İş ve Ticaret Ahlâkının Gelişmesiyle Kişi Haklarının Korunması ve Âdil Bir Düzen İnşa Edilmesi

No Comment 29 Views

İnsan hayatı, denge ve düzen içinde yaşamayı gerektirir. Denge ve düzen, ancak ölçüler ve ahlâki değerlerle mümkün olabilir. Değerleri, bir bütün olarak “neyin doğru olduğunu yanlış olandan ayıran ahlâki ilkeler kümesi” olarak anlayabiliriz.[i]  Çok basit ve sade bir şekilde sadece, “Kazancın onda dokuzu ticarettedir” hadis-i şerifini dikkate aldığımızda bile iş ve ticaret hayatının, toplumsal varlığın devamında, huzur bulmakta, denge ve düzen kurulmasında önemli bir paya sahip olduğunu söyleyebiliriz.

İş ve ticaret ahlâkının ilk akla gelen değerlerinden biri olan çalışmak, Allah (C.C.) emriyle gerekli kılınmış, çalışkanlık övülmüştür. Hz Peygamber, tembellikten ve cimrilikten Allah’a sığınmıştır.[ii] Çalışmak, sadece şahsi bir yükümlülük olarak değil, aynı zamanda sosyal görev olarak insana yüklenmiştir. İslam’a göre insanların semeresinden yararlandığı çalışma, hataları ve kusurları örter, günahların affına sebep olur, sahibini yüceltir. Diğer taraftan baktığımızda çalışmanın olmadığı bir dünya hayatı anlamını yitirirdi.

Ne var ki, çalışmanın kendisi bir son, sonuç veya gaye değildir. Çalışmayla elde edilen kazançla, kişinin kendisi geliştiği gibi, sosyal yapılar da gelişir. Onun için sadece çalışmaya değil, onunla kazanılana da büyük bir dikkat ve değer atfetmek gerekir. Elde edilen kazanç temiz ve faydalı ise çalışma insanı yüceltir, insanlığın ortak paydasını arttırır. Hayatımızda böyle önemli yeri olan iş, ticaret, çalışma ve kazançla ilgili değerlerin bazılarını aşağıda saymakla yetineceğiz:

Çalışkanlık (diligence), doğruluk (integrity), dürüstlük (honesty), girişkenlik (assertiveness),  gayesi olmak (purposefulness), azimli olmak (perseverance), ölçülü ve düzenli olmak (orderliness), dakiklik (punctuality), cömertlik (generosity), itidal (sobriety), iyilik etmek (do good), iyilikte önden gitmek (çığır açmak), liyakat, temiz ve helâl kazanç, cimrilikten sakınmak, iktisatlı olmak, israf etmemek, veren el olmak, hak gözetmek, uyumlu olmak, işini güzelce yapmak, başkasını düşünmek, sabırlı olmak, istişare etmek, denge ve düzen gözetmek, helâllik, ihsan, isar ve takva sahibi olmak gibi…[iii]

Bu âli değerlerin her biri birer buğday başağı, nar meyvesi gibidir, açılınca içinden yeni değerler çıkar. Diğer taraftan her değer yargısı diğerleriyle olan bağlarıyla toplumsal dokuya bir düğüm atar. Mesela iş ve ticaretin ortak değeri olarak helâl olma, hem temizlik ve sağlık açısından, hem Yaratanla olan ilişkimiz, hem de başkalarıyla, özellikle ihtiyaç sahipleri, yoksullar ve yetimlerle ilgili çok cevher barındırdığı gibi, cömertlik, başkasını düşünmek, veren el olmak gibi değerlerle de ilişkilidir.  Unutmamak gerekir ki bu değerler olmazsa iş, ticaret, çalışma ve kazanç da değerini yitirir hatta insanı insan altı bir dereceye kadar düşürebilir.

İş ve ticaret ahlâkı, insanın yapıp ettiklerinin sonuçlarını değerlendirmeyi ama ondan önce sonuca nasıl gittiğinin sorgulanmasını gerektirir. Bu, kazancın hangi yollarla elde edildiğini sorgulamak demektir. İslam, kazancın meşru yoldan elde edilmesini ve kazandıktan sonra da ayrıca temizlenmesi gerektiğini söyler.[iv] Bunun için sayısız değerler, ölçüler, kurallar ve normlar sunar. Bunlardan yeni değerler ve usuller türetilmesine de izin verir, hatta teşvik eder. Bu yolla yüksek bir ortak bilincin gelişmesinin ve toplumsallaşmanın yolunu açar.  Sosyal bir varlık olarak toplum, denge ve düzen bu yolla inşa edilir.

Biz bu yazımızda basit ve sade bir yoldan iş ve ticaret ahlâkı inşa etme üzerinde durmaya çalışacağız. Daha açık bir ifade ile disiplindeki ilkeleri teorik yoldan tartışmak yerine ahlâki değerlerin iş, ticaret, çalışma ve yönetim üzerindeki pratikleri, sonuçları ve alınması gereken önlemlere kısaca işaret edeceğiz. Kime ve neye hizmet ettiği belli olmayan, sözde “akademik” yaklaşım yerine, bireylerin, sosyal ilişkilerin ve toplumsal yapının meşru yoldan gelişmesine katkı amacını güdeceğiz. Gayemiz, iyiliklerin doğrudan hayata geçirilmesi yoluyla gelişmesine katkıda bulunmaktır. Bu maksatla konumuzu basitçe NE, NASIL ve NİÇİN üzerinden analiz ederek işleyeceğiz.

