İyi Bir Yönetim ve Toplum İnşa Etmek İçin İstişareden Nasıl Yararlanabiliriz?

No Comment 43 Views

İnsan yaşadığı yerde güven, adalet ve huzur arar. Günümüzde her toplum bunları müktesep hakkı gibi görüyor ve yönetenlerden istiyor. Peki, gerçekte her toplum, her istediğini elde edebilir mi? Her toplum her istediğini hak ediyor mu? Adetleri, alışkanlıkları ve ilişkileri onları güvene ve adalete eriştirebilir mi? Huzur, güven ve adalet için ne yapıyor, hangi zorluklara katlanıyor, ne gibi tehlikeleri göze alıyorlar? İşlerini yürütme şekli onları adalete eriştirebilir mi veya bizatihi adaleti engelleyen şey kendi alışkanlıkları olabilir mi? Mesela ailede, ticarette, ortak hayatta, devlet idaresinde işlerini nasıl yürütüyorlar? Tek kişiyle mi, birilerine havale ederek mi, yoksa istişare ve katılımla mı?

İstişare veya danışma göründüğünden çok daha önemlidir çünkü iki kişi arasındaki danışmadan başlar, devletin idare şekline kadar gider. Parlamenter sistemlerin, cumhuriyetlerin, demokrasilerin temelinde şûra (istişare) fikri vardır. Adalete giden yol kahramanların karizmasından değil, çok çeşitli istişarelerden başlayarak, halkalar halinde genişler, sonunda idare şekline dönüşür.

İstişare insanlığın ortak değerleri arasında yer alır. Zira toplumsal ihtiyaçların karşılanmasında ve karar almakta topluluk ruhuna en uygun yol ve yöntem istişaredir: Yönetim, yönetenlerin mülkü değil, emanettir. Emanet, ehliyet ve liyakat ister. Yönetenlerin iyi vasıflara sahip olması gerekir Ama ehliyet ve liyakat, yönetenlerin sadece iyi vasıflara sahip olması değildir. Yönetimde ehliyet ve liyakatin önemli gereklerinden biri yönetenlerin ahlâk ve yeteneklerinin yanında istişare etmesini bilmektir.

Müslüman bir toplumda yaşıyoruz. Yüce Allah’ın (C.C.) Müslümanlara ne dediği önemlidir: İşlerimizi danışarak yapmak İsâm’ın temel ilkelerindendir. İstişare (şûra), Müslümanlar arasında günümüze kadar şûra, meşveret ve müşavere gibi çeşitli isimlerle uygulanagelmiştir. Ancak İlk Emir olarak Kur’ân’da, Hz Peygambere, dolayısıyla inananlara ve insanlığa yönetim tarzı olarak istişare yolu gösterilmektedir;

“Yapacağınız işler hakkında birbirinize danışın, istişare edin.”[i]

Hz. Peygamberin (s.a.s)’in uygulaması (sünneti) böyle olduğu gibi onu takip eden dört halife dönemi yönetim tarzı da bu yöndedir. Hatta Emevi, Abbasi, Endülüs, Eyyubiler, Selçuklu ve Osmanlı zamanında, yer yer bozulup değişiklik gösterse de bu yönetim şekli, genel olarak meclisler, şûralar, divân’lar ve danışma organlarıyla devam etmiştir.

Bu yazımızdan amaç, klasik metinlerde olduğu gibi istişarenin iyiliği, devlet idaresindeki yeri ve tarihteki uygulamalarını uzun uzadıya anlatmak değildir. Gerektiği yerlerde bunlardan bahsedilse bile asıl amacımız, temel değerlerimizden yola çıkarak, günümüz şartlarında, hemen her işimizde istişare, iletişim ve katılımdan yararlanma yollarını aramaktır. Yazımızda istişareden, günümüzde yararlı olabilecek yeni kurallar, uygulama değerleri ve davranış modelleri çıkarabilmek için konumuzu devletin tepesinden değil, toplumun alt kademelerinden ve sade insanlar arasından başlatarak ele alacağız. Çünkü varlığın tabiatı bir şeyi ihtiyaçtan, yakınımızdan, aşağıdan, az ve küçük olandan başlatmayı gerektirir. Öyle ki, istişareye tanık olan biri yapılandan öğrenebilsin, yeteneklerini geliştirebilsin, katkıda bulunabilsin. Büyük Selçuklu’nun ünlü Baş Veziri ve Siyâsetnâme yazarı “Nizâmülmülk’e göre şûra (istişare) prensibi kişinin düşünce gücünü arttırarak ileriyi görmesine imkân verir.”

