İş ve Ticaret Ahlâkıyla Hakların Korunması ve Âdil Bir Düzen İnşa Etme: Genel İlkeler

No Comment 268 Views

Diyanet İşleri Eski Başkanı; İslam Düşünce Enstitüsü (İDE) Başkanı; ilmine itibar edilen ve olaylar karşısındaki tutumuna saygı duyulan Prof. Mehmet GÖRMEZ, bir konferansında “Günümüzde dindarlık ahlâk üretmiyor” diyor; bunun sebebinin de “din ve ahlâkın birbirinden ayrı bağlamda değerlendirilmesi olduğunu” söylüyor.

Dindarlık ve muhafazakârlık konusunda gecikmiş ama çok değerli bir açıklama. Ne var ki günümüzde dindarlık, “din ve ahlâkı birbirinden ayrı bağlamda değerlendirmekle” kalmıyor, aynı zamanda ahlâkı daraltıyor, sosyal hayatın içinden çekip alıyor, şahsi hayata hapsediyor. Çağdaş İslam düşüncesi, buradan doğan boşluğu, güya tasavvuf veya felsefe üzerinden suya sabuna dokunmayan soyut bir ahlâk anlayışı ile doldurmaya çalışıyor.

Bu ayırımı icat eden okumuşların elindeki İslamın gerçek hayatla bağları kesiliyor. Yeryüzüne ahlâk ve adalet ile nizam vermesi gereken İslam, giderek sadece uhrevi hayatla ilgili hale geliyor. Din, “Allah ile insan arasında bir mesele”ye dönüşüyor.  Böylece İslamdan iş ve ticaret hayatının düzenlenmesi yahut kamu düzeninin ıslah edilmesi için bir fayda elde edemediği gibi İslam’ı da ideolojiye indirgiyor, ütopyaya dönüştürüyor.

Onun için dindar ve muhafazakârlar ortak hayata ibadetler, dini günler ve geceler gibi gelenek haline gelmiş ritüeller (tören, kutlama vs) dışında yeni bir şey katamıyor. İş ve ticaret hayatında yaşanan çok çeşitli olumsuzluklara itirazlar ortaya koyamıyor. Aykırı bulup tenkit ettiklerinin doğrusunu geliştirip teklif edemiyor. Daha da trajik olanı, bunlar üzerinden “güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilen” bir Peygamberin ümmeti “ahlâkı olmamak”la itham ediliyor!

Kapalı mekânlarda dindar, takva sahibi geçinen, iş, ticaret ve sosyal hayatlarında ise kendini piyasanın akışına teslim eden bir dindarlık elbette ahlâk üretemez. Sosyal, siyasi, toplumsal ve ekonomik hayatla ilgilenmeyenin geniş tanımlı bir ahlâka ihtiyacı da olmaz. Böyle topluluklar ahlâki olarak gelişemez, düzen kuramaz, inancıyla bakamadığı bir “âleme nizam” veremez.

Ahlâk üretemeyen bir toplum norm ve kural üretemez, hukuk ihdas edemez. Kural ve hukuk üretemeyen bir toplumda kurumlar gelişemez. Hossein Askari tarafından 2018 yılında yayınlanan ve çok konuşulup tartışılan İslamilik Endeksi, Müslümanların dua ve ibadet gibi alışkanlıklarını yerine getirdiklerini ama “İslam’ın öğütlerini kurumsal yapıya yansıtamadığı” tespitinde bulunuyor.[i]

Böyle toplumlar ya ahlâki olarak doğrudan geri kalır ya da ahlâk ve hukuk ihtiyaçlarını başka kültür ve medeniyetlerden karşılar. Çünkü hiçbir toplum ahlâk ve hukuk olmadan yaşayamaz. Bizim Batıdan, 1839’dan bu yana hukuk, sonrasında hem hukuk, hem de “çağdaşlaşma,” “muasır medeniyet” yahut “etik” adı altında ahlâk almamız gibi.

