Kültür Dinamikleri ve Müslüman Toplumların Gelişme Yolları-II

No Comment 143 Views

İslam Medeniyeti gibi durgunluk dönemini yaşamakta olan kültür ve medeniyetler nasıl hayat ve hareket kazanır? Bunu anlamak için kültür ve medeniyetlerin niçin gelişemediklerine, sorunlarını çözemediklerine bakmak gerekir. Buna cevap olmak üzere, son dönem Osmanlı aydınlarından başlayarak, Batıya göre “geri kalma sebeplerimiz,” “buhranlarımız ve sebepleri” gibi başlıklar altında çokça görüşler ileri sürülmüş, “muasır medeniyet seviyesi,” “Batılılaşma,” “Çağdaşlaşma,” “ıslahat” ve “reform” adı altında ordu,  devlet idaresi ve organları ve yasalarda hatta toplumsal yapı ve hayat tarzımızda çok çeşitli değişiklikler teklif edilmiş ve uygulanmıştır.

Bu sebeplerden önemli olanları şu başlıklar altında toplanabilir: Yönetim şeklinin, devletin yahut idarecilerin sebep olduğu sorunlar. Ulemanın ve/veya tasavvufun bozulmasından doğan sebepler. Kimileri felsefenin yokluğunu, bazıları da felsefenin varlığını geri bıraktırma sebeplerimiz arasında saymıştır. Kimileri de dini (İsam’ı) yahut din adamları ve akımlarını sebep olarak göstermiştir. Haliyle yapılan eleştiriler ve çözüm önerileri de buna göre teklif edilmiştir. Ne var ki, devlet idaresinde bozulma üzerinde en çok ittifak edilen sebeplerdendir. Medeniyetimizde devlet idaresi ve siyasetin son asırlarda bozulduğu ve çokça istismar edildiği aşikârdır. Diğer sebeplerin de medeniyetimizin geri kalmasında az veya çok rolü vardır.

Bizce İslam Medeniyeti, “geri kalmak”tan önce hemen her alanda, kendi iç dinamikleriyle “gelişememek” gibi bir sorun yaşamakta, “geri kalma” bundan sonra ortaya çıkmaktadır. Geri kalışımızın İslamla ilgili tarafına gelince; gerçekte sorun İslam’da değil Müslümanların İslam’ı anlama, yaşama, ondan hayat çıkarma ve ona hayat verme şeklinden kaynaklanıyor. Yani sorun İslam’da değil, İslamdan çıkardığımız kültürlerdedir. Müslümanlar, insan tarafından yapılan kültürü İslamın kendisi gibi gösterdiklerinden sorunun İslam’da zannedilmesi onların da işine geliyor. Çünkü bu devasa hezimetin vebali bu şekilde kendilerinden uzaklaşır zannediyorlar!  Bu yazıyla amacımız teorik bir tartışma açmak olmadığından yazının bu kısmını, ilk sebeplere kısaca değinerek geçiyoruz.

Bizce kök ve külli sorun, inananların İslamdan hayat çıkaramamasından kaynaklanıyor. Hatta diyebiliriz ki, insanlığın krizinin kök sebeplerinden biri budur. Zira insanlık, Müslümanların bu eksikleri yüzünden yüce Allah’ın onlara gönderdiği ilimden, ahlâktan ve akıldan yeterince yararlanamıyor. Bu bakımdan sorun İslamda değil, İslam kültürlerinde, çözüm de uyumakta olan bu kültürleri uyandırmaya ve ıslah etmeye bağlı olmalıdır.

Konuya ve çözüm önerilerine girmeden önce zihnimizi açacak küçük bir sorgulama yapalım. Öyle ki yazımız boyunca ne yapmaya çalıştığımız, neye cevap aradığımız açıklıkla ortaya çıksın:

Nasıl oluyor da, Müslümanlar, hayatın özünden kaynaklanan insani ve ahlâki sebeplerle, kendi iç dinamikleriyle hareket kazanamıyor da ancak iktidar isteme veya düşman korkusuyla kendilerine gelebiliyorlar? Niçin iyi savaşıyorlar ve imkânlar eşit olduğunda düşmanlarına galebe çalıyorlar da, aynı başarıyı işte, ticarette, devlet idaresinde, adaleti tesis etmekte ve düzen kurmakta gösteremiyorlar? Yaşayan kültürleri yetersiz kalıyorsa, niçin kendi kültürlerini ıslah etmiyorlar da, başka kültürlerden (kendi iradeleriyle değil de), o kültürlerden üstlerine boca edilen artıklardan yararlanma yolunu seçiyorlar? Müslümanların hangi kabiliyet ve melekeleri körelmiştir ki, yalnız ekonomik ve teknolojik keşifler değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel keşifler, hukuki yenilikler de yapamıyorlar? Mesela sağlıklı şehirleşme yapamıyor, yeni yardımlaşma ve örgütlenme yolları bulamıyor, onun üzerinden yeni örgütlenme modelleri geliştiremiyorlar? Yardımlaşma ve dayanışma çabaları niçin tekâmül etmiyor da, oracıkta kalıyor, hiziplere dönüşüyor, verimsiz hale geliyor?

Bu yazımızda, iyileştirme ve geliştirme amaçlı, İslam kültürlerinin doğdukları kaynakları, değerleri ve zengin birikimlerini dikkate alarak günümüz için gerekli nüveleri bulup, yeniden hayata kazandırmanın yollarını arayacağız. Birikimlerini kullanarak kendi rüzgârlarını, iç akımlarını, arınma süreçlerini, eğilimlerini (trendlerini), modalarını ve özentilerini oluşturmalarının tetikleyici unsurlarını açığa çıkarmaya çalışacağız. Yine İslam kültürlerinin, bitkilerde tozlaşma gibi kendi kültürel değerleri arasında ve başka kültürlerden aldıkları ile tozlaşma yaparak hayatı zenginleştirmenin usulünün ne olabileceğini sorgulayacağız. Maksadımız “entelektüel gevezelik” yapmak değildir. Yazımızda, yeni bir dönemi inşa etmenin tohumlarının, aşılarının, budaklarının ve filizlerinin neler olabileceğini teklif edeceğiz.

Bir kültürün belli dönemlerde uyuyan, unutulan, baskılanan, geri plâna itilen, hatta küçümsenen değerleri olabilir. Kültürün uyanması için sadece popüler değerlere değil, aynı zamanda bu değerlere de başvurmak gerekir. Öte yandan kültürlerin kaynaktan gelen, kimileri düzen ve denge kurucu, kimileri kurulu düzeni bozan, buz kırıcıları vardır. Mesela bu nüvelerden biri, kötü bir düzeni sigaya çekerken, öteki ise iyi bir düzen inşa etmenin yapı taşı olabilir. Bu değerlere yerinde ve zamanında başvurulduğunda toplumun uyandırılması, yaralarının sarılması, eksik ve gediklerinin tamamlanması kolaylaştırılabilir. Kültürler arası yeni türde ilişkiler bile uyanışa sebep olabilir. Bir kültürün meydan okuması, ötekinin değerlerini harekete geçirebilir. Mesela hâkim bir dilin yerel bir dili baskılayarak varlığını tehlikeye düşürmesi o dilde varlığını devam ettirme kaygısını tetikleyebilir. Kıyafette veya hayat tarzında da benzer bir tehdit ve sonuç ortaya çıkabilir. Yahut iki kültürün temasa gelmesinde biri diğerinden aldıklarıyla eksiklerini tamamlayabilir ve gelişme yoluna girebilir.

Doğru bir soru cevabın yarısıdır denir. Onun için esas konumuza girmeden önce biraz daha ama bu defa ayrıntılı sorgulama yapalım: İslam toplumları, niçin kendi iç dinamikleriyle gelişemiyor, değişim yapamıyor, başka toplumlara veya onların yetiştirdiği meyvelere muhtaç oluyor? Aynı sebeplerden o kültürlerin çağdaş akımları; mesela moda, çevrecilik, insan-kadın ve hayvan hakları, telif hakları, sanat akımları, iklim ve habitat öğretileri, giyim-kuşam tarzları, devlet modelleri rahatlıkla içlerine girebiliyor? Daha da özel olarak, Türk toplumu niçin AB yasaları ve sözleşmelerine yahut Kopenhag Kriterlerine ihtiyaç duyacak duruma düşüyor? Toplumda nasıl bir boşluk var ki AB uyum yasaları kapsamında dokuz paket, onbinlerce sayfa yasa çıkarılmasına ihtiyaç oluyor? Üstelik bu değişikliklerin başında da kişi hak ve özgürlükleri geliyor!  Ne esef vericidir ki en az bin beş yüz yıllık birikimlerine rağmen çağdaş Müslümanlar şehirciliği batıdan öğreniyor?  Daha da kötüsü, nasıl oluyor da, başkalarının yeme-içme ve harcama alışkanlıklarının, teknik, teknoloji ve metodolojilerinin içlerine girerek kendilerini ileri götürmelerini bekleyebiliyor? Müslümanlar gibi bir ümmet, nasıl oluyor da hemen her şeyde ölçme ve değerlendirmeyi, ölçmenin ve düzene koymanın her şeklini Batıdan alıyor?

