arasına almaktadır. Diğer hususlarla da yine genel ahlâk ve ilkeleri, nesilleri, mülkiyeti ve toplumda düzen ve güveni koruma altına almaktadır. Diğer taraftan bakıldığında bu tedbirlerle aynı zamanda inananlara toplumu, aileyi ve muhtaçları koruma görevi de yüklenmektedir.

5-Şunu açıklıkla ortaya koymak gerekir ki, ilahi dinler dışında, hiçbir toplum veya devletin oluşumunda bu şekilde, doğrudan insanla ilgili değerler, böyle güçlü şekilde yer almaz. Öyle anlaşılıyor ki Peygamber (sas), inşa hareketine, öncelikli olarak bir toplumda var olan büyük günah ve kötülükleri ortadan kaldırmakla başlıyor. Bu büyük günah ve kötülükler bir toplumdan diğerine değişebilir. Bu, Peygamberin (sas) toplum inşa etme ve düzen kurmakta izlediği yol, yöntem ve usulüdür (sünnet). Bu usulden hareketle her inşa, ihya veya yeniden inşanın öncelikle kendi toplumunda yaşanan büyük kötülükleri ve insana zarar veren şeyleri görmesi ve ortadan kaldırmak için çalışması gerekir.

6-Bir toplumda iyilik ve kötülüklerin tanımlanması ve onlara karşı geliştirilecek tutum ve davranışlar doktrin değerinde önemlidir. Akabe Biatları ile Peygamber (sas), bu insani değerleri gelecekte doğacak toplumun, düzenin ve devletin temellerine koymuş oluyor.[v] (Bu konuyu, Sözleşmeler bölümünde daha geniş şekilde ele almaya çalışacağız) Toplumda kötü ve zararlı şeyleri önlemek gerekir çünkü kötülükleri önlemek sadece dini bir emir değil, aynı zamanda ve öncelikle dünyevi bir meseledir. Değilse insanlar kötülüklerden zarar görecekler, bozuk bir düzene mahkûm olacaklardır.

7-Burada dikkat çekilmesi gereken diğer bir husus şudur: İdeolojiler, önce kötülüğe izin verip sonra da iyi toplum üstüne teoriler geliştirerek bunlardan kurtuluş yollarını ararlar. Burada Nebevi metot, kötülüğü, toplumun hoşgörüsünü kazandıktan, semirip palazlandıktan sonra değil, henüz inanç ve davranış safhasında iken önünü kesmekte, inananlara düzeltme görevini yüklemektedir. Kötülüklere karşı söz söyleme her inanç ve felsefede yer alır. Bunlara karşı kurallar geliştirmek, devamında yasalar koymak ilahi dinlere mahsustur. Bunun ileri bir durumu olan adalet konusu da böyledir. BERGSON Batıda, ilk defa Fransız Devrimiyle başladığı gibi görünen adalet mücadelesinin aslında “İncil’in öğretimiyle başladığı ve süregittiği gerçeğini değiştirmez” yargısında bulunur.[vi]

8-Diğer taraftan; bu düşünceden hareketle kendini sorumlu sayan bir insan, iyilik ve kötülüklere karşı duyarsız kalamaz. Tabir yerinde ise toplumu “kurtarıcı” rolüne talip olanlar, insana zararlı olanla ilgilenmiyorsa, sağlıklı bir toplum inşa edemeyecekleri gibi gelecekte yetki sahibi olduklarında aynı tutum ve davranışlarını devam ettirecekler demektir. Ayrıca kişinin daha önce bilgisi, deneyimi yoksa iradesi gelişmemişse bir kamu hizmetini yüklendiğinde yönetilenlerin lehine davranması oldukça zordur. Çünkü böyle davranması için hiçbir yönü, melekesi, kabiliyeti, iradesi gelişmemiştir. Bir emanet olan yönetimi yüklenecek birinin bu vasıflarının, emaneti yüklendiği o güne kadar gelişmiş olması gerekir.

