Nefsin İnsanı Saptırması ve Bundan Korunmuş Bir Ekonomik ve Sosyal Düzenin İnşa Edilmesi

No Comment 351 Views

İnsanın var olma kavgasının başında ihtiyaçlarını temin etmesi gelir. Fakat insan, ihtiyaçlarının temininde karnını doyurmakla kalmaz, aynı zamanda saklar, biriktirir ve arttırmak ister. Bunları yaparken dünyasını da inşa ve imar eder, düzen kurar yahut kurulu düzeni bozar. O, nefsinden kaynaklanan fakirlik veya açlık korkusuyla yahut dünyalık hırsıyla sürekli kendisi için ister. Başkalarıyla birlikte hayat araması gerekirken, çok zaman yalnız kendisi varmış gibi davranır.

Diğer taraftan nefsi üzerinden ortaklık da arayabilir. Farklı hayat tarzları, kültürler, sistemler, düzenler bu ayrışmadan doğar. Ne var ki, gidilecek yolu, çoğunlukla hazırda bulunanlar ve güçlü olanlar tayin eder. Hemen her yol teoride, hazır bulunmayanları veya güçsüzleri temsil ettiği, hatta güçsüzler (yoksullar, işçiler, köylüler) için tasarlandığı iddiasında olsa da gerçek böyle değildir. Onun için her yerde ve herkesin, hatta gelecekte orada olacakların da hakkını koruyacak bir hakeme veya düzenleyiciye her zaman ihtiyaç vardır.

Ne olup bittiğinden az çok haberdar olduğumuz on bin yıllık insanlık tarihi ve tecrübesi, ihtiyacımız olan hakemin insan türünün içinden çıkamayacağını göstermiştir. Öyle bir hakem ki, herkesi ve her yaratılanı, yaşayan ve gelecek olanı, hatta dünyayı ve dünya hayatı sonrasını da görebilen ve ona göre düzenleyen bir hakem. İnsanın bu ihtiyacını karşılayacak kuralları koyacak yegâne varlık ancak bütün bunların yaratıcısı olabilir. Ancak Cenab-ı Allah bütün yaratılanı, zamanı ve mekânı ve bütün renkleri ve dilleriyle insan türünü görebilir ve gözetebilir.

Zira insan türünden şahit olduğumuz gerçek; onun kendi şahsının, ailesinin, soyunun, dilinin veya renginin, milletinin veya ümmetinin, bazen de yaşadığı zaman veya mekânın ortaklığının menfaatine kurallar koymasıdır. Hâlbuki dünya menfaati açısından bakıldığında bile,  Yüce Allah’ın koyduğu kuralların önemli bir kısmı, kendi düzenine inananların ve güçlülerin lehine değil, bilakis aleyhinedir: Varlığa müdahale edip fıtratı bozmamak, başkasına zarar vermemek, canı, malı ve gelecek nesilleri haklarıyla birlikte korumak. Muhtaç ve güçsüz olanın sorumluluğunu yüklenmek, onun akşam ne yediğinden sorguya çekilmek. “Malını çoğaltacak” faiz almasını yasaklamak, hatta zekât vermeye mecbur tutmak, infak etmeye teşvik etmek. Her alabildiğini elde etmemek, elde ettiğini iktisatlı kullanmak gibi. Bunların her birinde, özellikle sorunlar ortaya çıkmadan yüzyıllar önce, herkesin yararına kurallar koymayı ancak her şeyin Yaratıcısı düşünebilirdi. (Orta Çağda, bir nehirden bile abdest alınacak olsa suyun israf edilmemesi gibi bir ikazı ancak zamanın yüce sahibi, (bize göre) gelecek nesiller adına ancak ulu ve ulvi bir varlık kelâm edebilirdi)[i]

