Medeniyete yol açan cevher nedir, o cevheri hayata geçirmek için ne yapmak gerekir?

423 Views 3 Comments

Medeniyet nedir, nasıl doğar? Nasıl olur da, insanlık tarihinde milyonlarca topluluk arasından çok azı medeniyet kurabilme gücüne erişebilmiştir? O nasıl bir cevherdir ki bir düşünce olarak doğar, kıtalara ve yüzyıllara yayılan bir medeniyete dönüşür? Her türlü zor şartlara direnme başarısı göstererek ve diğer dünya görüşleri arasından sıyrılarak insanlık tarihindeki 30-40 medeniyetten biri haline gelir? Medeniyete dönüşen bu şey nedir ve nasıl bir cevherdir? Tarihin bir cilvesi mi, yoksa coğrafyanın mı? Zenginlik mi? Askeri güç mü? İnsan sayısından doğan kuvvet mi yoksa örgütlenme kabiliyeti mi? İnancın kudreti mi?

Albert Schweizer Medeniyet Felsefesi adlı eserinde, medeniyetin özünün ahlâk olduğunu söyler:[i]

“Medeniyetin temel, aslî niteliği, ahlâktır.”

Burada ahlâkı, dar kalıplar içinde değil, en geniş manasıyla düşünmek gerekir: İnsanın tutum ve davranışı. Makbul görülen ve iyi sayılan bütün davranış kuralları. Kısacası, insan tarafından çalışılarak kazanılabilecek huy ve tabiat.

İslam bilginleri de medeniyete yol açan mayanın ahlâk olduğunu söyler. Ahlâkı da teorik, akademik bir tartışma olmaktan çok, hayatın olmazsa olmaz bir boyutu olarak ele alırlar. Mesela Fârâbi, ahlâkın halk arasında yayılması, yaşar halde olması ve halka hayat vermesi için devlet başkanları tarafından yaşanmasını şart olarak görür. Medeniyet adına eser yazan ilk bilge olarak Fârâbi, “El-Medinetü’l Fâzıla” (İdeal Devlet) isimli eserinde, bir lider (devlet başkanı, hâkim, hükümdar, İmam, Erdemli Şehrin Birinci Başkanı)’de şu vasıfların bulunması gerektiğini söyler:

Doğruluğu ve doğru insanları sevmeli, yeme-içme ve cinsel zevkleri aramayan, yüksek ruhlu, çirkin ve aşağılık şeylerden uzak olmalı, adaleti ve adil kişileri sevmeli, baskı ve zulümden ve bunları yapanlardan nefret etmeli, insaf sahibi olmalı ve insanları böyle olmaya yöneltmeli, adalette istekli, haksızlık ve adaletsizliğe karşı olmalıdır….. diye şartlar belirtir ve ideal devlet tezini bu vasıflar üzerine kurar.[ii]

İbn Haldun ise, insanlık tarihi boyunca yazılan ender eserlerden biri olan ünlü, Mukaddime[iii] isimli eserinde, mülk ve siyasete (devlet, millet ve medeniyete) münasip olanın hayır hasletleri (fezâilu’s–siyase), yani ahlâkî hasletler olduğunu söyler. Ünlü düşünür, bizim bugün çok da değer yüklemediğimiz “mertlik, kusurları bağışlama, misafirperverlik, çaresizleri gözetme, yoksulları kayırma, zorlukları sabırla karşılama, ahde vefa etme, namus ve haysiyeti korumak için harcama…,” bunlardan başka, hüsn-ü zanda bulunmak, alimlere ve gariplere ikramda bulunmak ve iyilik yapmak, insanlara hak ettiği durumlarına göre muamele etmek… gibi çok sayıda ahlâkî davranışı sayar. İbn Haldun, bu görüşünü, ahlâk terk edildiğinde doğurduğu çöküş sebepleri üzerinden yaklaşarak pekiştirir:

“Bir milletin sahip olduğu mülkün inkıraza uğrayacağı ve harap olacağı yolunda Allah’tan izin çıktığı vakit [yani onlar doğrulardan iyice uzaklaşarak, geri dönüşü olmayan bir yola girdiklerinde] Hakk Taâlâ sözkonusu mülk sahiplerini kötü şeyler yapmaya, rezalet nevinden olan işleri benimsemeye ve bunun yollarını tutmaya sevk eder.”[iv]

Ahlâk ve maneviyat nasıl medeniyet haline gelir?