Ahlâki olarak geri kalmanın veya başka toplumlardan ahlâk veya hukuk almanın bedeli ağır olur. Sosyal ve ekonomik bağlar zayıf kalır, kurumlar gerektiği kadar gelişemez. Müslüman ülkelerde bu durum şüpheye yer bırakmayacak derecede kendini göstermektedir: Yukarıda sözünü ettiğimiz İslamilik Endeksi, 2018 Araştırmasında kurumların gelişmişlik sıralamasında, birinci sırada Yeni Zelanda olmak üzere ilk 20 sırasında genellikle laik Kuzey Avrupa ülkeleri yer almaktadır. Özgürlükler ve insan hakları, eğitim, ekonomi, hukuk, fırsat eşitliği, adalet, özel mülkiyet, yoksulluğu yok etmek ve uluslararası ilişkiler gibi değerlerin hayata geçirilmesinde Türkiye’nin 95. sırada yer aldığı söz konusu Endekste, ilk 50’de yalnızca 4 Müslüman ülke bulunmaktadır.[ii]

İslam düşünürleri tarafından insanlığın ulaşması gereken hedefler arasında en önemlisi adalet olarak kabul edilmiştir. Adaletin temelinde hukuk, hukukun temelinde ahlâk vardır. Konumuz olan iş ve ticaret ahlâkı ise burada önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla bu geri kalmışlığı aşmanın yolu, şahsi hayatın dua, ibadet ve ahlâkla düzenlenmesi gibi insanın dışarıya bakan yüzünün de (başkaları ve kamu düzeniyle ilişkilerinin, iş ve ticaret hayatının) ahlâki değerlerle yoğrulmasıdır.

İş ve ticaret hayatının ıslah edilmesi, hayali veya hikmetinden sual olunmaz bir şey değildir. Temelinde elle tutulur değer yargıları yer alır. Prof. GÖRMEZ, aynı zamanda, “Bugün insanlığın içinde bulunduğu büyük krizlerden birinin değerler krizi olduğunu” söylüyor.

Değerleri kısaca, “doğru olanı yanlış olandan ayıran ahlâki ilkeler bütünü” olarak tanımlayabiliriz. Değerlerin her biri birer hüküm bildirir ve tartışmasız kabul edilir. İslam açısından bakıldığında değerler, Yüce Allah tarafından vaz’edilmiş (indirilmiş) emirler, öğütler ve ölçülerdir. Biz burada genel veya iş ve çalışmayla ilgili değerlerin bazılarını saymakla yetineceğiz. Bu değerlerin nerelerde ve nasıl işaret ve ölçü olduklarını gelecek kısımlarda göstermeye çalışacağız:

Çalışkanlık (diligence), doğruluk (integrity), dürüstlük (honesty), girişkenlik (assertiveness),  gayesi olmak (purposefulness), azimli olmak (perseverance), ölçülü ve düzenli olmak (orderliness), dakiklik (punctuality), cömertlik (generosity), itidal (sobriety), iyilikte önden gitmek (çığır açmak), liyakat, temiz ve helâl kazanç, cimrilikten sakınmak, iktisatlı olmak, israf etmemek, veren el olmak, hak gözetmek, şahitlik etmek, sözleşme yapmak, ara bulmak, akitleri yazı ile kaydetmek, kolaylaştırmak-zorlaştırmamak, uyumlu olmak, işini güzelce yapmak, başkasını düşünmek, sabırlı olmak, istişare etmek, denge ve düzen gözetmek, helâllik, sabır, ihsan, isar ve takva sahibi olmak gibi.[iii] İsteyenler “Değerler Sistemi”yle ilgili bir yazımızı aşağıdaki adreste bulabilirler.[iv]

Bu âli değerlerin her biri birer buğday başağı, üzüm salkımı gibidir. Öyle ki bu temel değerlerden toplumsal hayatı düzenlemeye yarayan yeni ve tali değerler, kurallar ve usuller çıkarılabilir. Hayata geçirilen değer yargıları toplumsal dokuya atılmış bağlar ve düğümler gibidir ve ortak paydayı arttırır. Değerlerin hangisi hayat bulmuşsa toplum o yönüyle insani bir vasıf kazanmış olur. Diyelim ki bir toplumda doğru söylemek genel ahlâk haline gelmişse elbette o toplum diğer toplumlar arasında bu yönüyle anılacak, övülecek hatta taklit edilecektir. Değerlerin her biri insana bir ölçü kazandırdığı gibi, onları hayata geçirmek kelimenin tam manasıyla insanın akletmesine ve ahlâkta gelişmesine yardımcı olur, yolunu kolaylaştırır. Mesela:

“Doğruluk” ve “çalışkanlık” karakter inşa etmenin temel taşları, “tevazu” insan olmanın mayası, “emanet” başkasına ait olanı yönetme titizliği olarak yüksek bir şahsiyet örneği, “dakiklik” ve “israf” zaman ve kaynak yönetimi, “istişare” bir işin iyiliği veya paydaşlık hukuku oluşturmak,[v] “plânlama” ise bütün bunların içinde hayat bulduğu bir küvez gibidir.