Âlemlerin Rabbi, iyiliğin sahibi bunu yaparken, sadece “öteki”ne veya güçsüz olana yer vermekle kalmaz, ekonomik ve sosyal düzenin buna göre tasarlanmasını ister. Bununla birlikte Cenab-ı Allah, bu yoldan saptıran, insanı azdıran ve bütün iyilikleri içeriden kemiren kurdu da gösterir: İnsanın nefsi! Bir yönüyle egosu. İçerden dürten, korkutan, hırslandıran, azdıran güç…

Nefis, iyi ve doğru yoldan saptırabilir, heva ve hevesiyle ölüme kadar sürükleyebilir. (Bir insanı öldürten azıcık dünya menfaati değil midir?) Hak Teâlâ, insan yalnızken veya iki kişi birlikteyken, yanlarında ikinci, üçüncü kişiler varmış gibi, nefsin varlığından haberdar eder, hemen hiçbir şeyin bu ikinciler ve üçüncülere (nefislere) terk edilmemesi için uyarılarda bulunur. Çünkü nefis, sadece “ben”in, yalnız dünya hayatını düşünür.

Burada dikkat çekmemiz gereken husus; insan nefsinin yol açtığı tehlike, şahsi hayatla sınırlı kalmaz, sosyal, siyasi ve ekonomik düzeni de bozar. Çünkü o, yalnız kalmamak ve güçlenmek için diğer nefisleri de etrafına toplar, çevresini de amacına hizmet ettirmek ve buna göre şekil vermek ister. Bunu da grup veya kamu menfaati, vatanseverlik, düşman korkusu veya çeşitli ideolojik gömlekler giydirerek yapar. Bu yüzden olmadık hikâyeler uydurur, insanlar arasında korku ve düşmanlık yayar, fitne ve fesat çıkarır. Onun için inananlar, Yüce Yaratanın Habercisi (Peygamber SAS) tarafından nefis tehlikesine karşı uyarılmaktadır:

  • [Allah’ım]“Göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsime bırakma. Bütün işlerimi ıslah et.” (Hadis-i Şerif)

Kontrolü nefsin eline bırakmamanın yolu onu tanımak, terbiye ve tezkiye etmek, insan üzerinde hâkimiyet kurmasını önlemektir. Ne var ki terbiye işi şahıslardan başlamalı ama orada kalmamalı, sosyal alana, iş ve ticaret hayatına yürümeli, kamu düzeninin kılcal damarlarına kadar girmelidir. Bâtıl düşünce sistemleri nefsi azdırır. Doğru kaynaktan gelen ama yoldan sapmış akımların çoğu ise nefsi, çoğunlukla şahsi hayatta ıslah etmekle yetiniyor: “Islah” ettiği kişiliklerle dış âlemi tanzim etmek şöyle dursun, onların sorgulama melekelerini bile zayıflatıyor, iradelerini köreltiyor, çevresine şekil verme kabiliyetini neredeyse yok ediyor.

Nefis, ne inkâr edilebilir, ne yok edilebilir, ne de eziyet etmek gerekir. Çünkü serbest bırakıldığında veya azdırıldığında kötülüklere sebep olan nefis aynı zamanda hayatı devam ettirmek için gerekli olan istek ve arzuları taşır ve gelişme sebebidir. Onun için yok sayılması veya yok edilmesi değil ıslah edilmesi, dış âlemle doğru bağlar kurulması ve her an mukayyet olunması gerekir.

Sosyal ve ekonomik düzeni korumak için nefsin azdırılmasıyla yok edilmesi arasındaki ölçüyü gözetmek gerekir. Ölçü kaçırıldığında, “nefis terbiyesi” adına hareket eden bazı akımlar bu defa sadece “kendini kurtarmak” isteyen, çevresine kör, iradesi yok edilmiş, kişiliği köreltilmiş üyeler yetiştiriyor. Yaşadıkları yere nizam veremeyen bu akım, topluluk veya toplumlar, düzen kurmayı nefislerini azdırmış olanlara bıraktıkları gibi, bir de genellikle kendi aralarından çıkan ve nefislerine düşkün olanlar tarafından istismar ediliyor, hatta “güdülme”ye maruz kalıyor. Çünkü sorgulama melekeleri zayıflamış, iradeleri zayıflamıştır. Böylece düzen, bu defa “nefsi ıslah edilmişler” üzerinden bozuluyor!