9-İnsan soyunun ezelden beri devam eden ve sonu gelmez çekişmelerinin başında güç ve iktidar kavgaları gelir. Bu, soy-sop iddiasından (ırkçılık, zenginlik, hanedanlık) gelen bir güç ve kuvvet çekişmesi olabildiği gibi başta kimin olduğuna bakmadan devletin idare şeklinden, mesela genel haklar üzerinden yürüyen bir çekişme de olabilir. Müslüman milletlerin iyi yönetimler geliştirememeleri, peygamberin (sas) yönetimle ilgili adetini (sünnet) devam ettirmeye özen göstermemeleri, yaşadıkları yönetim zaafına ve iktidar kavgalarına sebep olmaktadır.

10-İnsani bir düzen kuramayan, devlet idaresini iyileştiremeyen bedelini öder. Müslümanların kendi içindeki kargaşa dışında batılı ülkeler de son yüzyıllarda, devlet idaresinin iyi olmaması yüzünden Müslümanlarla çokça oynadılar. Aralarına fitne fesat soktular, rüşvet verdiler, liderlerine suikastlar düzenlediler, onları bölüp birbirlerine düşürdüler. Bu sebeplerden Müslümanlar son asırlarda, rahat yüzü görmedikleri gibi çok yerde birlik ve bütünlüklerini de yitirdiler. Hâlbuki peygamberlerine uysalar, yönetime kurallar koysalar, başlarına dürüst, ehil ve adil olanları geçirseler bu durumlara düşmeyeceklerdi. Onları doğruluk ve hakkı bırakıp kuvvet peşinde koştukça daha da zayıf duruma düştüler!

11-Peygamber (sas), geride, iyi bir devlet idaresine dair yeterli birikim bırakmıştır. Öncelikle O, devlet-millet ayırımına veya üstünlüğüne gidecek herhangi bir adet, yol ve yöntem bırakmamıştır. O’nun yerleştirdiği adetler arasında devleti gereğinden fazla büyütüp millete üstün getirecek veya devleti kullanarak halka haksızlık yapma imkânı verecek bir adeti veya usulü yoktur. O’nun izlediği yola dair basit ve sade bir önermede bulunacak olsak, şunu teslim etmek gerekir: Peygamber (sas) cemaati (toplumu), milleti esas almıştır. Hatta cemaat ve milletten yana hazır bulduklarıyla yetinmemiş, bunları devlete üstün getirecek şekilde kendi eliyle inşa etmiştir. İnşa ettiği toplum veya millete ümmet adını vermiş, onu yeryüzünde temsil eden esas olarak her şeyden üstün tutmuştur.

12-Ölçüsüz bir devlet idaresi, devasa bir israf olgusu ve sonu belirsiz haksızlıkları beraberinde getirir. Peygamber (sas)’in yönetiminde kamu hizmetlerinde herhangi bir israfa şahit olunmamıştır. O, halka hizmeti esas almış, hizmete dair iş ve işlemleri saraylara, hükümet konaklarına taşımamış halkın içinden uygulanabilir halde tutmuştur. Mesela O’nun, halk için çok önemli olan vergi (zekât) toplama ve halkı yararlandırma usulü “saraydan gelen zalimler”in işi değil, sahabe tarafından, ücreti karşılığında yapılan ve kendisinin denetiminde yürütülen işlerdendir. O’nun devlet idaresi “kamu hizmetleri”nin ötesine geçmez, ona bir şey ilave edilmez. Bu bakımdan, Peygamberin (sas) yönetiminde “devlet” denen bir şeyin varlığından söz etmek bile zordur. Peygamberin (sas), daha sonra işleyeceğimiz “sadelik” anlayışı topluma ve devlete de yansır.

13-Bu maddeden olarak, Peygamberin (s.a.s) evinden veya mescitten başka, devleti idare ettiği bir yeri, mekânı, sarayı hatta binası yoktur. O’nun ne muhafızları, ne de koruma taburları vardır. O, “Ahir Zaman Peygamberi” olarak daima halkının arasında, yeri gelince onlara su dağıtan, dışarıdan gelenlerin “Hanginiz Muhammed” sorusuna muhatap olacak kadar onlardan biridir. Tarihte, Hz Muhammed (sas) gibi kendisine tabi olan toplumu kendisi inşa eden ve onlarla bir arada yaşayabilen bir lider daha yoktur. O, sürekli toplumun içinde olmakla ve aşağıda göstereceğimiz gibi kararlarını onlarla birlikte almakla otoritesini halkıyla paylaşmış tek liderdir. Bütün devrim liderleri başarılı olduktan sonra saraylara, konaklara çekilmişlerdir! Bunlar, İslamı veya Peygamberini övecek romantik veya hamaset konusu yapılacak şeyler değil, insani bir yönetimin ilk evredeki basit ama gerekli kodlarıdır. Bu kodları ve koordinatları göremezsek O’nun uygulamalarını da anlayamayız. Peygamber (sas), bu kodlarla yönetmiş, örnek bir millet inşa etmiş, onunla birlikte bir usul (sünnet) gelişmiştir.