Çalışmak gibi insanın yapıp ettiklerinin başında akla ilk gelen değerlerden biri de doğruluktur. Doğruluk, inanmaktan hemen sonra gelir ve değerler hiyerarşisindeki üstün yeriyle, her işe ve her şeye ortak edilmelidir. Ne var ki iş, ticaret, siyaset ve yönetimde doğruluğa hile, desise ve aldatma ile tuzaklar kurulabilmektedir. Hz Peygamber (SAS), kötülüklerin anası sayılabilecek, her türlü iş ve ilişkide, her an karşılaşılabilecek halleri o meşhur, “Aldatan bizden değildir” hadis-i şerifinde özetlemiştir.  Kötülüklerin önlenmesinde bu hadis-i şeriften daha çok fayda verecek pek az şey vardır. Azami derecede yararlanmak için şuna dikkat etmek gerekir: “Aldatmak” şahsi bir mesele olarak kalmadığı gibi hadisin, “aldatma” üzerinden işaret ettiği kötülükleri, yine şahsi tedbirle defetmek mümkün değildir. Yine bu hadisi yazıp çizmekle, vaaz konusu yapmakla yetinmemek, iş, ticaret ve yönetim âleminde kurallar koyup, standartlar geliştirerek aldatmanın önlenmesi için çalışmak gerekir. Esasen aldatmak sosyal, toplumsal bir meseledir ve erdemli insanın, “kötülüğün önlenmesi” davası haline gelmelidir. Böylece bütün bir iş, ticaret ve kamu düzenini doğruluk ve dürüstlüğün kolaylaştırıldığı; aldatmanın mümkün olmadığı, hiç değilse zorlaştırıldığı, kolay teşhis edildiği ve yaptırıma tabi tutulduğu şekilde düzenlemek gerekir. Bu, aynı zamanda düzene koyma ve denge kurma yoludur.

Aldatmanın önlenmesi ve doğruluğun hâkim olması, politikaların, usullerin ve yönetimlerin gelişmesine bağlıdır. Sürekli değişen ihtiyaçlara ve gelişen aldatmaya karşı yetersiz hale gelen yönetimin de sürekli bir tekâmül içinde olması gerekir. Koordinasyon, eş başkanlık, “chair person,”dönem başkanlığı, lider, moderatör, yönetişim veya konsey gibi çeşitli yönetim kavramları ve örgütlenme (organizasyon) modelleri son on yıllarda ortaya çıkan isimlerdir ama ne yazık ki bunlar da Batı kültüründen içimize girmektedir.

Aldatmanın önüne geçmekte, doğruluk ve dürüstlükten sonra, her durumda açık ve aleni olmalı, her işe ölçüler ve kurallar yerleştirmelidir. Öncelikle bir işe zamanında başlamalı ve bitirmeli, vaatlerimize sadık kalınmalıdır. Bunlara ilaveten, her işin başında araştırma, istişare ve plânlamaya yer verilmeli, işlerin sonuna izleme-değerlendirme ve denetim mekanizmaları yerleştirilmeli, bunun için ödül ve ceza sistemleri geliştirilmelidir.

Bir toplumda doğruluk kök değer olarak yerleşmemişse, arkasından gelen sosyal ve siyasi oluşumlar, iktisadi ilişkiler, anlaşma ve sözleşmeler gibi sayısız oluşumlar üzerinden sonsuz çeşitte hile ve haksızlıklara ve neredeyse her gün yenisi türeyen örgütlü soygunlara maruz kalınır. Usulsüz kalmış her sektörde, her nesil uyanana kadar çok şeyini yitirir. Daha da tehlikeli olanı, aldatma ile toplumun sadece malının, hizmetinin ve emeğinin değil, aynı zamanda inancının ve ahlâkının çalınmasıdır.

İş ve ticaret ahlâkı, bir taraftan iyi, doğru ve güzel işler yapmayı gerektirirken, diğer taraftan doğrulukla hareket eden ve mazlum olanın işini kolaylaştırmayı, kötü ve çirkin işleri yapanların zararından korunmayı gerektirir. Bu da sadece yasalarla başarılabilecek bir şey değildir. Toplumun, hiç değilse ağırlığı hesaba katılacak bir kesimin usule ve kurulu düzene sahip çıkması gerekir. Mevzumuzla ilgili sosyal bir kanun şüpheye yer bırakmayacak derecede açıktır:

“Onlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah (C.C.) bir toplumun durumunu değiştirmez.”[v]

Demek ki bir yerde kendi kimlik ve kişiliğiyle var olmanın, denge ve düzen kurmanın veya var olanı değiştirmenin yolu insanların olmasını istedikleri şeyi sahiplenmeleri, o istikamette değişmeleriyle mümkündür. Değişim sürecinde, yapıp ettiklerini davranıştan başlayarak iyi ve doğru yönde tekâmül ettirmeli, düzene dönüştürmeli, yasalar ve yargıyla sürdürülebilir hale getirmelidir.

Burada özellikle bilinmesi gereken, hayata yeni açılan ve kuralların henüz oluşmadığı iş ve uğraş alanları, ahlâkın kolay örselendiği sahipsiz meralar (No Man’s Land) gibidir. Günümüzde yayıncılık, sosyal medya, fikri mülkiyet, robotik, internet üzerinden mal ve hizmet pazarlama, kimya, genetik ve sözleşme gerektiren bütün işler bunlar arasında sayılabilir. Toplum hızlı bir değişim içinde olduğundan bu alanlar da kısa zaman aralıklarıyla değişecektir. Önden gidenler, iş ve ticaret ahlâkını ve insanların hak ve hukukunu korumak için yeni alanları kısa zamanda tanımalı, kurallar bulmalı ve topluma yaymalıdır. Ayrıca örgütlenerek hükümetleri yasalar çıkarmaya teşvik etmek için lobi faaliyetleri yürütmeli, uygulamalara sahip çıkmalıdır. Değilse, yukarıda belirttiğimiz gibi her yeni alanın ahlâki tahribatı büyük olur.