Nefsini terbiye etmiş bir kişinin, çevresini imar ve inşa etmek için öncelikle anlayışının gelişmesi, bunun için sorgulama kabiliyetini ve cesaretini kazanması gerekir. Sağlıklı bir kişiliğin kendi hakları dâhil, kul hakkını ve diğer yaratılmışların (hayvanların, ormanların, suların, fıtratın) yasalarını ve haklarını bilmesi, tanıması ve araması beklenir. Sonsuz çeşitlilikteki bir dünyada yaşayan insanın iyi ile kötüyü ayıracak akıl, mantık, ahlâk ve melekeleri ancak bu şekilde gelişebilir. İnandıklarını ve bildiklerini hayata geçirebilmeleri için de özgürlükleri ve onları kullanmasını bilmeleri, böylece iradelerinin gelişmesi gerekir.

Nefis terbiyesi sadece insanın içinde veya insanı içeri kapatarak mümkün olmaz. Nefis, mal, para, eş, evlâtlar, anne-baba, soy-sop, karşı cins, söz ve şöhret sahibi olma, ticaret, makam, konfor, rahatlık, tehlike, korku, öteki, karşı taraf, hatta düşmanlık gibi hallerde daha kolay yoldan çıkar ve buralarda da terbiye edilmeyi gerektirir. Bu, hayat mektebi ve hayat boyu işbaşı eğitimi gibidir. Aslında tasavvuf da buralardan başlayarak doğmuştur. Mutasavvıfların Piri Ahmet Yesevi Hazretleri, bugünkü şeyhler gibi içerde insan toplayarak, tasavvuf üzerinden siyaseti yaparak yahut varlık içinde yüzerek değil, tahta kaşık ustalığıyla bu akımı fiili davranışla inşa etmişti. Öyle ki insanın nefsi, sapmak için sebepler, kolaylıklar bulamasın, bahaneler uydurmasın; dost, taraftar veya yardımcılar edinmesin…

Duadan, dilekten vazife çıkarmak ve düzen kurma süreci

Yukarıda referans aldığımız hadis-i şerifte Hz Peygamber (SAS), nefsin yol açacağı kötülüklerden Allah’a sığınıyor. İnanan, Hz Peygamberin yaptığı gibi dua eder. Ancak yüce Allah’a iltica etmeyi duadan ibaret bilmemek gerekir. Çünkü Hz Peygamber dua etmekle yetinmiyordu. Bir hadis, Hz Peygamberin hayatından koparılıp alınarak yeterince anlaşılmaz, ondan istifade edilemez. Her hadisin arkasında Hz Peygamberden sadır olan davranışlar, işler, kararlar ve uygulamalar vardır. Müslümanlar, İslamın gelişinden 1400 yıl sonra, “yalnız dua ile yetinilir mi, yoksa başka bir şey yapmak gerekir mi” onu tartışıyorlar! Olmasını istediğiniz bir şeyde, hiçbir şey yapmıyorsanız, zahmete girmiyorsanız, zorluğa katlanmıyorsanız, gerektiğinde tehlikeyi göze alamıyorsanız o şey size niçin verilsin? Bu ne sünnettir, ne de sünnetullah böyledir. Bitkiler ve hayvanlar bile hayatlarını, nesillerini ve türlerini devam ettirmek, beslenmek, tehlikelerden korunmak, yiyip içtikleri su ve besini ekonomik şekilde kullanmak için çok çeşitli silahlar, organlar ve yeteneklerle donatılmıştır!