Kültür değerlerimiz arasında, (kimilerini bu yazımızda öne geçirsek bile), sayamayacağımız kadar toplumu hareketlendirici değerler ve dinamikler vardır. Fakat bu değerlerden yararlanmak; onları öne çıkarmaya, dinamiklere dönüştürmeye ve uygun şartlarda topluma sunmaya bağlıdır. Bir şeyi yerinde ve zamanında teklif etmek, gerektiği kadar gündemde tutmak ve eğilim (trend, rüzgâr) haline getirip insanların alışkanlıkları arasına girinceye kadar sürdürmek öncülerin yeteneğine bağlıdır. Teklif edileni, gerektiğinde yasalar, anlaşma ve sözleşmelerle sürdürülebilir hale getirmek ayrıca kabiliyet ister. Bir toplum, kutsallarını tekrar veya taklit etmekle ileri gidemez. Onun için değerlerin dinamiklere dönüştürülmesinde, bulunduğumuz coğrafyada ihtiyaçlar, uygun yer, zaman ve tetikleyici unsurları arayıp bulmak ve hayata geçirmek gerekir. Yazımızın bundan sonraki kısmında “doğruluk,” “inananların birbirini uyarması,” “adalet,” “iş ve ticaret ahlâkı,” “iyiliği yaymak, kötülükten men etmek,” “iki günü eşit olmamak,” “tebliğ” ve “cihad” gibi değerlerin dinamiklere dönüştürülerek toplumsal gelişmeye katılmasını ele almaya çalışacağız.

1)      Adalet talebinin sosyal kültürel dinamiklere dönüştürülmesi

Adalet, en fazla telaffuz edilen, insanlığın en büyük ortak paydası, en ulvi değerlerinden biridir. Adalet, her varlığın var olmakla birlikte getirdiği haklarının tescil ve teslim edilmesi ve hayat bulma hâlidir. Onun için erdemli bir toplum inşa etmek ve düzen kurmak isteyenin uğrunda çalışacağı ortak değerlerin başında gelir. Adalet, sadece A ile B arasında hak ile karar vermek değildir. Adalet bundan çok daha önce, çimköklerinden doğan, “her bir şeyin yerli yerine konması”ndan başlayarak inşa edilmesi gereken bir düzendir. Öyle ki hangi alanda olursa olsun varlık, ancak adaletle devam edebilir.

Adalet ifa edilmesi gereken bir görev, ahlâki bir yükümlülük, birinin diğerine teslim edeceği yahut ele geçirilecek bir mülk değildir. Adalet; yaratılış yasaları, varlığın tabiatı ve ölçü ile sürekli inşa yolunda olunması gereken bir hâl; işte, eşyada, insanın duyuş ve davranışında ve çevresinde tecelli etmesi, sonunda düzen haline gelmesi gereken var olma şeklidir.

Ancak ahlâki olarak gelişmiş toplumlar adaletin değerini bilir, ondan gelişme ve dönüşüm eğilimi çıkarabilir. Aklı olan coğrafyacılık, güç amaçlı devletçilik, bir şeye taraftarlık, soy, sop, veya atacılık yerine adaletle var olma ve beka bulma yolunu seçer. Çünkü Yüce Allah’ın emri yarattıklarına adaletle muamele edilmesidir.

Yüksek bir değer taşıyan adaletin dinamik haline gelmesi de aynı ölçüde gereklidir. Zira ölü bir adalet fikrinin savunulmasının kimseye faydası yoktur. Diğer taraftan, samimi olan her adalet fikri insanlık tarafından her zaman destek bulmuştur. Adaleti yüksek bir değer olarak benimseyen her toplum akletme ve inşa etme çabasının karşılığını alır. Ne var ki adaleti, ancak kendi hayatlarına geçirebilen ve başkalarının da yararlanması için çaba gösterenler adalet mücadelesinde taraftar bulabilir. Yüksek bir değer olan ve yüce Allah’ın “El Adl” sıfatını taşıyan adalet ancak bu şekilde toplumsal gelişme dinamiği haline dönüşebilir. Adaletle başlayan bir gelişme toptan bir uyanışa sebep olabilir. Milletler ve insanlık da ancak bu yollarla gelişebilir ve yücelebilir.