İş ve ticaret ahlâkını, yasaklar alanı yahut kuru fıkıh mevzusu haline getirmenin ötesine geçerek tekâmül ettirmek, aynı zamanda ahlâki ve kültürel meseleler haline dönüştürmek gerekir. Bu bakımdan geleneksel yoldan helâller ve haramların toplumda yayılmış olması gibi faiz, aldatma, kayıt tutma, sözleşme yapmak gibi mevzular inananların ilgi alanı haline gelmeli, günlük hayatın hedefleri arasına girmelidir. Aynı şekilde, her yerde lâzım olan ölçüler ve tartılar, önemli ve önde gelen haklar konusu olarak, tebliğ, irşad, Emr-i Maruf-Nehy-i Münker (EMNEM) konusu haline gelmelidir. Bu genel bilgilerden sonra konumuzu NE, NASIL ve NİÇİN üzerinden işlemeye geçebiliriz.

Öğrenme, keşfetme ve inşa etmenin ilk sorusu: NEDİR?

Bir işi, eşyayı veya süreci tanımanın ilk ve basit yolu “NEDİR?” sorusuna verilecek cevapta yatmaktadır. Ne yazık ki yaşayan kültürlerimiz bir işin/şeyin “ne” olduğunu tanımlamakta gereken özeni her zaman göstermiyor. Kapsamını tam belirtmeyebiliyor, sınırlarını çizmeyebiliyor. Böyle olunca, çok zaman tanımsız ve nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan işlerle çalışıyoruz. Çünkü insan nefsi, çok zaman söylenmesi gerekenlerin bazılarını kendine saklıyor. Onun için halk arasında, “söylediklerine değil, yaptıklarına bak” hatta bazen “… söylemediklerine bak” denir. Herkes, her bildiğini açık kalplilikle paylaşamaz. Bunu cimriliğinden yapabilir, işleri kendi kontrolünde tutmak isteyebilir veya hesap vermekten kaçınmak için. İnsanın tabiatında gizlemek gibi bir hasletin olduğu, aşağıda açıklayacağımız gibi Cenab-ı Allah tarafından haber veriliyor.

Böylece bir işin doğru veya açık şekilde bilinmemesi yahut herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmamasıyla, o işte, daha yolun başında ihtilaf çıkar. İhtilaflar, çatışmaya yol açar. Bunların önüne geçmek için her işin iyi tanımlanması, neyi kapsayıp, neyi dışarıda bıraktığının ilgili herkes tarafından açıkça bilinmesi gerekir. Bu durum, kültürümüzde “Efradını cami, ağyarını mani”[vi] kuralı ile şekillenmiştir. Bu kazanıma iş ve ticaret dünyasında da sahip çıkmak gerekir.

İşlerin fayda veya zarar vermesinde, kazalar ve çatışmaların önlenmesinde, hiç değilse azaltılmasında insan unsuru çok önemlidir. Onun için her işi ehline vermeli, ehil olan açık ve dürüst olmalı, işin öncesinde araştırma yapmalı ve ilgililerle istişare etmelidir. Her işi bu şekilde tasarlamak, plânlamak ve aynı istikamette yürümesi için kurallar koymak gerekir. Plânlanan işler, süreçler boyunca yine plânlı şekilde izlenmeli ve değerlendirilmelidir. Değerlendirme için işin sonuna kadar beklemek geç olabilir ve telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir.

İş ve ticaret ahlâkını zedeleyen unsurlardan biri de iş ve işlemlerimizde belge, senet veya sözleşme değil söz ile yetinmektir. Bir insanın sözünde durmasından daha güzel bir şey yoktur. Ancak iş yapanın hafızasına ve nefsine yenilebileceği ve zamanla şartların değişebileceği unutulmamalıdır. Kur’an’ı Kerimin en uzun ayeti “alışverişlerinizde sözleşme yapın, şahit tutun” der ve o günün şartlarına göre sahih bir sözleşme yapmanın ince ayrıntılarını verir. Allah’ın (C.C.), ihtilafa sebep olacak şeylerin yazı ile kayıt altına alınmasının hikmeti her zaman akılda tutulmalı, hangi yolla olursa olsun, “Allah’tan daha iyi bilme” ahmaklığına kalkışmamalıdır!

Bir hırsız, girdiği yerde delil bırakmak istemez. Kalplerinde hastalık olan kimi iş ve ticaret insanları ve kamu çalışanları da yaptıkları işlerle ilgili yazılı belge istemeyebilir. Diğer taraftan yazılı belge, rapor ve sözleşmeden maksat sahih olanıdır. Bu bakımdan bir belgenin sadece var olması seni aldatmamalıdır. Var olanın doğru, amaca ve usule uygun olması da varlığı kadar önemlidir. Onun için belgelerde usul tayin edilmelidir. Kendi geleneğimizde var olanı kaybederek, Batı âleminden yeniden öğrendiğimiz form, format, kriter ve standartlar bu arayışın eseridir.