Bu yazımızda; ahlâki değerlerin iş ve ticaret hayatında ve yönetimdeki eksikliğinden kaynaklanan sorunları kısaca dile getirerek, aynı kısalıkta çözüm önerileri teklif edeceğiz.  Bu yolla aynı zamanda bireylerin, özellikle iş ve ticaret hayatına ahlâki katkılarını, böylece kişilikli birey ve sağlıklı bir toplumun birlikte gelişmesinin küçük de olsa nüvelerini vermeye çalışacağız. Burada ahlâkı, muamelat karşılığı olarak, sosyal ve toplumsal hayatı etkileyen her türlü iş, ilişki, tutum ve davranış karşılığı olarak anlamak gerekir. Çünkü bir yerde hakların korunması, denge ve düzen kurulması ve adaletin bulunması sonunda huzur ve mutluluk elde edilmesi iç içe geçen bütün bu alanların inşa edilmiş, düzenlenmiş ve dengeye kavuşmuş olmasına bağlıdır.

Resim: Cabir bin Hayyan (Orta Çağda Avrupa’da çizilmiş)

Müslüman toplumların düzen kurmakta ideal bir İslam toplumundan yahut diğer ülkelerden geride kalmalarının sebebi elbette İslam değil, Müslümanların İslamın ahlâki değerleriyle olan ilişkileridir.  Yüzyıllardır süregelen gerileme, sömürgecilik, müdahalecilik ve Batılılaşma hareketleri sonunda gelinen yer burasıdır. Esasen bu problemlerin önemli bir kısmı doğrudan medenileşmeyle ilgilidir. Çağdaş Müslümanlar, medenileşmeyi (ahmakça bir şekilde) hayatın dışına ittiler, hatta “tek dişi kalmış canavar” diye küçümsemeye başladılar. (Mehmet Akif’in söylemi genel değil, bir uygarlığa ve bir döneme ilişkin özel bir söylemdi) Şimdilerde ise medeniyeti, ilmek ilmek örülmesi, inşa edilmesi gereken bir dünya değil, üzerinde gezinti ve gevezelik yapılacak bir ören yeri gibi görüp işliyorlar. Hâlbuki Hz Peygamberin hareketinin bir boyutu İslamlaşma ise diğer boyutu bedeviyetten medenileşmeye yürüyüştür. Eski adı Yesrib olan şehir, Hicretten sonra ve bu hareketle Medine “Medinet’ül Münevvere” (aydınlanmış şehir) adını alır.

Kültürler ve medeniyetler milletlerin yumuşak dokuları, her ümmetin ruhunun dış âlemde tecelli etmiş dünyalarıdır. Her kültür ve medeniyetin esasları (değerler) ve bir usulü vardır. Değerlerin bazılarını yukarıda saydık. İslam Medeniyetinin usulü ise Sünnet-i Seniye’dir.  Burada mevzumuz iş, ticaret ve yönetim olduğuna göre, usul veya metot olarak Sünnetin insan ilişkileri, iş ve ticaret hayatı ve kamu düzeninin bütün hücrelerine büyük bir özenle sindirilmesi gerekir.

Sünnet, iyi ve doğru olanı, yine iyi ve doğru yoldan hayata geçirme usulüdür. Sünnet usulünde, dünyevi sistemlerde olduğu gibi zor veya tepeden inmecilik yoktur. Sünnet, davetle ve insanın önce fert, sonra toplum olarak kendini inşa etmesiyle işe başlar.[vi] Aşağıdan, çimköklerinden, küçük ve basit olandan, eğitimden, davranıştan yola çıkar; akrabalık ve komşuluğun, yardımlaşma, dayanışma ve ortaklığın, ölçüler ve tartıların, insan ve yaratılmışların haklarından uluslararası ilişkilere kadar bütün alanların bu usulle inşa edilmesi gerekir. Bu, aynı zamanda insana yaratılıştan yüklenmiş olan “yeryüzünü imar etme” görevidir. Elbette yukarıda bir kısmını saydığımız alanlar gibi, hayatın iş ve ticaret kolunun da inşadan payını alması gerekir.