İstişare, bilene ve ehil olana danışarak iyi ve doğru fikirlerin özünü toplamak ve onlardan yararlanarak plân, program yapmak, sonunda iyi kararlar almaktır. Bu yolla yapılacak işte doğruya en yakın amaçlar, hedefler ve ona götürecek yol ve yöntemler (metotlar) tasarlanmaya çalışılır. Çok önemli bir husus olarak, “istişare” kavramı “şûra”dan türetilmiştir. Şûra kelimesinin aslı arının çiçekleri dolaşarak bal özü toplamasıdır. Bu ne güzel bir akıl devşirme yolu, arının bal toplamasını örnek almak ne güzel bir usul (yol ve yöntem)’dür!

İnsan çabasının büyük bir kısmı ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. İhtiyaçlar meşru ve makul yoldan karşılanmayı gerektirir. Bu bakımdan her işimizde iyi, doğru ve güzel olanı yapmalı, hak yememeli, başkasına zarar vermemelidir. İfrat ve tefritten kaçınmalı, her durumda orta yolu aramalıdır. Bunlar bir tek insanın bilgisi, birikimi ve muhakemesiyle olabilecek şeyler değildir. Onun için yapılan işle ilgili insanları, hatta o işten etkilenecek olanları istişare yoluyla, gerekiyorsa paydaş olarak işin içine katmak gerekir.

İnsanları katmanın veya istişare etmenin çokça yol ve yöntemleri vardır. Bu, işin niteliğine ve istişareyi düzenleyen ve idare edenlerin yeteneklerine kalmıştır. Çeşitli şekilde ve nitelikte toplantı ve buluşmalar, birebir görüşme ve bunlardan çıkacak rapor, doküman, yazılı anlaşma ve sözleşmeler, anketler ve kamuoyu yoklamaları, çeşitli şekilde görüş toplama araçları ve seçimler bu yollardan bazılarıdır.

Toplumların işlerini yapma şekli ve yaşama tarzı yönetim şekline dönüşür

Hemen hiçbir iş birden bire hayatın içinde boy göstermez, hayatı etkiler hale gelemez. Bunun olması için yediğinin insanın damarlarına girip kana karışması gibi sosyal, toplumsal ve ekonomik hayatın önemli kanallarına girmesi gerekir. Bunun gibi istişarenin arzu edilen meyvelerini verebilmesi için toplumu ilgilendiren kararlara girmesi, daha da ileri safhalarda yönetimlere dönüşmesi gerekir.

Bu itibarla, usul (metot, yol ve yöntem) olarak kabul edilen toplumlarda istişarenin uygulamaya geçirilmesi, karar alma mekanizmalarına dönüşmesi, kurumsal hale gelmesi ve bunlardan bir yönetim şeklinin çıkması beklenir. Demokratik sistemlerin ilk ve çekirdek değer yargısı istişare (şûra)’dir. İstişare denge ve düzen kurmayı kolaylaştırır, adalete giden yolu açar. Çünkü istişare insan nefsine zor gelen işlerden olan “başkasını” katmayı ister. İnsanların haklarını korumayı, farklı fikirler ve ihtiyaçlar arasında denge kurmayı gerektirir.

İnsanlar neyi isterlerse istesinler, sonunda bulacakları gerçekte elleriyle kazandıklarıdır. Onun için dinlerden, felsefelerden ideolojiler veya ütopyalar türetmenin, iyilik üstüne hayaller kurmanın bir faydasının olduğu görülmemiştir. Esas olan toplumdaki hâkim hayat tarzı, insanların alışkanlıkları ve nasıl yaşadıklarıdır. Zira sosyal yasa bize bunun dışında bir yönetim şeklinin olamayacağını haber veriyor:

“Nasıl yaşarsanız öyle idare edilirsiniz.”

Başka bir açıdan bakıldığında, hiçbir iş dışarıdan göründüğü gibi basit ve tek kişiyi ilgilendirir değildir. Her işin bir çevresi (mücavir alan), doğrudan ve dolaylı etkileri vardır. Onun için istisnaları olmakla beraber, bir işteki her şeyi bir tek kişinin bilemeyeceğini ilke olarak kabul etmek gerekir. İstişare ihtiyacı öncelikle buralardan doğar. İnsanın yapıp ettiği hemen her şey topluluk aklıyla daha iyi bilinebilir ve buna göre hizmet üretilebilir. Siyaset bilimci Nizâmülmülk, devlet idaresinde, “On kişinin alacağı tedbir (alacağı karar) bir kişinin alacağı tedbirden daha kuvvetli olur” diyor. Sıraladığımız bu ilkelere uyduğumuz oranda rahat eder, canımızın istediğini yaptığımız her durumda huzursuz olur, düzensizliğe sürükleniriz!