İnsanın nefsinin veya hafızasının kendisine oyun oynaması her zaman mümkündür. Onun için yapılacaklar, işin ait olduğu disipline göre kayıt altına alınmalı (mesela raporlanmalı, resimlenmeli veya projelendirilmeli), hatta gerekiyorsa sözleşmelere bağlanmalı, kurallar konmalıdır. (Büyük çaplı ve yıllarca süren bir konut dolandırıcılığında mağdurlar, en son isteklerini şöyle dile getirmişlerdir: Söz değil, sözleşme istiyoruz!) Yazıyla kayıt ve sözleşme, her işin önemli boyutu, nefsin hilelerine takılan kelepçe ve Yüce Allah’ın en uzun ayetine mazhar olmuştur.[vii]

Diğer taraftan insan, kötü ve zararlı olanı kıyaslar yoluyla meşrulaştırabilir: Kişi, yaptığı işi, bilinmeyen bir işle yahut daha kötü işlerle kıyaslayarak meşrulaştırmak isteyebilir. Burada nefsin önünü kesmek için bir taraftan uğraştığımız iş veya nesneyi iyi tanımak, diğer taraftan doğru kıyaslar yapmak gerekir. Onun için bir işi diğeriyle kıyaslamak yerine önce doğrudan değer yargıları ve işin amacıyla kıyaslamak gerekir. Mesela bir işte açıklık, alenilik, yerindelik ve doğruluk kuralları gözetilmiş mi? Amaç doğru tayin edilmiş mi? İş, tekniğine ve usulüne göre yapılmış mı? Sahih bir sözleşme düzenlenmiş mi? Vâ’d edilene, verilen söze, sözleşmeye sadık kalınmış mı? Süreye, yere, zamana dikkat edilmiş mi? Böyle yapılmazsa, iki kötü veya eksik iş kıyasla birbirlerini meşrulaştırabilir. Kötülüklerin çoğu bu şekildeki bâtıl kıyaslarla yayılmaktadır.

Burada saydığımız hususlar güveni zedeleyen, adaleti zorlaştıran, bazen engelleyen şeylerdir. Bir toplumda erişilmesi gereken çok önemli iki safhadan biri güven, öteki adalettir. Güven ve adalet olmayınca o toplumda denge ve düzen kurulamaz, birlik ve bütünlük bozulur, huzurun sürmesi mümkün olamaz.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda hiçbir şey, iş veya uğraş içi boş, eksik, tanımsız veya kuralsız bırakılamaz. Hiçbir alan gelişigüzelliğe, aceleciliğe terk edilemez. Sıkça kazaların olduğu bir yolda trafik işretlerinin yerleştirilmesi gibi yapılacak işler de kurallar, kılavuzlar, rehberler, ölçüler, normlar ve işaret levhalarıyla belli edilmeli, gerekiyorsa yasaklar, ödül ve cezalarla korunmalıdır. Esasen ortak bir hayat bu kurallar ve normların yerleştirilmesiyle, en azından çoğunluğun bunlara uymasıyla oluşacak, kendi âlemimiz bu yolla inşa ve imar edilecek, denge ve düzen böyle kurulacaktır.

Bir şeyi, işi tanımak demek onu varlığı ve şekliyle bilmekle bitmez. Asıl gerekli olan ona hâkim olan yasaları ve işin gerektirdiği davranış biçimini bilmektir. Mesela maddeyi tanımak için şekli yerine kütle, çekim,  itme, hareket ve kendi etrafında dönmesi yahut suya hâkim olan yasaları bilmek gibi. Şu iş fıtratı gereği nasıl yapılmayı gerektirir? Çevresine nasıl bir etkide bulunur? İşten kim veya kimler fayda veya zarar görür? Onun için kiminle istişare etmek gerekir? Bütün bunlar keyfiliği sınırlayan, her biri iş ve ticaret hayatının bir yönünü ahlâkla imar eden ve düzen kurmaya yardımcı olan unsurlardır.

Çağdaş Müslümanların nitelikli şekilde yerine getirmediği, hatta istismar ettikleri emirlerden birinin istişare olduğunu not edelim. İstişare, Allah’ın (C.C.) emri, Hz Peygamberin (sas) sünneti ve İslamın imar etme usulünün vazgeçilmez unsurlarından biridir.[viii] Yüce Allah’ın emirleri, adet yerini bulsun diye yapılacak -haşa!- kuru birer emir değil, bir yerde hayatın devamı için yağmur gibi, ekilen tohumun bitmesi için toprağın işlenmesi gibi, ekilenden verim alınması için sulama, çapalama, gübreleme, budama gibi sosyal yasalardır. Hatta istişare ile yetinmemeli, gerekli hallerde takım oyunu oynamasını bilmelidir.  Bu yasaların gereğini yerine getirmeyenler, giderek nefislerinin esiri olur, sonunda birbirlerine düşerler.

 Sorgulamanın ikinci adımı: NASIL VEYA USÜL?

“Nasıl” sorusunun olmadığı yerde sorgulama da, o şeyin bilinmesi de tam olmaz. Sorgulanmamış bir iş veya hayat eksikler, eğrilikler ve belirsizliklerle doludur. Her iş ancak her safhada “nasıl”larla sorgulanarak olgunlaşabilir. Belirsizlik aksaklıklara, kazalara ve şüpheye sebep olur. Bunlar da zanna, evhama, fitne ve fesada, hatta kavgalara yol açar. Liyakatsiz yöneticileri davet eder, kötü yönetimler doğurur. Sorumsuzluktan kaçan, fırsatçı ve çıkarcı insanlara gün doğar.

“Nasıl?” usulle ilgilidir. Örfte ve meşhur hukuk kaidesinde olduğu gibi “Usul esasa mukaddemdir.” (Usul esastan önce gelir.)[ix] Bu evrensel kuralı idrak eden, her işinde usulü önde tutmalıdır.