İnsana da Allah’ın emrettiklerinin gereğini yapması için akıl, irade, organlar ve yetenekler verilmiş, bir de Kitap ve Peygamber gönderilmiştir. Ne var ki, Allah-ü Teâlâ kuralları koyar, onları hayata geçirmek, buna göre yeryüzünü imar etmek inananlara kalmıştır. Yani Kur’an, sünnet okumadan olmaz ama her şey onları okumaktan ve kopyalamaktan ibaret değildir. Ayet ve hadisten hayat türetmek gerekir. Bu mânada her ayet ve hadis bir tohum veya mayadır.

Sözde Müslümana kalsa, Hz Peygamberi sadece söz söyleyen, dua eden bir bilge veya Arap filozofu derecesine düşürecek! Dindar ve muhafazakâra kalsa O’nu sadece kendi hayatını düzenleyen, suya sabuna dokunmayan bir münzevi durumuna düşürecek! Peygamber s.a.s dua etmiş, duasına göre davranmış ve düzenlemeler yapmış, çevresini böyle eğitmiş, ayet ve hadisle emredileni düzene, nizama, sisteme dönüştürmüştür. 1400 yıldır sürmekte olan düzeni ve medeni hayatı (İslam Medeniyetini) O mübarek Zat böyle inşa etmiştir. İnananlar, yaşadıkları belde ve şehirleri bu yolla düzenlemiş, bedeviler böyle medenileşmiş, ticaret hayatı düzeltilmiş, adalet bu yollardan geçerek mümkün olmuştur.

Her dua, fıtri veya ontolojik olarak beraberinde “yap” ve “yapma” fiilleri getirir. Bu ihtiyaçtan hareketle inananlar, Hz Peygamberin bu duasından vazife çıkarmalı, sadece şahsi hayatı değil, ortak hayatı da keyfilikten korumalı ve insanın yararına düzenlemelidir. Hadisin devamında gelen cümleciğin gösterdiği gibi dünya ancak bu şekilde “ıslah” edilebilir. İnsan ancak ıslah edilmiş (düzeltilmiş, tamamlanmış, iyileştirilmiş) bir hayatla huzur bulabilir. Düzen içinde yaşayabilmek için insanı kuşatan âlemin kurallarla teçhiz edilmesi gerekir.

Nefis, “Göz açıp kapayıncaya kadar,” işini yapıp bitirebilir. Tabiatı böyle ise bir işin zerresi kadarı bile nefsin insafına terk edilmemelidir. İşleri nefsin istediğine terk etmemek demek, keyfiliğe, gelişigüzelliğe, plânsızlık ve programsızlığa, denetimsizliğe terk etmemek demektir. Akıl ve ahlâk tefekkürü (düşünme ve muhakeme etmeyi), sabır ve itidali teşvik eder. Nefis ise aceleciliği, hisle hareket etmeyi ve aşırılığı emreder. Boş bırakılmış bir anı, işi veya sözü bile insanın nefsi sahiplenir ve kullanır. Büyük bir kaza veya olayın vuku bulması da anlık değil midir? İnsan bir sözüyle bir insanı ömür boyu kazanabilir, kırabilir hatta öldürebilir!

Böylece, “İnsanın başıboş bırakılmadığı” değer yargısı,[ii] insan eliyle de tecelli etmelidir. (Zaten Allah’ın bu emri insanlar arasında hayat bulmuyorsa onlar “iman ettiler” demek mümkün müdür?)  Yüce Allah neye karşı tedbir alıyorsa insanın da o istikamette tedbir alması gerekir. Hangi durumda, nereye, hangi yasaları yerleştirmişse, insan da bunların devamı niteliğinde kurallar koymalı, yasalar ve düzenlemeler yapmalıdır.  Böylece insanın inancı, dileği ve duası sözde kalmamalı, fiillerine yansımalı, işinde ve eşyada tecelli etmelidir. Kazaları, kavgaları, çatışma ve anlaşmazlıkları, haksızlık ve adaletsizlikleri ve hizipleşmeleri önlemenin yollarından biri de budur. Düzen, devlet ve medeniyet inşa etmenin usulü burada ortaya çıkar. Değilse her din, doktrin ve felsefenin güzel sözleri vardır. Kim bunları fiile ve alışkanlıklara döker, ortak kurallara, kabullere ve sisteme dönüştürürse düzeni onlar kurar.