14-Peygamber (sas)’in bireysel davranışlar, iletişim ve insan ilişkileri, kamu hizmetlerinde hatta ibadetlerde yerine göre “anlayışlı” olma ve yumuşaklık vardır ama belirsizlik yoktur. Onun yaptığı devrim ancak bu usulle gerçekleşebilirdi. Bir topluma iyilikler dışarıdan gelmez, gökten inmez. Ancak içten ve aşağıdan inşa edilerek yerleştirilebilir. Bu tutumun devamı ve doğal sonucu olarak o toplumda kararlar, zengin tüccarların, kabile reislerinin ve kutsal yerleri yönetme hakkını ellerinde tutanların keyfine göre değil, sıradan insanın ihtiyaçlarını gözetecek şekilde ve onların sorgulamalarına açık olacak şekilde alınmış ve uygulanmıştır.

15-Peygamber (sas) eliyle yapılan uygulamalardan herhangi bir kimse veya halkın bir kısmı veya kesimi zarar görmediği gibi imtiyazlı bir zümre veya sınıf da doğmamıştır. Bu yol, yordam ve yaklaşımdan zarar görmüş bir toplum da yoktur. Müslüman milletlerde hayatın tabii akışı içinde zenginler de fakirler de vardır. Ama bütün bozulma ve olumsuzluklara rağmen Müslüman milletler sınıflı toplum olmamıştır. Bin dörtyüz yıldır çok çeşitli badireler atlatarak, sayısız yollardan akıp gelen bu toplumlar sınıfsız olmayı nasıl başarabilmiştir?

16-Peygamberin, yukarıdan beri anlattığımız bu yolu ve yöntemi (sünneti) aynı zamanda fıtridir, yaratılış ve yaşayış yasalarına uygundur. O, iyiliği yine iyi, doğru ve güzel bir yolla yerleştirmiştir.  Bu metodun devamı olarak O’nun sünneti her şeyi, kelimenin her anlamıyla yumuşak bir şekilde, azar azar ama sürekli şekilde yapmaktır. Bu yaklaşım uzun zaman alabilir ama sürdürülebilir, en az zarara sebep olabilecek ve semeresi alınabilir bir yoldur. O, “başkasını düşünmek” gibi yüksek bir değer, kıymetli bir katalizör katarak her oluşa “insani olmak” gibi bir vasıf kazandırmıştır. Bu şekilde inşa etmekte olduğu toplumu kargaşa ve kaostan uzak tutmuştur ki sürekli karışıklık yaşanan toplumlarda kötülük ve haksızlıklar da çok olur.

17-Peygamber (sas); öncelikle uhdesinde olan devlet idaresini, şûra ve istişare ile açık ve katılımcı yönetim (participatory approach) haline getirmiştir ki, bu yönetim şeklinin kendilerinden önce bir modeli veya benzeri yoktur. Katılımcı yönetim sadece yönetimde kolaylık değil, aynı zamanda devletin en büyük amacı olan adaleti gerçekleştirmeyi de kolaylaştırır. Çünkü bir işte adaleti sağlamanın ilk şartlarından biri, o işten yararlanacak veya etkilenecek olanları kararlara katmaktır. Katılımcı usulden “doğrudan demokrasi” dediğimiz ve bugün bile erişemediğimiz yönetim şekli doğar. Katılımcılık herhangi bir işle sınırlı kalmaz, en kenarda köşedeki kalmış, sıradan sivil işle başlar, kamu yönetiminin en üst kademesine kadar çıkar. Ancak bugün bütün bunları hayata geçirilebilmek, öncelikle ve içtenlikle inanmaya, değer üretmeye, norm ve kural geliştirmeye, teknik, teknoloji ve yönetim modelleri geliştirmeye ve yönetme kabiliyetine bağlıdır.