Her medeniyetin bir külli (bütünle ilgili, mega, meta) usulü vardır. Külli olanın bütün cüzz’i unsurlara (parçalara, kısımlara, sektörlere, teferruata), hatta parçanın parçasına (cüz-i maksum) girmesi gerekir. İslam Medeniyetinin usulü sünnettir. Burada mevzumuz iş, ticaret ve yönetim olduğuna göre, sünnet usulünün iş ve ticaretin bütün iş ve işlemlerine girmesi gerekir. Zaten usul, en küçük olana girmemişse, genel (külli) alanda var olması da zordur. Sünnet cüz’i olandan (söz, eylem, jest, mimik, lokma, yudum, adım atma, besmele) ile başlar. Sonuç olarak, sünnetle gelen doğruluk, dürüstlük, davranış, ölçüler ve tartılar, hak, incelik, sözünde durma, sözleşme yapma, kayıt altına alma, hesap verme, hatasından dönme gibi bütün değer ve usullerin iş ve ticarette tecelli etmesi gerekir.

Çağdaş Müslümanların, bir işi yaparken “Nasıl” veya usulden yana çok da istekli olduklarını söyleyemeyiz. Onun için bazen işimiz olması gerektiğinden eksik, bağlı veya ilgili olduklarından kopuk, sebepleri ve sonuçlarıyla yeterince bilinmez halde tasarlanır. Böyle olunca iş başlar, kavga başlar! Ortaya çıkabilecek sorunlar, işin başında basit kurallar koyarak çözülebilecekken, iş ilerledikçe büyür, taraflaşmaya sebep olur. Hizipleşme ile eksik, fazla veya yanlışın etrafında, kireçlenme veya paslanmanın oluşu gibi bir cahiliye toplumu meydana gelir!

Bizler, bugün bütün anlaşmazlıkları inananlar-inanmayanlar arasında gibi göstersek de, gerçekte, toplumsal çatışmaların çok büyük kısmı günlük hayattaki usulsüzlük (kuralsızlık, dikkatsizlik, özensizlik, haksızlık) ve ondan doğan huzursuzluklardan kaynaklanmaktadır. O yüzden de toplum, en ilkel organizma olan amip gibi durmadan hiziplere bölünmektedir. Eksik tanımlama, ölçüsüzlük, ayarsızlık, belirsizlik, sınır tanımamak, hak ve had bilmeme ölçüsünde kavga da büyük olur. Çünkü bunların olmadığı yerde nefis binekleri ve egolar yarışır.

Lâkin sorgulamada ve usul tayin ederken işi şirazesinden çıkarmamalı, “şeytanın avukatlığı” gibi çirkin işlere girmemeli, ifrat ve tefrite kaçmadan orta yoldan yürümelidir. İslamın usulünün, meşruiyet çerçevesinde zorlaştırmak değil, kolaylaştırmak olduğunu unutmamak gerekir.

İşlerimizde insan egosundan kaynaklanan kayıtsızlık, kuralsızlık, usulsüzlük, hesapsızlık ve ölçüsüzlük adet haline gelmemelidir. Bunlar insan egosunun (nefs) atını rahat oynatabildiği alanlardır. Hâlbuki gayemiz, Hz Peygamberin yol gösterdiği gibi “aldatmamak,” “aldanmamak” ve “göz açıp kapayıncaya kadar” bile nefsin eline terk edilmemekti!

Doğruluk, dürüstlük, dakiklik, düzenli olma, işini özenle yapma, ölçü ile hareket etme, plânlı ve tedbirli olmak gibi değerler usulde işaret taşları gibidir. Ayrıca ihtiyaca göre iş yapma, israfı önleme, ifrat ve tefritten kaçınma, kolaylaştırma ve zorluk çıkarmamak da “Müslümanca” iş yapmanın diğer alametleridir. Erdemli bir insan, her işini “emanet” bilerek ve ibadet eder gibi, sonunda “hesabı verilmek” üzere yapar.

Biri bize “usulün ne işe yaradığını, usül olmazsa hayatımızdan neyin eksileceğini” sorabilir. Usulsüzlük halinde herkes bildiğini okur. Kurallara göre değil, aklına gelene veya aklının erdiğine göre davranır. Usul yoksa her işe, öncekilerden akılda kalanla yahut her defasında baştan başlanır. Bu durumda yapıp ettiklerimiz ne maya tutar, ne düzen kurulabilir, ne kültür oluşur, ne de medeniyet.

Kumar, faiz ve şans oyunları gibi “meşru emek, üretim ve hizmete dayanmayan her türlü iş ve icraatlar” hem kendileri haram ve haksızlık doludur, hem de yapanın temiz kazanç melekelerini zayıflatır, diğer haramlar ve haksızlıklara kapı aralar, üstüne bir de iş ve ticaret ahlâkını bozarlar.[x]

İş ve ticaret ahlâkı, üreten ve paylaşabilen sağlıklı bir toplum ve insani bir düzen inşa etmeyi hedef alır. Gözetilmediği yerde ise emeksiz, hatta haksız şekilde kazanan kesimler doğurur, bunlar giderek aralarında dayanışma içine girer, kesimler haline gelir, sınıflaşır, hükumetleri bile etkileri altına alarak helâl yoldan kazanmayı ve paylaşmayı baskı altına alır. Sermayenin, özellikle gayrı meşru yollardan edinilmiş sermayenin zaman zaman baskı, rüşvet ve piyasa oyunlarıyla hükumetleri baskı altına almaları sık yaşanan olaylardır. Böyle toplumlarda ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasi huzursuzluklar da artar. Bu yollardan ele geçirilmiş sermaye ayrık otları gibidir. Zamanla her tarafı sarar.

Diğer taraftan ancak kurallar ve ölçüler varsa değerlendirme yapma veya hesap verme imkânı doğar. Her işte, o basit gibi görünen “hesap verme” ilkesi, bütün bir dünya hayatını ahiret hayatına bağlayan köprüde, “Hesap Günü” olarak karşımıza çıkar ki nefsin büyük amiri, ıslah sebebi ve yapmayanların hüsrana uğrayacağı gün, O Gün’dür. Kurallar koymayan, ölçmeyen ve hesap verme düzeni kurmayan ahirette hüsrana uğrayacağı gibi dünyada da kargaşa içinde kalır.[xi] Buna inananların, her işlerini “Hesap Günü”e arz edilmek üzere düzenlemeleri, bunu nizam haline getirmeleri gerekir.