Sünnete göre hareket eden, her işte öncelikle gerçek ihtiyacın ne olduğuna bakar, işin amacını ve hedeflerini buna göre tayin eder. Her işinde araştırma, istişare ve doğru kişilerle yola çıkar. Süreç boyunca izleme, her safhada değerlendirme (muhasebe ve murakabe) yapar. İş ve ticaret ahlâkı ancak böyle dikkatli ve titiz bir gayretle ahlaki olarak gelişir.

Geniş kabul görebilecek uygulamaların yasalarla desteklenmesi, kurumlarla ete-kemiğe bürünmesi, devamında ise düzene dönüşerek meyvelerini vermesi için çalışmak gerekir. Bu kısımda, yukarıda birkaç kez tekrar ettiğimiz kurumsallaşma kamu kurumlarıyla sınırlı kalmamalı, öncelikle sivil kurumlarla başlamalıdır. İnananların, aslında bir ayırımcılık örneği olan ideolojik amaçlarla değil insanların doğrudan iyiliği için örgütlenmesi gerekir. Ahlâkın yerleştirilmesinde mesleki mutluluk ve bağlılıktan yararlanmak gerekir. Bir mesleki gurur örneği olan Hipokrat Yemini antik çağdan bu yana varlığını sürdürebilmiştir. Mesleklerin ruhuna ahlâk yerleşmezse kibir ve zarar yerleşir. Her meslekle beraber yeni sınıf vahşiler türer!

İş ve ticaret ahlâkının bir toplumda yerleşmesi için yerine getirilmesi gereken bazı genel ilkeleri burada başlıklar halinde saymakla yetinelim:

-Çalışma, özel mülkiyet, özgür irade ve sürekli gelişmeye öncülük etmeyi teşvik etmeli

-Mülkiyette, kazanma ve harcamada hak, helâl-haram şuurunu inşa etmek için çalışmalı

-Ölçüler, tartılar, yazılı kayıtlar, değerlendirme ve hesap vermeyi adet haline getirmeli

-İbadet, ticaret, sağlık, temizlik, haklar ve hukuk arasındaki bağları güçlendirmeli, her birinin diğerinden beslenmesi için ekosistemler geliştirmelidir. (Örnek olarak, namazdan iş âlemi için hangi kurallar çıkarılabilir, bundan sonraki kısımda bahsedeceğiz)

Her işin başı insanların inandığı, doğruluklarından şüphe edilmeyen değerler ve izlenilen metotlardır. Toplumda denge ve düzen, ancak bu ahlâki değerler ve usullerle kurulabilir. İş ve ticaret ahlâkına inananlar için farklı durumlarda bazı davranış modellerini aşağıda sıralayalım:

-İslamda yüksek bir değer biçilen ve bütün kültürlerce kabul edilen değerlerden ikisi gayret etmek ve çalışmaktır. Çalışma, Allah’ın (C.C.) emriyle insana yüklenmiş ve övülmüştür.

-İyi ve doğru işlerde çaba göstermek yalnız şahsi bir yükümlülük değil, aynı zamanda sosyal birer görevdir. İslam’a göre insanların semeresinden yararlandığı çalışma, hataları ve kusurları örter, günahların affına sebep olur.[vii] Öyle ki inananlara, iyi bir işe niyet edip onu gerçekleştirememesi halinde bile karşılığının verileceği vaat edilmiştir.

-İnsanın yapıp ettikleri arasında akla ilk gelen değerlerden biri de doğruluktur. Doğruluk, inanmaktan hemen sonra gelir ve değerler hiyerarşisindeki öncelikli ve üstün yeriyle, her işe ve her şeye rehber edilmelidir. Riyakârlığın günlük şikâyetlerimiz arasına girdiği bir zamanda doğruluk, Allah’ın emri, bazen acı meyveleri olan büyük bir yardımcıdır.[viii]

-İşte, ticarette ve siyasette doğruluğa hile, desise ve aldatma ile tuzaklar kurulabilir. Hz Peygamber (SAS), her an karşılaşabileceğimiz aldatmayı o meşhur, “Aldatan bizden değildir” hadis-i şerifinde özetler. Bu uyarıya namus ve şerefi gibi sahip çıkmak gerekir.

-“Aldatmak” şahsi bir meseleden ibaret olmadığı gibi, yine şahsi tedbirle tamamen önlemek mümkün değildir. Aldatmayı anlatmakla, vaaz konusu yapmakla yetinmemek, iş, ticaret ve yönetim âleminde kurallar koyup, standartlar geliştirerek önlenmesi için çalışmak gerekir.