2)      Değer olarak doğruluk ve inananların birbirini düzeltmesi

İnsanlığın değerlerinin başında, yüksek ve evrensel bir değer olarak “doğruluk” ve “inananların birbirini uyarma ve düzeltme” değer yargıları gelir. Yalan ve aldatma insan fıtratını ve toplumun sağlığını bozar. Bir toplumda aldatmanın yaygınlaşması çokça zannı, ölçüsüzlük ve hilekârlığı, onlar da hak yemeyi, zorbalığı ve adaletsizliği davet eder, düzeni bozar. Bunların önü ancak doğruluğun üstün bir değer haline getirilmesiyle kesilebilir. Bilim de, adalet de, düzen de doğruluk aşkından doğar.

Doğruluk her işin başında yer alması gereken ve hayati önem taşıyan bir değer yargısıdır. Doğruluğu hayata geçirmek isteyen bir topluluğun oluşturacağı rüzgâr dinamik haline dönüşerek hem kendisi yayılabilir hem de diğer değerlere can suyu olabilir. Doğruluk ahlâki açıdan, işlerin iyi gitmesi, iyi ve güzel işlerle düzen kurulması bakımından da emsalsiz bir mayadır. Bir doğruluk rüzgârı estirecek ve taraftarlarının toplum nezdinde sözünü dinlenir kılacak şu güzel emirlere bakalım:

  • “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!”[i]
  • “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.”[ii]

Ayet-i kerimede belirtildiği gibi, ancak doğrulukla hareket eden bir toplumun işleri düzelir. Günümüz Müslümanları doğruluktan her gün biraz daha uzaklaşmakta, o ölçüde de kargaşaya sürüklenmektedir. Doğruluk ve dürüstlük toplumsallaşmanın, milletleşmenin ve insani bir düzen inşa etmenin mayasıdır. Düzen inşa etmek isteyen doğruluktan yararlanmasını öğrenmelidir.  Bunun için doğruluk taraftarı, kendisi doğru olmakla yetinmemeli, doğruluğu insanın bütün faaliyet alanlarına yaymak için çalışmalıdır:

  • “Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helak etmez.”[iii]

Ne var ki, “birbirlerini düzeltecek” olanlar, “başkasını yola getirme” yahut kendini bilmeden “âleme nizam verme” kabalığıyla hareket etmemeli, doğruluğu yaymakta ve birbirlerini düzeltmekte çok çeşitli ve incelikli yollar bulmalıdır. Uyarma ve düzeltmeler, öncelikle insanların ihtiyaçları dikkate alınarak, uygun zamanlama yapılmalı, bu ulvi amaç için ahlâk, mantık, bilimler ve sanatların bütün inceliklerinden yararlanmak gerekir. Öncelikle insanlarda doğruluk sevgisi uyandırmalı, bu yönde melekelerinin gelişmesi için egzersizler yapmalı, doğru olmayı bir insan hakkı ve adalet ilkesi olarak gönüllere yerleştirmek için bütün teknikleri ve sanatları kullanmalıdır.

3)      İş ve ticaret ahlâkının inşa dinamiğine dönüştürülmesi

Müslümanların iş, ticaret ve yönetim ahlâkına şiddetle ihtiyaçları vardır. İş ve ticaret ahlâkının zayıflığı topluma büyük zararlar veriyor, işlerinin maya tutmasını, düzen kurmalarını önlüyor. İnsanların birbirini aldatması, dolandırıcılıklar, yerine getirilmeyen (özellikle siyasi) vaatler, sözleşmelerden uzak ticari ilişkiler, rüşvet ve kayırmalar; vakıflar, kooperatifler ve sendikalardaki bozulmalar bu alandaki yaraların küçük örnekleridir.