Günümüz Müslümanı istişareyi, aşağıdan gelişerek yürüyen bir müessese olarak değil, istişarenin ruhuna ters bir şekilde tümden gelimle ve tepeden inme bir muamele olarak görme eğilimindedir. Klasik metinlerimiz şura, istişare veya danışma konusunu ağırlıklı olarak bireysel bir mesele veya devlet başkanı çevresinde dönen bir işlem olarak görür. Tıpkı adaleti kahramanlar etrafında dolaştırdıkları gibi. Hâlbuki istişareyi, iki kişi arasındaki muameleden devlet ölçeğine kadar, sivil veya resmi hayatın her alanında başvurulması gereken bir yol ve yöntem olarak görmek gerekir. İstişare bu şekilde topluma mal olur. Sorumluluk da bu yolla paylaşılır. Bu bakımdan istişare, İslam Medeniyetinin temel müesseseleri arasında yer alır.

Ne yazık ki düşünme, okuma, yazma, iletişim, istişare, kolaylaştırma, hak arama, sözleşme yapma ve adalet gibi İslam değerleri çağdaş Müslümanlar arasında hak ettiği yeri bulamıyor. Günümüz Müslümanları bu ahlâki ve insani sermayenin şimdiye kadar bilinenlerden ibaret olduğunu zannediyor. Hâlbuki Kur’an ve Sünnette geçen hükümler sadece tohum veya maya gibidir. Onları çoğaltarak hayata geçirmek, bu değerlerden hayat türetmek ve düzen kurmak inananların kabiliyetine kalmıştır. Günümüz Müslümanları arasında entelektüel merak eksikliği, tembellik, hazırdan yeme alışkanlığı, gelenekle yetinme, taklitçilik ve yeniliğe duyulan korku yüce Allah’ın, insanın yararına olan bu emirlerini Müslümanlar arasında alt derecelerde tutuyor. Müslümanlar bunun bedelini de ellerinin altında yüce Allah’ın kitabı ve Peygamberin uygulamaları olmasına rağmen ilim, ahlâk ve hukukta fakirlik, düzensizlik, uyumsuzluk ve bundan doğan çatışma ile ödüyorlar. Buradan doğan eksiklerini başka kültürlerden sağlıyor, onun da bedelini daha büyük düzensizlik olarak ayrıca ödüyorlar!

İslam Medeniyetinin ilk toplumu istişare ile inşa etmişti

Üyeleri arasında uyum, denge ve düzen içinde olma, yardımlaşma, dayanışma ve iç çatışmaların en az olduğu toplum hiç tartışmasız Asr-ı Saadet toplumudur. Bu toplum, başkasını kendisinin yerine koyma (empati-isâr) ve zararı önleme yönünden de hiçbir toplumla kıyas kabul etmez. Bu, sadece kurucusu bir Peygamber olduğu için değil, aynı zamanda Peygamber (s.a.s) sözkonusu toplumu istişare ile inşa ettiği için böyledir:

O, “Müslümanlara şûrayı emrettiği gibi kendisi de genel ya da özel işlerde ashabı ile hemen her zaman görüş alışverişinde bulunmuştur.”[ii]

Bu bakımdan şûra (istişare) sıradan bir iş veya işlem değil, Müslüman kültürlerin temel dinamikleri arasına girmiştir. Bir Peygamber mecbur olmadığı halde böyle davranıyorsa, günümüzün vakıf, dernek, sendika ve kooperatif gibi yerlerden başlayarak meclislerde ve devletin her kademesinde yer alanların nasıl davranmaları gerektiği üzerinde dikkatle düşünmek gerekir. Buna göre iyi bir toplumda yasama nasıl olmalı, sözleşmeler nasıl şekillenmeli ve kararlar nasıl alınmalı kıyaslamak ve muhakeme etmek gerekir.