-Aldatmak, genel ahlâkı ve kamu düzenini ilgilendiren sosyal, toplumsal bir meseledir ve erdemli insan için cihad veya “nehy-i münker” (kötülüğün önlenmesi) davası haline gelmelidir. Böylece bütün bir iş, ticaret ve kamu düzenini doğruluk ve dürüstlüğün kolaylaştırıldığı; aldatmanın mümkün olmadığı, hiç değilse zorlaştırıldığı, kolay teşhis edildiği ve yaptırıma tabi tutulduğu şekilde düzenlemek gerekir. Bu, aynı zamanda güçlü bir dinamik olarak düzene koyma ve denge kurma yoludur.

-Aldatmanın önlenmesi, inananların açık ve dürüst olmaları, doğruluğu rehber edinmeleri, önleyici yeteneklerinin gelişmiş olmasına bağlıdır. Bunun için politikalar, yönetim teknikleri ve her işe uygun ölçüler ve kurallar geliştirilmelidir.

-Bir toplumda doğruluk kök değer olarak yerleşmemişse, arkasından gelen sosyal ve siyasi oluşumlar, iktisadi ilişkiler, anlaşma ve sözleşmeler gibi sayısız oluşumlar üzerinden sonsuz çeşitte hile, haksızlık ve soygunlara maruz kalınabilir. Bu şekilde yeni doğan ve neyin nasıl yapılması gerektiğinin henüz gelişmediği teknoloji, alan ve sektörlerde, her nesil uyanana kadar çok şeyini yitirir. Aldatma ile toplumun sadece malı, hizmeti ve emeği değil, aynı zamanda inancı ve ahlâkı da çalınır.

-Doğruluğu sürdürmenin ve aldatmayı önlemenin araçlarından biri de bilgi paylaşımıdır. Cimri kişiler, işlerden edindikleri bilgiyi kendine saklayabilir hatta aleyhte kullanabilirler. İnanan insan bilgi üretmeli, paylaşmalı, bilgiye erişimi kolaylaştırmalı ve kötüye kullanılmasını önleyici tedbirler almasını bilmelidir.

-Hızlı bir değişimin yaşandığı günümüzde, hayata yeni açılan ve henüz kuralların oluşmadığı iş ve uğraş alanları, aldatmanın kolay olduğu ve ahlâkın kolay örselendiği sahipsiz meralar (No Man’s Land) gibidir. Sosyal medya, robotik, kimya, biyoloji ve genetik, fıtrata müdahale teknik ve teknolojileri, yeni çeşit alışveriş yolları ve araçları (internet, kripto para gibi) bunlar arasında sayılabilir. Toplum hızlı bir değişim içinde olduğundan bu alanlara sık sık yenileri eklenecektir.

-Bu bakımdan iyilikte önden gidenler, ahlâkı ve insanların hak ve hukukunu korumak için yeni alanları kısa zamanda tanımalı, kurallar bulmalı ve topluma yaymalıdır. Ayrıca örgütlenerek hükümetleri yasalar çıkarmaya teşvik etmek için lobi faaliyetleri yürütmeli ve uygulamalara sahip çıkmalıdır. Değilse, yukarıda belirttiğimiz gibi her yeni alanın toplum üzerindeki ahlâki tahribatı büyük olur.

Dikkat ve takdir edileceği gibi bütün bu faaliyet ve hizmetler nitelik gerektirir. Onun için inanan nefer, kurşun asker, arkaik metinleri ezberleyen, kör bir taklitçi veya aptalca biatçı olmaktan ileri gitmeli, meslek ve kariyerinde iyi eğitim görmüş, aranan, sesi duyulan, sözü dinlenen ve hükmüne itibar edilen biri olmalıdır. Ayrıca herkesin en az bir nitelikli hobisi ve birkaç sivil toplum üyeliği olmalıdır.