Elbette ahlâkın medeniyete dönüşmesi için yukarıda küçük bir kısmını saydığımız bu hususların felsefede veya kutsal metinlerde yer alması kâfi gelmez. Başta idareciler olmakla üzere halkın bu hasletleri hayatlarına geçirmiş olmaları ve onlarla bir hayat tarzı inşa etmiş olmaları gerekir. Ne var ki saydıklarımız nevinden olan şeyler orta düzeyde değerlerdir. Bunlara göre, hatta bu değerlerin kendilerinden türetildiği kök değerler vardır. Meselâ bir Yaratıcıya, O’nun yaratma maksadına ve tarzına (sünnet) inanmak, yaratılmışlar arasındaki ilişkileri bilmek ve hiyerarşileri gözetmek ve bütün bunlara göre üst değerler sistemi olmak gibi…

Medeniyetin doğuşu için yukarıda saydığımız değerlerden sayısız tali değerler, ilkeler, kurallar ve kaideler çıkarılması; norm, kod ve kanunlar ihdas edilerek hayata geçirilmesi gerekir. Zaten meselenin bizi ilgilendiren tarafı tam da budur. Zira medeniyetin ne olduğunu anlatmak ve ardı arkası gelmeyen tespitlerde bulunmak, son yarım yüzyılda yaptığımız gibi, -okuyucumuz bizi hoşgörsün- ancak medeniyet üzerine gevezelik olur! Bu yazıda bize düşen, bu mayanın (ahlâk cevherinin) medeniyete dönüşmesini, yaşandığı gibi anlamaya ve kısaca anlatmaya çalışmaktır:

Birincisi: Bunun için öncelikle yukarıda bahsettiğimiz değerlerin insicamlı (uyumlu) bir şekilde yer aldıkları bir âlem tasavvurunun olması gerekir. Öyle ki insanların içinde yaşadıkları âlemden başka bir âlem tasavvuru, özlemi ve idealinin olması ve gerektiğinde hayatlarını bu âleme vakfetmeleri gerekir. Diyelim ki, Mekkeli müşrikler arasından, o gün yaşanandan farklı bir hayat tasavvuru, hatta özlemi içinde olanlar çıkmasa, bugün, İslam Medeniyeti denen bir medeniyet de var olamayacaktı. Orta Çağ karanlığına gömülmüş Batıda, yeni bir toplum özlemi olmasa Batı “Aydınlanma” denen bir dönem yaşayamayacaktı.

İkincisi: Âlem tasavvurundan başka o halkın bir de âlem tasavvuruyla uyumlu yaratılış bilgisi ve inancının olması gerekir. Zira kurucu akıl, medeniyet inşa ederken yaklaşımını, yol ve yöntemlerini ve metodolojisini buradan alacaktır. Mesela varlıkta bir itidalin, denge ve düzenin olduğu, yaratılışa kargaşanın değil düzenin, yani kanunların hâkim olduğu, tabiatın güç elde etme uğruna tahrip edilemeyeceği ve korunması gerektiği, insanlara tahakküm edilerek yönetilemeyeceklerinin bu yaratılış tasavvurundan çıkarılması gerekir. Zira insan eliyle yapılacak her şey nihayetinde bir fıtrat (yaratılış tabiatı) içine oturacaktır. Yine,  tersinden yaklaşacak olursak, kaos esaslı bir yaratılış tasavvuru olanın, düzenli bir âlem tasavvurunun olması beklenemez. Kargaşanın ve düzensizliğin insana huzur getirecek bir âlem getirmesi umut edilemez.

Üçüncüsü: İnsanların, tasavvur edilen bu âlemi, ona canlarını feda edecek kadar istemeleri gerekir ama özlenen bu âlem sadece askerliği yapılarak, onun için canlar feda edilerek kazanılamaz. Çünkü medeniyet, “ele geçirilecek” bir mal, meta ya da “fethedilecek” bir şehir yahut ülke eğil, inşa edilecek bir sistem, bir nizam ve onun sonunda ortaya çıkacak bir düzendir.

Medeniyet nereden inşa edilmeye başlar?