Diğer taraftan, Hz Peygamber sadece kendi adına değil, âdemoğlu için konuşur. Bireysel olarak dile getirdiği hemen her şey aynı zamanda sosyolojik birer vakıadır. Böyle olması hem zaruri, hem de insanın yararınadır çünkü bir kişinin tek başına bir iyiliği hayata geçirme, yaşatma veya kötülüğü önleme imkânı oldukça sınırlı, belki imkânsızdır. İnsanın düzen veya sistem kurma ihtiyacı da buradan doğar. Çünkü her iyi, doğru ve güzel olan, her defasında baştan başlanarak hayata geçirilemez. Diğer taraftan; “öteki”yle ilgili değerler de sosyal olarak var olmak için gereklidir. Zira nefsin istekleri kimi zaman hak, helâl, haram gibi değerler üzerinden, bazen de ancak “öteki” veya “başkası” üzerinden önlenebilir. Zira o “başkası” bir kişi değil, bizi kuşatan dünya ve içindekilerdir.

Hadis veya sünnetin inşa potansiyeli için yaklaşım geliştirmek

Nefsin, tasavvufçular tarafından, en kötüden en iyiye kadar değişen sekiz mertebesi sayılmıştır. Bu mertebeler aşağılık, hayvani ve şeytani istek ve arzulardan, kişinin ahlâk ve marifette kemâle erdiği hâle kadar değişir. Yine de nefis bilinmezliklerle doludur ve aşağı tabakadaki hallerin bilinen sicili hiç de iyi değildir. Nefs-i emmâre gibi düşük mertebelerdeki nefsin, Kur’an, hadis, sosyal bilimler ve insanın bilgeliğiyle tescil edilmiş sayısız sübutları vardır. Cana kıymak, nesli ve insanın tabiatını bozmak, haram yemek, kibirlenmek, aldatmak, gizlemek, temellük etmek (mülk edinmek), yalnız kendisi söz sahibi olmak, yalan söylemek, aşırıya gitmek, hizipleşmek, gıybet ve haset etmek, iftira atmak gibi.

Nefsin bu zaaflarını hesaba katarak iş, eğitim, süreç ve sistem tasarımları yapmak gerekir. Ayrıca adil ve insani bir düzen kurabilmek için insanların bu alışkanlıklarını ve bir toplumun diğerine haset etmesi gibi zaaflarını da hesaba katmalıdır. Yasalar ve bütün bir yargılama hiyerarşisi, tanıklar, bilirkişi ve uzlaştırma müessesesi, belge ve sözleşmeler, keşifler, teftiş ve denetimler, diplomasi ve uluslararası kurumlar bunun için vardır. Bu yapılmazsa, herkesin kendince ve sözle yapılan “iyilik sarayları” kargaşadan geçilmez. Böyle bir düzende -nefsi terbiye edilmiş olsa bile- bireyin sakınması ve temiz kalması da mümkün olmaz. Herkes kenarından köşesinden kötülüklere bulaşır veya sistemin dışına atılır, yokluğa mahkûm edilir.

Hadis veya sünnetin inşa potansiyeli ve insanın onları anlama derecesi de burada ortaya çıkar. Değerler ve emirler böyle anlaşılmazsa hem bireysel hayata hapsedilir, hem de sosyal ve ekonomik hayat kötü ve çirkin hallere mahkûm edilmiş olur. İnsani değerler ve emirler bu şekilde hapsedilmekle, aynı zamanda nefse dışarıda sonsuz bir alan açılmış olur. İnanan, bu durumda kendisine tabi olması gereken nefsini zapt edemez. Zira dışarıda, dilediğini yapabileceği koca bir dünya onu beklemektedir. Evinde iyilikler gören ama okulda, sokakta, dernekte, yollarda, çarşı-pazarda kötülüğün kol gezdiği bir âlemde kim rahat edebilir? Öyle ki önü alınmadığı takdirde nefse “tabi olma,” onu ilah edinmeye kadar gidebilir, insanın dünyası da ona göre şekillenir:

  • “Nefsinin istek ve arzularını kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?”[iii]
  • “Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği (ve hak ettiği) için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?”[iv]

Biz insanın nefsini iman, inanç, ilahiyat açısından ele almıyoruz. Burada konunun ilgilendiğimiz yönü, insanın nefsine uyarak işleri, insan ilişkilerini ve dünya düzenini nasıl bozabileceği ve ona karşı tedbir alma ve önlem geliştirmeyi araştırmaktır. Yukarıdaki ayette, Hz. Peygamber, “nefsinin istek ve arzularını ilah edinene sen vekil olamazsın” diye uyarılıyor! O halde nefsine uyanın yahut gafillerin işlerine, isteklerine, plânlarına ve yaptıklarına ihtiyatla yaklaşmak, tedbirler almak ve insan ilişkilerini, iş ve ticareti, eğitimleri ve insanların akıbetini nefsin eline terk etmemek gerekir.

Bunun için selamlaşmadan başlayarak, nezaket kuralları, komşuluk ilişkileri, yardımlaşma yolları, yazılı, sözleşmeli iş ve ortaklıklar, kuralları belli olan birlik ve beraberlikler geliştirmek gerekir. Her işte zamanlama, başlama, bitirme, erteleme ve acele etmek gibi hususlara dikkat etmek gerekir. Haklar ve ortaklıklara, paydaşlıklara, gönüllü birliklere ayrıca özen göstermelidir. Çok yazıktır ki, laik düzeni beğenmeyen muhafazakârlar, bir vakıf, dernek veya kooperatifi gibi gönüllü kuruluşlarda o bozuk şark laikliğinin bile gerisinde kalıyorlar! Gönüllü kuruluşlarda kör amaçlarla yaşıyor, haz amaçlı faaliyet yapıyor, göstermelik Genel Kurullarla, hesap vermek nedir bilmemekle, “bozuk” dedikleri o laiklik seviyesine bile çıkamıyorlar! Diğer taraftan, aynı muhafazakârlar, dünyaya örnek olabilecek güzel, rutin yardımlar gerçekleştirirken, bu yardımlaşmalar üzerinden örgütlenerek toplum inşa etme kabiliyetini gösteremiyorlar! Haklarında ayet gönderilen zeytin ve incir üzerinden, tabandan, kırsaldan, tarımdan örgütlenmeyi akıllarına bile getirmiyorlar!

Yukarıda, ikinci ayetteki habere göre ise nefsinin arzusunu ilah edinenin; kulağı ve kalbi mühürlenmekte, gözüne perde çekilip gerçeği göremez, doğru ile yanlışı ayırt edemez hale gelmektedir. Böyle birinin yaptıklarına, yapacaklarına güvenilebilir mi? Herhangi bir iş veya yaratılmışların hakkı bunlara emanet edilebilir mi? Onun için de şuna veya buna göre değil, hemen her iş, herkes için olmak üzere başından itibaren, dört başı mamur şekilde plânlanmalı, projelendirilmeli, uygulanmalı, izlenmeli ve hesap verecek şekilde denetlenmeli ve değerlendirilmelidir. Hani o çokça söylediğimiz, hatta istismar ettiğimiz “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” veya “Kör kuruşun hesabı” ancak kurallarla, ölçüler ve hesap-kitapla sorulabilir!