İslamın Avrupa ve Uzakdoğuya dürüst tüccarlarla yayıldığını söyleyen günümüz Müslümanı bundan ders almalı, propaganda etmeyi değil, ticarette ahlâk ve adaleti inşa etmenin yollarını aramalıdır. Hatta dar kafalı bir dindarlık, milliyetçilik ve muhafazakârlık yerine insanı ticaret üzerinden ıslah etmenin yolları aranmalıdır. Bu dünyada erdemli bir hayat tarzıyla var olmak isteyen iş ve ticaret ahlâkını toplumun temel direği haline getirir. Toplumun temel direklerinden biri adalet ise, adaletin temel direği iş ve ticaret ahlâkı, onun da direkleri doğruluk, ölçülerdir.

İş ve ticaret ahlâkı her şeyden önemlidir çünkü bu ahlâkın girmediği hayatın hiçbir alanı olmadığı gibi, ahlâkın girmediği her hâl çürümeye mahkûmdur. İnsanlar sadece Allah (C.C) vardır veya [haşa!] yoktur üzerinden; maneviyat, namaz, ibadet, ideoloji vs üzerinden değil; mal mülk, güç, para, iktidar, muktedir olmak gibi şeyler için kavga ederler. Hamasetin (iktidar kavgalarının, toprak savaşlarının, ezan ve bayrak gibi kutsallar üzerinden söylemlerin) çoğunun arkasında gerçekte para, mal ve güç mücadelesi vardır. Bu bakımdan insan nefsinin girdiği her yerde ahlâka su gibi ihtiyaç vardır. Allah’ın Peygamberi (SAS) tarafından “rızkın onda dokuzunun ticarette olduğunun” haber verilmesi iş ve ticaret ahlâkının kapsayıcılığı hakkında yol gösteriyor. Öyleyse düzen inşa etmek isteyen iş, ilişkiler, ticaret ve yönetim ahlâkını yerleştirmek; devlet, siyaset ve yönetim aklını ahlâk ile teçhiz etmeyi güçlü bir akım (dinamik) haline getirmelidir.

Yazıklar olsun günümüz Müslümanına ki, iş ve ticaret ahlâkında kendilerini yoksullaştırdılar. Şimdi “etik” adı altında ahlâkı ve ahlâkın devamı olan yasaları da mecburen Batıdan alıyorlar. Çünkü ahlâkı olmayanın kuralları da yasaları da olmaz. İnandıkları din “Hesap Günü” üzerine kuruludur ama bunun idari ve ticari hayatlarında laftan başka bir karşılığı yoktur. İş ve ticaret âleminde doğruluğu, açıklığı, dürüstlüğü, hesap vermeyi (accountability) yine Batıdan alıyorlar. Hz Peygamber birbiriyle bağlantılı şu iki hususu açıklıkla haber vermiştir: “Kazancın onda dokuzu ticarettedir” ve “İnsana, eliyle (temiz ve helâl olarak) kazandığından başkası yoktur.”

Bir toplumu ileri götürmek isteyenler için insan çabasının büyük kısmını kapsayan bu hususlar “atalar” işi, özenti ve sohbet konusu olmaktan öteye gitmelidir. Sohbetçi, faizin haram olduğunu tekrar eder durur ama tefecilik yapana karşı çıkmaz, küçücük işleri bile faizsiz yapabilecek bir yardımlaşma sandığı kurmak için parmağını oynatmaz. “Onlar öyleydi” diye ataların adaletini över ama kendi işlerinin içine doğruluk, ölçü ve düzen yerleştirmez. Günümüz dindarlık veya muhafazakârlığı, inananlarda sermayenin birikerek ve ahlâkın kontrolünden çıkarak düzen bozmasına karşı çıkacak bir ahlâk veya iradenin gelişmesine ihtiyaç duymaz. Kavimlerin helâk olmasına sebep olan bir ölçüler ve tartılar düzensizliğinin halk arasında hükümran olmasına ses çıkarmaz! Bu konunun dinamik haline gelmesini gerektiren bazı değerler:

  • “Bizi aldatan bizden değildir.”[iv] (Ünlü, evrensel, kısacık ama atom gücünde hadis-i şerif)
  • “… şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.”[v]
  • “Ey iman edenler! Mallarınızı [mal, mülk, para] aranızda haksızlıkla [taksim edip] yemeyin.[vi]
  • “Dürüst, sözüne ve işine güvenilir tüccar, nebiler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.”[vii]
  • “Rızkın onda dokuzu ticarettedir.” (İş ve ticaretin insan çabasındaki büyüklüğünü gösteren bir hadis-i şerif)