Hesap Gününe göre davranan, bir an bile nefsine uymayacağı gibi kuralsızlık ve düzensizliğe de ilgisiz kalamaz. Sadece şahsını değil, sosyal veya ortak hayatı (kamusal alanı) da kuralsız ve ölçüsüz olanın insafına terk edemez. Bu sebeple her işte izleme ve değerlendirmeyi, kontrol sistemlerini ve hesap vermeyi süreçlerin içine yerleştirmek gerekir. Bu yaklaşımın gereği olarak grupların, timler ve takımların, gönüllü kuruluşların (kooperatif, vakıf ve derneklerin), kurumların, sektörlerin hatta hükumetlerin kendilerini bu açıdan sorgulamaları, özellikle dışarıdan denetim altında tutmaları gerekir. Kontrol sistemleri, denetim fonksiyonları, yargı organları ve millet meclisleri bu önemli amacı yerine getirmek için vardır. Hatta Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Adalet Divanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi organlar -Batının kendi lehinde kullanması bir yana- bu ihtiyaçtan doğmuştur.

Ne var ki çağdaş Müslümanların, şahsi veya kurumsal olarak hesap vermeyle araları hiç iyi değildir. Bu yüzden de sağlıklı izleme ve değerlendirmeler yapılmaz, kimse denetlenmek istemez, denetim organlarının hemen hiçbiri görevini hakkıyla yerine getirmez. İzleme, değerlendirme ve denetim olmayan yerde yaptırım da olmaz. Son yüzyıllarda hesap vermek (accountability) dâhil olmak üzere iş ve ticaret ahlâkını ve yasalarımızı Batıdan almamız tesadüf değildir ve Batının iş, ticaret, siyaset, merkezi ve yerel yönetimlerde ahlâki (etik) düzenlemeleri devam etmektedir. Aşağıda, bu yöndeki bazı gelişmelerin sadece isimlerini vermekle yetineceğiz:

Hollanda’da, bir belediyede ahlâki ikilemde kalarak seçim yapmak zorunda olanlar için, Limburg Dürüstlük Çalışma Grubu “Pure Coffe” isimli eğlenceli bir oyun geliştirip, ülke çapında satışa sunuyor. Oyunun tanıtımını Valiler ve Bakanlar yapıyor. Belediye Meclis üyeleri için “Aday Meclis Üyeleri Dürüstlük Değerlendirme Kılavuzu,” “İkilemde Kalan Meclis Üyelerine Dürüstlük Muhakeme Kartları,” Belediye Başkanları için Belediyeler ve Bağlı Kuruluşlar için “Dürüst Atama Rehberi” yayımlanıyor. Özellikle hediye kabulü ve mali önlemlere ilişkin standartları kapsayan, “Bakanlar ve Müsteşarları İçin El Kitabı,” “Bakanlar ve Milletvekilleri Yemini Kanunu” ve Belediyeler Birliği, Atama Süreçleri Bilgilendirme Dokümanı yayımlanıyor. (Rehberde meclis üyeleri için davranış kalıpları, kriterler vs. yer alıyor) Hollanda’da ayrıca, Koruma Kılavuzları, Model Davranış Kodları ve Ahlâki Muhakeme Güçlendirme Atölyeleri gibi çeşitli düzenlemeler hayata geçiriliyor.[xii]

Kimi insanlar, işi ayrıntılarıyla bilmediklerinden, acelecilikten veya hesap vermekten kaçınmak için birden bire sonuçlara atlayabilir. İşi süreçlere ayırarak böyle bir durumun üstesinden gelinebilir: Ankara’dan İstanbul’a giderken, önce evden havaalanına, oradan uçakla İstanbul’a, oradan hedef noktaya gitmek birer süreçtir. İhtiyaç varsa bunların alt veya paralel süreçleri de ortaya çıkarılabilir.

İşlerin bozulmasında kibir ve tembellik gibi hususları da hesaba katmak gerekir. Zamanımızın okumuş, unvanlı Müslümanların önemli hastalıklarından biri kibirdir. Kibir yalnız bireylere değil, kesimlere hatta milletlere bile musallat olabilir. Diğer taraftan, tembellik ve ondan kaynaklanan erteleme, öteleme, havalecilik ve hesaptan kaçınma, işlerin kurtları gibidir. Usul bilmek bu hallerin üstesinden gelmeyi kolaylaştırır.

Ahlâkın işlerimize hâkim olmasını zorlaştıran şeylerde biri de hizipçiliktir. Günümüz Müslümanı bireysel olarak yapamadığı yanlışlık ve haksızlıkları hizipleşerek yapabilmektedir. Bir işte çokluk veya kamu otoritesini arkasına almak yanlış olanı meşru gibi gösterebilir.  Bu durum, haramları adeta helâl, ölçüsüzlüğü hayat tarzı haline getirebilir, hak yemeyi meşrulaştırabilir. Kolektif nefisten kaçınmak gerekir! Topluluk egosu veya milli nefs insanın hakkı olmayan hiçbir şeyi meşrulaştıramaz. Bunların hepsinden, ateşten sakınır gibi sakınmak, ahlâki ve hukuki değerleri usulünce işlerin içine yerleştirmek, ölçüler ve kuralları yerli yerine koymak gerekir.