18-Yüce Allah (C.C.) inananlara, “”Onların işleri aralarında istişâre iledir” şeklinde yol gösterip öğüt verirken;[vii] Peygamberine de, “İşlerini onlarla istişare et”[viii] emrini vermekte, Peygamber (s.a.s) de Allah’ın emirlerini, aralarında ayırım gözetmeden hayata geçirmektedir. O, bu görevinden hareketle bir toplum (cemaat, cemiyet, millet) inşa etmiş, düzen kurmuş- en sade haliyle – devlet ve adaletin temellerini atmıştır. Peygamberin açtığı bu yol, inşa ettiği toplum ve düzen, kendisinden sonra o çağda seçilerek görevlendirilen devlet başkanlığı müessesesini getirmiş, bu yönetim şekli Dört Halife Devrinde devam etmiştir.

19-Seçilerek devletin başına geçen halifelerin suikastlara maruz kalmaları peygamberin (s.a.s) kurduğu düzen ve sistemi görmezden gelmeyi haklı çıkarmaz. Kabileciliğe mahkûm olanlar dışında toplumun tamamı bu usule dayalı yönetimden yararlanmıştır. Orta Çağda devlet başkanlarının seçilerek göreve gelmeleri, yaşadıkları toplumun ve çağdaşları her toplumun idrakinin çok ilerisinde bir dünya görüşünün eseridir. Gelinen yer öyle ileri bir seviyedir ki iktidar şehvetine kapılanlar bu yönetim sistemini anlayamadılar, uyum sağlayamadılar. Akledenler; suikasta uğramış olsalar da Dört Halifenin seçilerek yönetime gelmiş olmasını Peygamber (sas)’in devlet idaresine nasıl bir anlayış getirdiğini görür, devletin ne olmasını gerektiğini anlar.

20-O’nun kurduğu düzendeki bütün işler birbiriyle uyumlu ve tutarlıdır. Öyle ki, fert-bireyin tutum ve davranışı, insan ilişkileri, toplum olma ve dayanışma, pazar ve ticaret, servet ve mülkiyet düzeni gibi hangi iş, işlem ve sektörden yola çıkılırsa çıkılsın, o yol bizi vasata, orta yola, oradan adalete götürür. Aynı şekilde Peygamber (sas), eyalet idaresini ve kamu hizmetlerini de herkesçe bilinen basit ve sade ilkelere bağlamıştır. Eyalet yönetimi, kararlarında serbest ama merkezi otoritenin yaptırım gücü altındadır. Hz Ömer’in Şam Valisine yazdığı, “Ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim!” sözü hikâye değil bir gerçektir. Anlamı (Şam Valisine hitaben): Adaletten saparsan, seni Valisi olduğun Şam vilayetinin giriş kapısına asarım!

21-Modern devlet, “siyasal” olanı ön plana çıkararak, devleti ahlâki sorumluluktan uzaklaştırdı. İnsani değerlerden bu sıyrılma, devleti “tanrı”nın yerine geçirdi, dokunulmaz hale getirdi. İnsanın kolektif hırsını kutsallaştıran bu değişiklik devleti, devlet üzerinden istismarı ve usulsüzlükleri kolaylaştıracak hatta meşrulaştıracak bir altyapı hazırladı. Bu sistemi durdurabilmenin en makul yolu, ne yazık ki, düşmanlık derecesinde muhalif olmaktır! Değilse, devlet nimetini tadan hiçbir insan, hak, halk ve adaletin lehine dönmez. Hâlbuki insana gerekli olan düşmanlıklar değil, değerler üzerinden, baştan ve basitten itibaren ve ortak paydayı büyüterek yürümektir.