4)      Külli bir dinamik olarak iyiliği yaymak, kötülükten men’etmek

İyiliği yaymak, kötülükten men etmek “Emr-i Maruf, Nehy-i Münker” (EMANEM) ilkesi her zaman ve her yerde ihtiyaç duyulabilen ve taraftar bulabilen yüksek bir değer yargısı ve neredeyse her durumda başvurulmaya hazır bir dinamiktir. Bu külli kaideye inanan her insanın, toplumun bir üyesi olarak sorumluluk yüklenme, bu sorumlulukla hayatın bütün alanlarına müdahil olma, sorunları önleme, çözme ve insanlar arasında iyiliği yaymayı, bu amaçla başkalarıyla birlikte hareket etmeyi (örgütlenmeyi) hayatına yerleştirmesi beklenir. Hatta inananların, çevre veya hayvan haklarını korumak için örgütlenmeleri gibi bu değerler ve dinamikler için de örgütlenmeleri gerekir.

İyiliği Yayma, Kötülükten Men Etme; düzen inşa etme, kurulu düzeni arındırma ve işler halde tutma, insana faydalı olanı diri tutmanın etkili yollarından biridir. Ne var ki, inanan da olsa nefislerine göre hareket edenler, bu ulvi amacı görmeyebilir. EMANEM’le sosyal hayata kötülükleri önlemekte, iyiliği yaymakta nefislerin bahane bulamayacağı evrensel bir kural gelmektedir. Bu büyük kural nemelâzımcılık, kuralsızlık veya yalnız kendini düşünmek gibi negatif halleri hayatın dışına itmekte; sosyalleşmenin, başkalarını düşünmenin ve erdemli bir toplum inşa etmenin anahtarını vermektedir. Bu kadar açık ve etkili bir ilke muhtemelen hiçbir dinde veya kültürde yoktur. EMANEM ile ilgili bazı kök değerleri başlıklar halinde hatırlatalım:

  • «Sizin içinizde, insanları hayra davet eden ve iyiliği emredip kötülükten men eden bir cemaat bulunsun. İşte Onlar, kurtuluşa erenlerdir.»[viii]
  • “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız.”[ix]
  • [Bugün de] Sizden önceki dönemlerde de; yeryüzünde fesat çıkarmak isteyenlere mâni olacak gayret sahipleri bulunmalı değil miydi?”[x]

İyi, doğru ve faydalı olanı yaymak; kötü, çirkin ve zarar vereni ortadan kaldırmak her toplum için ihtiyaçtır. Bu, toplumun arınması, temizlenmesi ve kendini yenilemesi için şarttır. Sadece bu ihtiyacı gidermek bile adaletle işleyen bir düzenin inşa edilmesine büyük katkı yapar. EMANEM iyilikleri yayabilecek, kötülükleri savacak veya halktan uzaklaştırabilecek, fitne ve fesattan korumaya yarayacak, hatta milletleri helâk olmaktan koruyabilecek önemli bir dinamiktir. İnananlar, yaratılıştan kaynaklanan bu sosyal yasanın gereğini yerine getirmezlerse kendilerini neyin beklediğini bilmeleri gerekir:

“Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul edilmez.””[xi]

Milletleri, Allah tarafından üstlerine gönderilebilecek bir azaptan kurtaracak kadar büyük bir imkândan bahsediyoruz. İnananlar bunu tekrar edip durmakla yetinemez. Bu yüksek ilkenin hayata geçirilmesi için gerekli olan usulün genel ilkeleri de gönderilmiştir:

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir”[xii]

Emredilen bu fiillerin her birinin, her dönemde güçlü akımlar haline gelmesi gerekir. Ne yazık ki günümüzde çok az dindar veya muhafazakâr bu emre uymaktadır. Tam tersine dindarlar uyur veya statükonun arkasında dururken, daha az dindar veya laik olanlar ticaretten doğan hak ve yükümlülüklere (mesela tüketici haklarına) veya sokak düzenine daha çok sahip çıkarlar! Şüphesiz bunu kendileri için ve kendi usullerince yaparlar ama inanmış ve yapıyor olmaları elbette bir değer taşımaktadır. Hâlbuki kötülük ve haksızlıklara karşı çıkmak öncelikle inananların görevidir. Ne yazık ki inananların bu kurala göre hareket ederek olup bitenleri düzeltmek yerine, birbirlerini düzeltmek için didiştiklerini görüyoruz. Hâl böyle olunca Müslüman beldelerde her şeyin bu yanlış şekliyle devam edeceğini, hatta daha da bozulacağını beklemek gerekir. Çünkü inananlar ölçü gözetmiyor, hayatın bozulan ayarlarını düzeltmiyor, kirlenen işleri temizlemiyor, zararları önlemiyor, sapmaları doğrultma zahmetine girmiyor, Allah için ve insanların faydası için risk almıyor. Bütün bunların yerine birbirlerini alt etmek için çalışırken her biri diğerinin kopyası haline geliyor, hatta kendileri “düşman” bildiklerine benzemeye başlıyor! Düzenleri de giderek daha çok bozuluyor.