İstişare, iletişim ve katılımla birlikte toplumsallaşmanın ve ortak bir hayat inşa etmenin önemli yollarından biridir. Erdemli bir toplum bu yolla adım adım, şöyle inşa edilir: Sağlıklı iletişim, istişare ve katılımla insanlar arasında toplumsal doku için gerekli bağlar yavaş yavaş oluşmaya başlar. Birlikte anlayış ve yakınlaşma meydana gelmeye, ortak paydalar gelişmeye başlar. Zamanla ortak alanlar inşa edilmeye doğru yol alınır. Böyle bir toplumda dengenin oluşması ve düzen inşa etme kolaylaşır. Bu durum toplumda iyi, doğru ve güzel olanın yaşanmasına ve yayılmasına imkân hazırladığı gibi aykırılık ve kötülük imkânlarını azaltır.

Çünkü inanan bir toplum yanlışlar ve kötülükler üzerinde kolay ve uzun süreli ittifak edemez. Danışma, zan yapma, kararlara karşı tavır alma, hizipleşme ve çatışmaları azaltır. Gerçekte bir yerde insanların ihtiyaçları dikkate alınmışsa, düşüncelerine ve oylarına başvurulmuşsa, sözleri dinlenip dikkate alınmışsa, eleştiri ve değişim hakkı tanınmışsa, orada yapılanın aleyhinde bulunmak için fazla bir sebep kalmaz. Bu bakımdan doğru ve yerinde hareket etmek isteyen ve hatadan kurtulmak isteyen işlerini istişare ile yapmalıdır. Hadis-i şerif şöyle diyor:

“Allah Teâlâ istişareyi benim ümmetime bir rahmet kıldı. Onlardan her kim istişare ederse doğru ve yerinde hareket etmekten mahrum olmaz. Her kim de istişareyi terk ederse hatâdan kurtulamaz.”[iii]

İnananlar birbirlerinin fikirlerine başvurmakla Allah’ın rahmetiyle ödüllendiriliyor! Yüce Allah (C.C.), başkalarının fikirlerine değer veren ve onlarla istişare edenlerin üzerine iyilikler yağdırır. Çünkü onlar istişare ile kendi heva ve heveslerine göre değil, başkalarının hakkını  ve hukukunu hesaba katarak hareket etmiş oluyor. Yakınlaşma ve ortak iyilikle geleceğin yolunu açıyor.

Neden istişare eden “doğru ve yerinde hareket etmiş” olabilir? Zira bir işin niteliği, araştırma ve istişare ile daha iyi anlaşılır. İşin yapılmasında doğruluk, yerindelik ve zamanlama danışma ile daha iyi ortaya çıkar. İşlerin düşmanı olan keyfi veya nefsi hareket ancak istişare ederek önlenebilir. Yaptığımız işlerde potansiyel riskler ve zararlar vardır. Bunlar da istişareyle daha iyi anlaşılabilir ve azaltılabilir. Bu bakımdan danışma ve istişarenin dini bir emir olmakla sınırlı kalmaması, hayat tarzımızın temel esasları arasına girmesi gerekir. İstişare etmek için dindar olmak gerekmez, önce insan olmak gerekir.

İnsan nefsinin yönetim üzerinde etkisi ve danışmanın bileşenleri

Yukarıda, hadis-i şerifte geçtiği gibi, niçin “istişareyi terk eden hatadan kurtulamaz” deniyor olabilir?  Her insan nefsiyle vardır. Nefs (ego) onu rahat bırakmaz, mutlaka her işe karışmak ister. Onun için nefsinin emrine giren biri, herhangi bir işi amacına uygun yapmayabilir. Yalnız kendi bilgisi, düşüncesi ve yararıyla hareket etmek, ilgili olan başkalarını hesaba katmamak hatadır. Toplumda fitne ve fesat sebebidir.

İyi bir istişare bileşenlerinden başlanarak inşa edilebilir. İstişarenin de bileşenleri vardır ve önemli bileşenlerinden biri iletişimdir. İletişim (communication) hem tek başına hem de istişarenin bir parçası olarak gerekli ve önemlidir. İstişarede ihtiyaç duyulacak haber ve bilgi iletişimle sağlanır. İletişimin iyi olması danışmanın iyi olması üzerinde önemli rol oynar. Bu bakımdan istişareye katılacak olanların öncelikle istişare konusu hakkında doğru, yerinde ve zamanında bilgilendirilmeleri gerekir.