Nefsin derindeki ortağı veya düşmanı: NİÇİN VEYA NİYET

“NİÇİN” sorusu,  “NEDİR” ve “NASIL” sorularının öncesine giderek bir şeyi kökten sorgulamak demektir. O şeyin varlık sebebini veya amacını ortaya çıkarır ve sonrasındaki bütün oluşumları etkiler. Onun için değerlendireceğimiz bir şeyi öncelikle fıkıhla (derinliğine, maksadıyla) anlamaya çalışmak gerekir. Çünkü amaç (gaye, maksat) ne ise usul, şekil ve süreçler ona hizmet edecek şekilde tasarlanır. “NİÇİN,” çok zaman amaç, maksat veya gaye ile iç içe geçer. Yüce Allah’ın âdetinde yaratmak gaye ile başlar. Cenab-ı Allah, önce amaç tayin etmekte, sonra yaratmakta, şekil vermekte, düzene koymakta, yine amacına yönlendirmektedir:

  • “O, [amaca göre] yaratıp şekillendiren, ahenk veren ve düzene koyandır. O (her şeyi) ölçüyle yapıp (amacına) yönlendirendir.” (A’la Suresi, 2-3)

Allah Teâlâ Hazretleri işini nasıl yapıyorsa, insanın da o istikamette yapması gerekir. Yeryüzünde huzur bulmak isteyen bir toplum her işini Hak Teâlâ ve O’nun Elçisinin yaptığı gibi yapar. Böyle yapmayan, “Allah adına” yapıyor olsa bile hüsrana uğrar çünkü varlık ve insanın yaptıkları bu iki külli âdetin yasalarıyla kuşatılmıştır.

İş ve ticaret ahlâkında canının istediğini yapmaya yer yoktur, olmamalıdır. Keyfiliği önlemenin yollarından biri, olup bitenleri sebepleriyle bilmek, niyetle birlikte değerlendirmektir. Zira amellerin (insanın yapıp ettiklerinin) değeri ve karşılığı niyete göredir.[xiii] Normal şartlar altında insanın bir işte niyetini anlamak kolay olmadığı gibi aynı zamanda vebal yükleyebilir. Sağlıklı sorgulama, doğru usul ve akıl yürütme ile niyet kısmen de olsa anlaşılabilir, hiç değilse su-i niyet varsa belki önlenebilir.

Sebeple ihtiyaç arasında, bazen birinin diğerinden doğması kadar ortak bağlar vardır. Bir işin sebebini anlamak istiyorsak ihtiyaçlara bakmak gerekir. Yapılan işe ihtiyaç var mıdır? Kimin ihtiyacı var, kim ihtiyaç olarak göstermiş? İhtiyaç doğru tanımlanmış mı (İşi yapan kimi insanlar ihtiyacı masa başında kendileri tayin edebilir) İş veya proje ihtiyaca göre tasarlanmış mı? İşin sonunda ihtiyaç karşılanmış olacak, sebepler ortadan kalkacak mı?

Niyet hakkında, bazen de usul üzerinden fikir sahibi olunabilir: Niyeti bozuk olan çok zaman işin usulünü bozar, suyu bulanık tutmak ister. Burada yapılması gereken, tutulan yol (usul, metot), açıklanan sonuca veya amaca götürür mü, ona bakmak gerekir.

Onun için muhatap olduğumuz her işte amacın ve usulün işin başında tanımlanmış olmasını temin etmek ve iş süresince ikisine de bağlı kalınmasına dikkat etmek gerekir. Kötü niyet sahibinin suret-i haktan görünebileceğini de ayrıca unutmamak gerekir.

İnsan, bazen yapıp ettikleri gibi (yukarıda bahsedildi) niyetini de gizleyebilir. İş ahlâkının zayıf olduğu toplumlarda yaptığını veya niyetini gizlemek daha kolay ve yaygındır. Çünkü o toplumda, yapılacak hilelere karşı önlemler gelişmemiş, kurallar oluşmamış, insanlar aşılı değildir. Cenab-ı Allah insanın bu vasfını aşağıdaki ayetiyle ifşa ediyor:

  • “O, sakladıklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilmektedir: çünkü Allah, [insanların] kalplerinde olanın her türlü bilgisine sahiptir.”[xiv]

Allah Teâlâ Hazretleri insanın gizlediklerini yaratılıştan biliyor ve görüyor. Ancak insan ancak sorgulayarak ve usul tayin ederek anlayabilir.

Bir işte niyeti anlamanın yollarından biri de sebep-sonuç ilişkisi kurmaktır. Her işimizi tedebbürle (işin sonunu hesaba katma, önceden tedbir alma) ele almak gerekir. Açıklanan sebep, beklenen sonucu doğurur mu? Genel alışkanlığımıza kıyasla bir işte veya olayda sebebi ve sonucu kıyaslamak, ferasetimizi ölçmek, hatalarımızı görmek daha kolaydır. Ayrıca yapıştığımız şeyin zan veya peşin hüküm olduğunu ve bundan ayrılmanın korktuğumuz kadar zor olmadığını görme imkânı doğar. İlk bakışta basit gibi görünse de sağlıklı sebep-sonuç ilişkisi kurabilmek ancak insanın melekelerinin gelişmesiyle mümkün olabilir. Kişi, bu alışkanlıklarını devam ettirebilirse bir durumun özünü görmesi zamanla kolaylaşabilir. Doğruluk ve objektiflik giderek o kişide huyu haline gelir. Doğruluk eşyanın tabiatına uygunluk olduğundan işin, eşyanın mahiyetini görmesi daha kolaylaşır.

Bir işin sonunda doğrudan veya yan ürün olarak bir zarar doğuyor mu iyi bakmak gerekir. Bu önemlidir zira temel bir ahlâk ve hukuk kuralı olarak insanın her yapıp ettiğinde zarar vermemek esastır. Zarar gören ister insan, isterse hayvan, bitki veya çevre olsun.