22-Peygamber (sas), devleti, “halka hizmetten ibaret” görmektedir. Hizmeti, ihtiyacı karşılayacak derecede bırakır, onun dışında bir şey eklemez. Bu bakımdan inananlar, kamu hizmetlerinde “ihtiyaç sınırı”nın aşılıp aşılmadığını gözetmeli ve denetim altında tutmalıdır. Çünkü günümüzün hastalıklarından biri, “halka hizmet”e, başka amaçlara hizmet için çok şey eklenebilmektedir.  Ölçüsüz bir devlet anlayışı; devletin omurgası üstüne yığdığı kamu hizmetlerine durmadan yeni şeyler ekleyerek, eşini, dostunu akrabasını doldurarak kurumları (devleti) gereksiz yere büyütür, halkın sırtına kambur olarak bindirir. Buna devletin kutsallaştırılmasını da eklersek durum daha da vahim hale gelir! Çok kamu kurumu veya hizmeti bu şekilde çürütülür, sonunda ıskartaya çıkarılır. Buna bir de siyaset, hamaset, rüşvet, israf ve adam-akraba kayırma eklenince milletin sırtına yüklenen kambur büyür. Türkiye’de KİT’ler böyle bir serüvenle meşru olmaktan çıkarılmış, sonunda kapatılmıştır.

23-Bunları önleyebilmek için, devletin bütün bunlardan uzak tutulması ve halka hizmette ölçüler geliştirilmesi gerekir. Ölçü geliştirmek, yeryüzünün imar edilmesinde en zor esaslarından biridir. Her millet, gerekli olan her ölçüyü geliştiremez. Ancak Peygamber (sas)’in ümmetinin gerekli olan ölçüleri geliştirmesi beklenir. Kur’an ve Sünnet bu gözle tarandığında çok şey bulunacaktır. Çünkü onların rehberi olan peygamberin (sas) her işi ölçü iledir. Doğruluk, sayı ile ölçmek, doğru kıyaslar yapmak, amme hukuku, yetimler ve yoksulların hakkı,  emaneti bilmek, liyakat, istişare ve katılımcılık, sadelik, halka kolaylık sağlamak, aşırılıktan kaçınmak, vasattan hareket etmek İslam medeniyetini inşa eden Peygamberin (sas) miras bıraktığı adetlerdendir.

24- Çağdaşı devlet anlayışı ve çevresindeki krallık ve hanedanlıklara rağmen, Peygamber (sas)’in usulünde “devlet” diye bir varlıktan sözetmek bile mümkün değildir. Peygamberin (sas) devleti bizim gibi bina, asker, silah ve güç gibi “hard” unsurlarla değil, öncelikle inançlar, kurallar ve normlar gibi “soft” unsurlarla vardır. Çünkü yapılan hizmetler, O’nun heva ve hevesine uyarak veya korkularla değil, ihtiyaçlara ve belli kurallara bağlı olarak, sivil yoldan, halk arasından, istişare ile ve önemli bir kısmı gönüllü olarak yerine getirilmiştir. Peygamberin (sas) bütün bu uygulamaları, yazımızın başından beri saydığımız esaslar ve usule bağlı olarak yapıldığından, bir toplumda yer alan dünyevi ve uhrevi bütün unsurlar (iman, ibadetler, fert, toplum, sosyal ve ekonomik yapı, ticaret, toplumsal dayanışma) birlikte gelişmiş, birbirlerini beslemiş ve geliştirmiştir. (Devam edecek)

KAYNAKLAR

[i] “Semud milletine kardeşleri Salih’i gönderdik. “Ey milletim! Allah’a kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O’dur. Öyleyse O’ndan mağfiret dileyin, sonra da O’na tevbe edin. Doğrusu Rabbim size yakın ve duaları kabul edendir” dedi.” (Hud Suresi, 61)

[ii] TOYNBEE, Arnold; Tarih Bilinci. (A Study of History) 507 resim, 23 harita ve şema. C. 1. S. 104. Bateş Yayınları, İstanbul, 1978.

[iii] “Ve sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin!” (Kalem Suresi, 4)

[iv] ÖNKAL, Ahmet; Akabe Biatları; Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi. Akabe Biatları maddesi.  https://islamansiklopedisi.org.tr/akabe-biatlari

[v] Bakınız ÖNKAL, Ahmet; a.g.e.

[vi] BERGSON, Henri; Ahlâkın ve Dinin İki Kaynağı. Çev. M. Mukadder YAKUPOĞLU. S. 67. Doğu-Batı Yayınları. 3. Baskı. Ankara, 2017.

[vii] Şûrâ Suresi, 38

[viii] Âl-i İmrân Suresi, 159

****

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.