Emr-i marufun dinamik haline gelebilmesi, öncüler tarafından yapılan işlerin halkı zarardan kurtarması, tehlikelerden koruması, halka rahatsızlık veren şeylerin önlenmesi, halk arasında iyi, doğru ve güzel işleri yaymasına bağlıdır. Öncüler bunları yapabiliyorsa taraftar bulur, akımlar oluşturur.

İyiliği yaymak, kötülüğü men etmek bir toplumsal gelişme dinamiği olmak bakımından mükemmel bir metodolojinin (usül) ana kodlarını vermektedir. Yeter ki onu hayata geçirecek gönüllüler olsun. EMANEM, her gencin kendine sorduğu, “yaşadığım toplum için ne yapabilirim” sorusuna iyi bir cevaptır. Hayatın bütün alanlarına yaymak için inananların, “iyiliği yaymayı, kötülükten men etmeyi” ahlâki düstur ve bilim dalı haline getirmeleri gerekir. Bunun üzerinden toplumsal gelişme için yeni patikalar açmak, usuller çıkarmak, yeni teknik ve teknolojiler geliştirmek, politikalar üretmek, siyaset ihdas etmek, hedefler tayin etmek, projeler tasarlamak ve örgütlenme modelleri geliştirmek gerekir. İşte o zaman inananlar, kuru dava ideolojiler peşinden koşmaktan, ham propagandalar yapmaktan ve taraftar aramaktan kurtulur, insanın yararına işlere el verebilir.

5)      İki günü eşit olmamak yahut evrensel tekâmül ilkesi

Hiçbir şey ortaya çıktığı hâl ile kalmamakta, her şey sürekli değişim içindedir. Ne var ki değişimin tekâmül etme, iyileşme ve insana faydalı yönünde olması beklenir.  Zira elleriyle yapıp ettiklerini geliştirebilen, iyileştirebilen toplumlar kendilerini yenileyerek hayatlarını devam ettirebilmiş, bunu başaramayan toplumlar ise hayatın dışına itilmiştir.

İslam toplumlarında bu ihtiyacı karşılamakta rehberlik yapacak külli bir kaide bulunmaktadır:

  • “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır. Bugünü dününden kötü olan lanetlenmiştir.”[xiii]
  • “[Boş durma] öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. Hemen başka işe giriş, onunla uğraş.” [xiv]

Tekâmül ilkesini, her gün yeni, iyi, güzel ve hayırlı (faydalı) işler yapmak şeklinde anlamak gerekir ama bu anlama, ilkenin ilk ve ham şeklidir. İnsanlık için her gün yeni bir şey yapmak ve yaptığını her defasında daha iyi bir şekilde yerine getirmek gerekir. Bunu, yönetimlerin her gün biraz daha iyileştirilmesi, ölçüler ve tartıların giderek daha incelmesi, adaletin giderek daha hassas terazilerle tartacak şekilde tekâmül etmesi, bir yolun, usulün her geçen gün kolaylaştırılması şeklinde örnekleyebiliriz.

İnsanın inancında böyle bir iç kuvvetin olması ne büyük nimettir. Bu ihtiyaç, her işte politika geliştirmeyi, plân, program, proje yapmayı, kampanyalar düzenlemeyi, bu amaçla kurumlar kurmayı ve kurumların iyi yönde tekâmül etmesini gerektirir. Ayrıca hayatın tekâmülü için bu dinamik yardımıyla insanın sürekli bir işte ve uğraşta olması, kendini, nefsini meşgul tutması toplumun gelişmesi için şarttır. Doğruluk, kesinlik, kolaylık, yerine ve zamanına göre bir işi hızlandırmak veya yavaşlatmak, sanat, estetik ve güzellikte incelme gibi hususlar tekamül eğiliminin alt bileşenleridir.