Bir işi sorgularken kişileri veya olayları değil, amacı, ana fikri, onunla birlikte işe vücut ve şekil veren yasaları görmeye çalışmak lâzım. İnsanlarla ve siyasi kaygılarla ilgilenen işin özüne varamaz.

Dar görüşlülük, zan yapmak, peşin hüküm, art niyet, taraf tutmak, korku ve menfaat gibi zaaflar sebep-sonuç ilişkisi kurmayı, işin özüne inmeyi ve isabetle karar vermeyi zorlaştırır. Bunların zararlarından korunmak için temel ahlâki ilkelerini rehber edinmek, kuralları, süreçleri ve usulü diri tutmak gerekir. Nefsin en iyi beslendiği, iş, ticaret ve yönetim ahlâkının en zayıf olduğu toprak usulsüzlüktür ki onun da terkibinde keyfilik, belirsizlik, ölçüsüzlük, kuralsızlık ve düzensizlik yatar.

Şahsi ve sosyal hayatımızda veya kamu düzeninde yenilik yapmaktan korkmamak, yapanların önünü açmak gerekir. Yenilikte yapılabilecek hataları istismar etmemeli, ders çıkarmalıdır. Zira yenilik, rutinleri tekrar etmek gibi değildir, hata yapmaya daha çok açıktır. Yenilikte doğru yoldan sapmamak için tabular uydurmak değil, değerler ışığında yol almak gerekir.

İş ve ticaret ahlâkının gelişmesi hakkında bu yazımızda saydığımız hususlara kısaca şunlar da eklenebilir: Meşru ihtiyaçlarla yetinmek, lüks ve gösteriş içinde yaşamaktan korunmak, israftan ve şüpheli şeylerden sakınmak; paylaşma, yardımlaşma ve dayanışmayı yaygınlaştırmak ve Yüce Allah’ın koyduğu sınırları aşmamak gerekir.[xv] Ancak sadece bunların iyi olanlarını yapmak, kötü olanları yapmamakla yetinmemek, bütün iş, işlem ve usulleri de buna göre ayarlamak ve bu yapı taşlarla düzen kurmak gerekir.

İş ahlâkı, adalet ve cömertlik, işe ve çalıştığı yere sadakat ve bütün bunların sonunda doğacak güvenle hayat bulur, gelişip serpilir.

KAYNAKLAR

[i] Wahibur Rokhman; The Effect of Islamic Work Ethics on Work Outcomes. EJBO Electronic Journal of Business Ethics and Organization Studies. Vol. 15, No. 1. 21-27 PP. 2010

[ii] “Allah”ım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, bunaklıktan, kabir azabından sana sığınırım… (Hadis-i şerifin devamı var)

[iii] Listede yazılı olan değerlerde şu yazıdan da yararlanılmıştır: Abbas J. Ali and Manton Gibbs; Foundation of Business Ethics in Contemporary Religious Thought: The Ten Commandment Perspective. International

Journal of Social Economics, 25,10. 1552-1564 PP.

[iv] Zekât, Kur’an’ın ifadesiyle fakirin hakkıdır, onu vermek “tathîr” ve “tezkiye”yi kişinin maddî ve mânevî varlığını temizleme ve arıtmayı sağlar. (Bakınız et-Tevbe Suresi, 9/103) https://islamansiklopedisi.org.tr/zekat

[v] Ra’d Suresi, 11. ayeti

[vi] Efradını cami, ağyarını mani: Bir tarif veya tanımın kapsaması gerekenleri bulunduran, kapsamaması gerekenleri dışarıda bırakan açıklıkta olması.

[vii] Bakara Suresi, 282. Bu ayet-i kerime, ihtilafa sebep olacak her işte sözleşme yapılmasını, tanık gösterilmesini, sözleşmelerde yolculuk hali, yetimlerin ve düşkünlerin haklarının korunmasına kadar detayları verir ki, bundan bir hukuk doktrini çıkarılabilir. Noterlik müessesesi bu ayetten doğmuştur.

[viii] “Onların işleri kendi aralarında istişareyledir.” (Şura, 38) Hz Peygamber istişareyi, nübüveti boyunca fiilen uygulamıştır.

[ix] Usûl, esasa mukaddemdir. Usûl, esastan önce gelir. (Bu ilkenin Mecelle’de yer aldığı zannedilirse de bu doğru değildir) Örnekler için bakınız: Gelişim ve İnsan. https://www.gelisimveinsan.com/wp-content/uploads/2016/04/fikhideyimler.pdf

[x]   Dr. Muhlis AKAR; Kazançta Helal ve Haram Bilinci. https://www2.diyanet.gov.tr/DinHizmetleriGenelMudurlugu/VaazProjeleri/Kazan%C3%A7ta%20Helal%20ve%20Haram%20Bilinci.pdf

[xi] Yunus Suresi, 100

[xii] Sevil IŞIK; Yerel Yönetimlerde Etik ve Yönetişim. Kültürümüzden ve Dünyadan Örnek Uygulamalarla. S. 29. Türkiye Belediyeler Birliği. 214 S. Ankara, 2020.

[xiii] Hz Ömer’den (r.a) nakledilmiştir: Rasûlullah (a.s) buyurdular ki: “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Rasûlü’ne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlü’nedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.”

[xiv] “…O, sakladıklarınızı da, açığa vurduklarınızı da bilmektedir: çünkü Allah, [insanların] kalplerinde olanın her türlü bilgisine sahiptir.” (Teğabun Suresi, 4)

[xv] Dr. Muhlis AKAR; a.g. makale

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.