Müslüman iklimlerde yönetimlerin bozulması sıradan olaylardandır. İstişare, yönetimlerin bozulmasının önüne geçilmesinin yollarından biridir. Bozulmanın başlangıcı yönetimlerin dışarıya kapanması ve duyarsızlaşmasıdır. Öyle ki önemli bir kısmı bu şekilde adeta çalıntı yönetime dönüşmektedir. Böyle yönetimler açık ve aleni olan istişareyi bırakır çoğu zaman gizlilik içinde, saman altından su yürütmeye çalışırlar. Kimilerine imtiyaz temin eder, onları minnet altında bırakarak kendilerine bağlar. Yönetilenlerin hakkı olan sıradan bilgiyi bile onlara karşı kullanır, alçakça yolsuzluk yapar! Bu şekilde yönetim açık, aleni ve ortak bir faaliyet değil örtülü ve emanete ihanet edilen bir faaliyet haline gelir. Hatta yönettiklerini hiziplere ayırarak insanların birbirine düşmesinden yararlanırlar. Çünkü birbirleriyle uğraşanlar yönetimi sorgulamayı bırakır. Böylece yönetim ifsat olur, ahlâki sorunlara yol açılır. Bu durum sadece devlet idaresinde değil, vakıf, dernek, sendika ve kooperatif gibi her yerde görülebilir. Esasen bu ayak oyunları öncelikle bu sivil yapılarda oynanır ve öğrenilir. Hâlbuki buralarda öğrenilmesi gereken ayak oyunları değil, ahlâki kurallar ve yönetim tarzıdır!

Yönetimin ait olduğu kuruluş kamuoyundan ve ilgili halktan katılımı kolaylaştıran hatta yönetimi mecbur tutan istişare yolları bulunarak bu ahlâki çürümenin önüne geçilebilir. Bunu, ustalık ve incelikle yapmak gerekir. Çünkü ahlâki çürüme içindeki yöneticiler kendilerine karşı alınabilecek önlemlere karşı da tedbir alabilir, hatta istismar edebilirler!

Hizipleştirmelerin önüne geçmek için danışma ve istişare ile farklı bakış açıları arasında orta yolu bulmak ve denge kurmaya bakmak gerekir. Düzenli istişare yapılırsa daha geniş anlamda ortak akıl da oluşmaya başlar. Böylece nefsin insan üzerinde, bir kişinin topluluk üzerindeki etkisi azaltılmış olur. Hz Peygamber kişinin nefsine teslim olmaması konusunda inananları büyük bir incelikle uyarmaktadır:

“[Allah’ım], beni göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha az bir zaman bile nefsimle baş başa bırakma.”[iv]

Nefse teslim olmamanın yollarından biri kişinin kendi nefsini terbiye etmiş olması, ikincisi her işle ilgili kurallar konulması, önlemler geliştirilmesi, standartlar ve yasalardır. Üçüncü bir husus da başka insanların bir insanı nefsine uymaktan alıkoymasıdır. Katılanlar, liyakat sahibiyse ve görevlerini hakkıyla yerine getiriyorsa istişare bu iş için biricik yoldur. Tek kişi, nefsine uyarak işin gereğini yerine getirmeyebilir ama başkalarının iradesi işin içine girince onu yanlış yola girmekten alıkoyabilir. Bunun yolu her işin öncesinde araştırma yapmak ve istişare etmek, sonrasında da hesap verebilirliktir. Yüce Allah, insanı yanılmaktan ve kötülük yapmaktan yine insanla korur. Kötülükten kaçınmak isteyen istişare yolunu seçmelidir. Bu, aynı zamanda bir özgürlük kuralıdır ki hayat tarzımız haline gelmesi gerekir: Senin yetkin, hakkın, özgürlüğün sınırsız değildir. Bir yerden başlar ve bir yerde bitmesi gerekir ki başkalarının hakkı ve özgürlüğü başlasın.

İbrahim AKGÜN

Devam edecek

KAYNAKLAR

[i] Bakınız Şûra Suresi, 38. ayeti ve Al-i İmran Suresi, 159. ayeti

[ii] Bakınız, Türkiye Diyanet Vakfı; İslam Ansiklopedisi, Şura Maddesi, 230-235

[iii] “İyi biliniz ki Allah ve Rasûlü müşâvereden müstağnîdir. Ancak Allah Teâlâ bunu benim ümmetime bir rahmet kıldı, onlardan her kim istişare ederse rüşdden (doğru ve yerinde hareket etmekten) mahrum olmaz, her kim de istişareyi terk ederse hatâdan kurtulamaz.” (Beyhakî, Şuab, VI, 76)

[iv] “Ey Allahım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (da olsa) nefsimle başbaşa bırakma. Halimi tümüyle düzelt, Senden başka ilâh yoktur.” (Ebu Dâvûd , Edeb,110)

DEVAMI VAR

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.