Ne var ki, hayatı nefsine uyanların eline terk etmemek her şeyi onların elinden almak demek değildir. (Bu yolla toplumda alma, çalma, kapma kavgalarından geçilmez. Kimilerinin ideoloji üzerinden devleti mülk edinmeleri gibi, ahlaki yozlaşma olur.) Hâlbuki bir işi, nefsine uyuyor olsa da birinin elinden almak yerine işin kurallarını koymak, iş ve ticaret ahlâkını yerleştirmek, kişinin kendisini ıslah etmesiyle birlikte onu doğru plânlar, paydaşlar ve yol arkadaşlarıyla yola çıkarmak biricik usül olmalıdır. Kurallar ve ölçülerin hâkim olmadığı yerde insanlar, yönetimler ve iktidarlar değişir, bir süreliğine iyileşme olsa bile her şey “aslına rücu eder,” yine eski haline döner.

İnsanın “nefsine bırakılmaması,” yukarıda belirttiğimiz gibi sadece Allah’a sığınmak, nefsine bekçilik etmek, yasaklar ve kısıtlamalar getirmekle yerine getirilmiş olmaz. Bunlar işin “olmazlarıdır.” Hâlbuki insanın yaşaması için öncelikle gerekli olan yasaklar veya olmazlar değil, meşru ve serbest olan, olması gerekenlerdir. Çünkü varlıkta asıl olan var olmak, meşru ve helâl olmaktır. İnsanı yaşatan şeyler yasaklar değil, değerler, meşru ihtiyaçlar, öncelikler, normlar, kurallar, ölçüler, doğrular, iyilikler, helâller, teşvik edici ve kolaylaştırıcı unsurlardır. Yasaklardan önce her işimizin içine bu değerleri yerleştirmek gerekir. Elimizle inşa edeceğimiz hayat tarzının yapı taşları, mayası, tohumları, başlatıcıları bunlar olacaktır. İnsan hayatına, hakkına, doğruluğa, adalete, dengeye, meşruluğa, kolaylığa ne kadar önem veriyorsak bu değerleri de o ölçüde hayata yedirmek gerekir.

Gelecek yazımızda bu değerleri ve doğruları, kültürlerimizdeki yanlışları da işaret ederek,  hayata maletmenin yollarını basit ve pratik olarak göstermeye çalışacağız. Eşanlı olarak, iyi bir düzen kurmak için nefsin nerelerde, nasıl engeller çıkarabileceğini, buna karşı geliştirilmesi gerekli önlemlerden bahsedeceğiz.

Genel bir kural olarak, bu yolla düzen kurabilmek için bir zihniyet değişimine ihtiyaç vardır: Genel usûl olarak, siyaset, devlet ve yasalarla insanların tepesine çıkarak bir amaca varmak yerine aşağıdan inşa ederek ve katılımla düzen kurmak, kamu otoritesiyle denge ve düzeni tamamlamak gerekir. Bunun için de kişi, A’lâ Sûresi’nden ilhamla; çimköklerinden,[v] yakınından, çevresinden, normlardan ve davranıştan yola çıkarak düzen inşa etmeye başlamalıdır. Bundan sonra davranış kalıpları, olaylar karşısında tutum ve hareket tarzı, rehberler ve yönergeler geliştirilmeli ve uygulanmalıdır. Eğitim sistemleri buna göre uyarlanmalı, yasa ve yönetmelikler buradan doğmalıdır. Aslında yapılmakta olan bir hayat tarzı inşa etmek; iş, ilişkiler, ticaret ve yönetim ahlâkı geliştirmektir. Sorumluluk ve hesap verme ahlâkı ortaya koymaktır. Bu maksatla günlük hayat, insan ilişkileri, iş ve ticarette modeller geliştirmeli, sivil toplum, eğitim ve öğretim, iş ve ticaret hayatı, daire ve kurumlardan başlayarak sektörlere yaymalı, yasalar ve kamu otoritesiyle kurumsal hale getirmelidir. Hayatın bütün alanlarının bu şekilde güzel ahlâkla zenginleştirilmesi ve insana hizmet edilmesi için her dönemde öncelikle sivil oluşumlar teşvik edilmeli, sendika, vakıf, dernek, kooperatif ve yeni oluşumların esas amacı bu olmalıdır.