Bizler, bugün bütün anlaşmazlıkları inananlar-inanmayanlar arasında gibi göstermeye çalışsak da gerçekte, toplumsal çatışmaların çok büyük kısmı günlük hayattaki ahlâki davranışlar (usulsüzlük, nefsinin peşinden koşma, hırsına esir olma, kuralsızlık, dikkatsizlik, özensizlik) ve ondan doğan haksızlık ve huzursuzluklardan kaynaklanmaktadır. O yüzden toplum, sorunlarına bu yoldan çare aramak yerine ilkel bir organizma olan amip gibi hizipleşerek, kamplaşarak, düşmanlıklar yaratarak bölünmektedir. Eksik tanımlama, ölçüsüzlük, ayarsızlık ve belirsizlik; sınır, limit ve had bilmeme ölçüsünde kavga da büyük büyümektedir. Hak, orta yol, hukuk ve optimum (uygun değer) olanı bilmemek bâtıl olanı azdırır. Çünkü bunların olmadığı yerde nefis binekleri ve egolar yarışır!

İşlerimizde insan egosundan kaynaklanan kayıtsızlık, kuralsızlık, usulsüzlük, hesapsızlık ve ölçüsüzlük adet haline gelmemelidir. Buraları insan egosunun (nefs) atını rahat oynatabildiği alanlardır. Hâlbuki gayemiz, Yüce Allah’ın istediği gibi insanlar arasında ihtilaf konusu bir şey bırakmamak, Hz Peygamberin yol gösterdiği gibi “aldatmamak,” “aldanmamak” ve “göz açıp kapayıncaya kadar” bile nefsin eline terk edilmemektir!

Doğruluk, dürüstlük, dakiklik, düzenli olma, işini özenle yapma, ölçü ile hareket etme, plânlı ve tedbirli olmak gibi değerler birer esas oldukları gibi usulde de rehberlerimiz olmalıdır. Ayrıca ihtiyaca göre iş yapma, israfı önleme, ifrat ve tefritten kaçınma, kolaylaştırma ve zorluk çıkarmamak da “Müslümanca” iş yapmanın diğer alametleridir. Erdemli bir insan, her işini “emanet” bilerek ve ibadet eder gibi, sonunda “hesabını vermek” üzere yapar.

Günümüz Müslümanlarının kör ve sağır oldukları hususlardan biri de emanettir. Müslümanlar “emanet” gibi yüksek ruh hassasiyeti isteyen bir değer üzerinden iş ve ticaret âlemini imar etmeyi ve düzen kurmayı öğrenmezlerse, başka dinlerin veya kültürlerin değerlerini ithal ederek kutsal edineceklerdir. Bir dipnot olarak; Dinin, Allah’ın inkârı üzerinden terk edilmesi tehlikesi emanette körlük kadar değildir çünkü sesleri çok çıksa da “inkâr”ın müşterisi az, bu tehlikeye karşı uyarmak kolaydır. Ama ahlâki çürümenin tehlikesi hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür!

Toplumun bozulmasında önemli rol oynayan yolsuzluk, rüşvet ve kayırmacılık gibi kötülüklerin önlenebilmesi için öncelikle usulsüzlükler normalleşmemeli, bu yazımız ve devamında sayacağımız irili ufaklı gereklerin yerine getirilmiş olmasına bağlıdır. Bu normlar, kurallar ve ilkeler yerleşmemişse, toplum yaralarını kendi değerleriyle iyileştiremiyorsa sökük bir başladı mı öylece büyüyerek devam eder.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda hiçbir şey, iş veya uğraş içi boş, eksik, tanımsız veya kuralsız bırakılmamalıdır.  Hiçbir alan gelişigüzelliğe, aceleciliğe terk edilemez. Sıkça kazaların olduğu bir yolda trafik işretlerinin yerleştirilmesi gibi yapılacak işler de kurallar, kılavuzlar, rehberler, ölçüler, normlar ve işaret levhalarıyla belli edilmeli, gerekiyorsa yasaklar, ödül ve cezalarla beslenmelidir. Esasen ortak bir hayat bu kurallar ve normların yerleştirilmesiyle, en azından çoğunluğun bunlara uymasıyla oluşacak, kendi âlemimiz bu yolla inşa ve imar edilecek, denge ve düzen böyle kurulacaktır.