6)      Toplumsal gelişme dinamikleri olarak tebliğ ve cihad

Tebliğ, irşad ve cihad İslamın, çağdaş Müslümanlar eliyle en çok yıpratılmış değerlerindendir. İslam’ın, cahillerin elinde istismara uğradığı ve örselendiği alanlardan biridir. Her biri birer doktrin değerinde olan, dünyamızın her devirde yeniden inşa edilmesi; kötü, çirkin ve insanın zararına olan şeylerin uzaklaştırılması için birer yol ve yöntem olan tebliğ ve cihad yerli yerinde kullanılmadıklarından insanlar üzerindeki etkilerini de yitirmekte hatta inananların aleyhine kullanılmaktadır.

Tebliğ, irşad ve cihad zihniyet kazandıran, ruh veren ve doğru uygulandıkları zaman inananları belli amaçlar etrafında birleştirebilecek dinamiklerdir. Ne var ki bunları yapacak kimselerin önce söylediklerini hayatlarına geçirmiş olmaları ve kendilerini düzeltmeleri gerekiyor.

Çağdaş düşüncemizde inşa fikri zayıf olduğundan, cihad ve tebliğ yaptıklarını zannedenler, toplumdan çok belli hiziplere ve çevrelere hizmet etmekteler. Yaklaşımları böyle olunca kötülüğü ayırma ve iyiliği öne alma inceliği yerine hiziplerine, partilerine taraftar toplama ve karşıtlarına düşmanlık yapmakla meşgul olmaktalar. Bunun temel sebepleri kişinin kendini düzeltmeden başkasını düzeltme meyillinde olması ve kendini düzeltmeyi belli hedeflerin elde edilmesinden sonrasına bırakmış olmasıdır. Tebliğ ve cihad doktrinini bilmemesi ve zamanımızı etkileyen mücadele ve propaganda şekillerinin etkisinde kalmasıdır. Bunların da arkasında usül konusunda cehalet, İslamın usulünü (Sünnet) bilmemek yatmaktadır. Bu bakımdan;

Tebliğ ve cihad anlayışını mecrasına koyacak en etkili yol, usul bilgisi aramak ve sünnetten yararlanmaktır. Bundan önce de esas olarak, hayat bir bütün olarak cihad konusu olmalıdır. Değilse bu ilkeler dinamikler haline gelmeyecek, yeni akımlar doğurmak yerine, zamanın rüzgârları önünde sürüklenecektir. Tebliğ ve cihadın topluma fayda vermesi için zamanın ihtiyaçlarının, usullerinin, araçlarının, hatta dilinin araştırılması; sünnetin incelikle taranarak ondan zamana uygun yol ve yöntemlerin çıkarılması gerekir.

İbrahim AKGÜN

GÖRSELLER

Öne Çıkan Görsel: Thank you-Teşekkür ederiz. Çizim, 14 yy. tüccarları.  Salim, T. S. Al-Hassani (Chief Editor); Co-editors: Elizabeth Woodcock & Rabah Saud; 1001 Inventions; Muslim Heritage in Our World, 149. sayfadan alınmıştır.

KAYNAKÇA

[i] Hadis-i Şerif

[ii] Ahzâb Suresi, 70-71

[iii] Hud Suresi: 117

[iv] Ebû Hüreyre”den rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “…Bizi aldatan, bizden değildir.” (M283 Müslim, Îmân, 164)

[v] Necm Suresi: 39

[vi] Nisa suresi, 4:29

[vii] İbni Mace, Ticaret, 1

[viii] Al-i İmran Suresi: 104

[ix] Al-i İmrân Suresi: 110

[x] Hud Suresi: 116

[xi] Ebû Dâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 9; İbn Hanbel, V, 388

[xii] Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten. 1I- Nesaî iman 17 İbn Mâce, Fiten, 20

[xiii] Bazı kaynaklarda Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın rüyası olarak nakledilmiştir.1) 159/775 yılında vefat etmiş, abid, salih bir zat olan İbn Ebî Ravvâd, bir gece rüyasında Efendimiz (s.a.v)’i görmüş, kendisinden tavsiye istemiş, Efendimiz (s.a.v) de tavsiye babında böyle buyurmuştur.

[xiv] İnşirah Suresi, 7: Diyanet İşleri Meali (Yeni); Suat Yıldırım Meali

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yayınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.