Bu, sünnet ve sünnetullah tarzı yaklaşımdır. Güç veya siyasetle yap-boz oynamak yerine insanın her çabasının elde, dilde, işte, ilişkilerde ve eşyada tecelli ettiği, insan emeğinin her yerde esere dönüştüğü bir usuldür ki bir inşa faaliyetidir ve insan elinin uzandığı her yerde karşılığının alınacağı bir yol ve yöntemdir.

Bütün bunların nihai gayesi, her insana erdemli bir hayat yaşamanın imkânlarını hazırlamak olmalıdır. Doğruluğu üstün değer haline getirmek, ahlâki ve insani değerlerden yola çıkarak denge ve düzen kurmak, insanın iyi yolda çabasının karşılığını bulmasını kolaylaştırmak ve adalete ulaşmaktır.

KAYNAKLAR

[i] Hz Peygamberin israf yasağı için verilen bir örnek,  abdest alınan su ile ilgilidir. İbn Amr bin el-Âs’dan (ra): “Peygamber, abdest almakta olan Sa’d (ra)’ın yanına uğradı ve ona : “Nedir bu israf?” dedi. “Abdestte israf olur muymuş” diye soran sahabeye Hz. Peygamber, “Evet, sen akarsuyun kenarında bulunsan bile'” buyurmuştur.” (İbn Mâce, 425)

[ii] İnsan, başıbış bırakılacağını mı sanır? (Kıyâme Sûresi, 36)

[iii] “Baksana şu kendi heva ve heveslerini tanrı edinen kimseye! Artık sen mi vekil olacaksın ona, işlerini sen mi yürüteceksin?” (Furkân Suresi, 43)

[iv]“KENDİ arzu ve özlemlerini tanrı edinen ve [bunun üzerine] Allah’ın, [zihninin hidayete kapalı olduğunu] bilerek saptırdığı, kulaklarını ve kalbini mühürlediği ve gözlerinin üzerine bir perde çektiği [insan]ı, hiç düşündün mü? Allah[ın onu terk etmesin]den sonra kim ona doğru yolu gösterebilir? O halde, hiç düşünüp ders çıkarmaz mısınız?” (Câsiye Suresi, 23)

[v] A’la Suresi bir şeyin var olması, kendini tekrarlaması ve ölmesinin kökler etrafında döndüğünü haber verir ve “çimkökleri” mecaz ve misâliyle açıklar:

“O ki, [her şeyi] yaratmakta ve amacına uygun şekiller vermektedir; O ki, [bütün mevcudatın] tabiatını belirlemekte ve onu [hedefine doğru] yöneltmektedir; O ki, yeşil ot(ları) çıkarmakta ve sonra on[lar]ı kara-kavruk kök haline getirmektedir.” (A’lâ Sûresi, 2-5)

Bildiğimiz kadarıyla bu ayetin tefsirlerimizde mera ve yine çim olarak zikredilmekten öte bir anlamı yoktur. Ancak İngilizcede “çimkökleri”nin tam karşılığı bir kavram, kavramın zengin bir anlamı ve buradan doğan terkipler ve deyimler vardır: Grassroots şeklinde yazılıyor. (Daha fazla açıklama için lütfen şu başlıklı yazımıza bakınız: Değerler sistemi nedir? Fert ve toplum olarak insani ve ahlâki değerlerle nasıl gelişebiliriz? https://www.gelisimveinsan.com/birey/islam-medeniyetinin-gelisme-dinamikleri-degerler-sistemi-nedir-fert-ve-toplum-olarak-kiymet-hukumleriyle-nasil-gelisebiliriz/)

GÖRSELLER

Öne çıkan görsel: Burak Akalın Coaching (Teşekkür ederiz) https://burakakalin.com/2016/07/29/egomuzun-sesi-sabotorlerimize-dikkat/

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.