Diğer taraftan; iş ve ticaret ahlâkını, bir yasaklar alanı yahut kuru fıkıh mevzuu haline getirmekle “iş yaptım” zannedilmemelidir. İş, ticaret, sosyal ilişkiler ve yönetimi, ilkeler, normlar ve kurallarla ve canlı bir organizma gibi tekâmül ettirmek, aynı zamanda ahlâki ve kültürel meseleler haline dönüştürmek gerekir. Sünnet usulünde acele etmemek ve düşünerek hareket etmek akılda tutulmalıdır. Değer yargılarının işe zerk edilmesi iyi tasarım ve ustalık gerektirir. Güzel ahlâkın kaba ve teknik bir işe zerk edilmesi oksijenin akciğerlerde kandaki hemoglobine bağlanması gibi incelik ister. (Her 100 ml kan 15 gr hemoglobin içerir ve her bir gr hemoglobin 1,34 ml oksijen bağlayabilir. Oksijenin kanla teması muhteşem bir tasarım sonucu olabilmektedir) Adetullah’ta her şeyin bu şekilde ölçüyle olması gibi insanın da her yapıp ettiğinde aynı yolu izlemesi gerekir. Peygamberin (SAS) adeti buna uyduğu için başarılı olmuştur, iyi ve güzel bir yoldur. Usul gözetmek bir zihniyet işidir, fıtratı anlamak ve uymakla başlar.

Bu bakımdan geleneksel yoldan helâller ve haramların toplumda yer etmesi gibi “yap” ve “yapma” ile ilgili bütün değerler ve kurallar inananların ilgi alanındaki yerini almalı, günlük hayatın kuralları arasına girmelidir. İş ve ticaret hayatının her sektöründe ve safhasında lâzım olan değerler, ölçüler ve kurallar, önemli ve önde gelen meseleler olarak, tebliğ, irşad, cihad, Emr-i Maruf-Nehy-i Münker (EMANEM) konusu olmalı, o çokça tekrar edilen “dava” olmalıdır. Bir hareket ancak bu yolla kavga-döğüş aracı haline gelmeden gerçek hayatı kapsayan ve kucaklayan insani bir gayrete dönüşebilir.

Bu ilkeler ve genel bilgilerden sonra, gelecek yazımızda konumuzu NE, NASIL ve NİÇİN üzerinden, daha pratik yoldan ve uygulamalı olarak işlemeye devam edeceğiz.

İbrahim AKGÜN

GÖRSELLER

Öne Çıkan Görsel: Thank you-Teşekkür ederiz. Çizim, 14 yy. tüccarları.  Salim, T. S. Al-Hassani (Chief Editor); Co-editors: Elizabeth Woodcock & Rabah Saud; 1001 Inventions; Muslim Heritage in Our World. Second Edition. 149. sayfadan alınmıştır. Foundation for Science Technology and Civilisation. www.MuslimHaritage.com

DİPNOTLAR

[i] Dora Mengüç; Batı İslam’ın değerlerini nasıl daha iyi yansıtıyor, İslamilik Endeksi araştırmasında Yeni Zelanda neden birinci sırada? Röportaj. İslamilik Endeksi araştırmasını hazırlayan Hossein Askari, Independent Türkçe’nin sorularını yanıtladı. Independent Türkçe. 5 Temmuz 2019. https://www.indyturk.com/node/48316/r%C3%B6portaj/bat%C4%B1-islam%E2%80%99%C4%B1n-de%C4%9Ferlerini-nas%C4%B1l-daha-iyi-yans%C4%B1t%C4%B1yor-islamilik-endeksi#.YEhpHcbSaig.whatsapp

[ii] Dora Mengüç; Agm

[iii] Wahibur Rokhman; The Effect of Islamic Work Ethics on Work Outcomes. EJBO Electronic Journal of Business Ethics and Organization Studies. Vol. 15, No. 1. 21-27 PP. 2010

[iv] Akgün, İbrahim: Değerler Sistemi Nedir? Fert ve Toplum Olarak İnsani ve Ahlâki Değerlerle Nasıl Gelişebiliriz? https://www.gelisimveinsan.com/birey/islam-medeniyetinin-gelisme-dinamikleri-degerler-sistemi-nedir-fert-ve-toplum-olarak-kiymet-hukumleriyle-nasil-gelisebiliriz/

[v] “Onların işleri kendi aralarında istişareyledir.” (Şura, 38) Hz Peygamber istişareyi, nübüvveti boyunca fiilen uygulamış, tavsiyelerde bulunmuştur.

[vi] “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra’d Sûresi, 11. Ayeti)

[vii] Abbas J. Ali and Manton Gibbs; Foundation of Business Ethics in Contemporary Religious Thought: The Ten

Commandment Perspective. International Journal of Social Economics, 25,10; 1552-1564.

[viii] “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd Sûresi: 112); “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!” (Hadis-i Şerif)

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.