Yukarıda alıntı yaptığımız ve yüzlercesini, hatta binlercesini bizim sıralayabileceğimiz ve burada asıl ödevimiz olan ahlâkî değerlerden yaşam elde edilmesi hususunu kısaca işlemeye çalışalım. Bunun için İbn Haldun’un “yoksulların korunması ve güçsüzlerin gözetilmesi” değerlerini seçmiş olalım:

Yoksullar ve güçsüzlere sivil yoldan veya devlet eliyle yardımda bulunulması gerekir ama diğer taraftan insanların bu duruma düşmemeleri için veya düşenlerin ezilmemeleri için iktisadi düzenlerin buna göre düzenlenmeleri gerekir. Yine yoksulların ve miskinlerin bir kast sistemi içine hapsedilerek sürekli aynı durumda kalmamaları için sosyal hayatın, öncelikle ahlâkî değerlere göre böyle bir sisteme imkân vermemesi, hatta ona karşı olması şarttır. Diğer taraftan kesimler arası duvarları yıkan mekanizmaların, mesela eğitimin de farklılıklar arası geçirgenliği mümkün kılması gerekir. Aynı şekilde, devlet sisteminin ürettiği hizmetler ve hizmet verenlerin bu şekildeki sınıflaşma, zümreleşme ve kast sistemine açık olmaması, vatandaşlarına – en azından – eşitlik esasıyla hizmet sunması gerekir. Tabii ki sadece devletin örgütlenmesinin değil, yasaların da bu yönde olması ve sürekli yenilenmesi gerekir. Böyle kesimlerin durumlarının araştırılması, her dönemde ve her yerde hakların bilinir kılınması ve tesliminin mümkün olması gerekir. Belki hepsinden de önemlisi, burada sayamayacağımız kadar bireysel davranış kalıpları ve modellerinin geliştirilerek kişi ve topluluklarda ahlâk haline gelmesi ve hayatın içinde yaşar hale getirilmesi gerekir. Bunun devamında her şeyin kurumsal hale gelmesi gelecektir. Bu, bütün bir sistemin, en küçük ayrıntılarına kadar yoksulların ve güçsüzlerin ayak altında kalmayacak şekilde inşa edilmesi anlamına gelir.

Medeniyet değerleri sonunda nereye kadar yürür?

İşte yukarıda bahsettiğimiz, âlem tasavvurunda anlam yüklenen bütün değerlerin, bilimlerin, sosyal yapılanma ve şehirlerin, komşuluk ilişkilerinin, kamu düzeni ve yasaların, estetiğin hayat bulması, yolların, merdivenlerin ve bütün mimari ayrıntıların, pencere süslemelerine varıncaya kadar sanatların hayata geçirilmesi gerekir. Ama herşeyin başında ve sonunda, âlem tasavvurundan sistemlerin hayata geçirilmesine kadar, özellikle sosyal yaptırımların, ödül-ceza değerlerinin hayata geçirilmesi ve olup biten her şeyle ilgili sağlıklı ölçme, değerlendirme ve dilin gelişmiş olması gerekir.

Medeniyet, kurucu toplumun bütün inanç ve değerlerini yüzyıllarca, bu şekilde, iğne oyası yapar gibi hayata geçirmesi ve bütün hayatın buna göre örülmesi sonucu oluşur. İnsana düşen bütün hayatın, en ince işlere ve en ücra köşelere kadar değerler sisteminde yer alan nüvelere göre inşa edilmesi ve zamanın ihtiyaçlarına göre yenilenmesidir. Öyle ki, bir toplumun âlem tasavvurunda adalet varsa, insanın adalet bulmasıyla ilgili akla gelebilecek sayısız şeyin bireyin, toplumun ve devletin hayatına geçirilmesi için çalışmak şarttır. Ve öyle ki, medeniyetin hayat süresi boyunca insan hiçbir zaman boş durmasın, her an iyi bir işte ve hayırlı bir uğraşta olsun.

Böylece artık gençlerin “ben ne yapayım?” “Biz ne yapabiliriz ki…” belirsizliğinden kurtulmaları yahut “iş yapıyorum” diye abesle iştigal etmemeleri; dirlik ve devlet arayan, düzen ve nizam isteyen herkesin medeniyet denilen sistemler sistemini inşa etmek için – toplu iğne başı kadar da olsa – üzerine düşeni yerine getirmesi gerekir.

İbrahim Akgün

————————————————————————

Görseller:

Öne çıkarılmış görsel: https://www.wirejewelry.com/jewelry-making-blog/5901/gem-profile-lapis-lazuli/ (Thank you-Teşekkür ederiz)

Tasarımlar: Vera @Vera4991 (Teşekkür ederiz)

—————-

Dipnotlar:

[i] Albert SCHWETZER; Medeniyet Felsefesi: I. Türkçesi, Yusuf KAPLAN. Külliyat Yayınları: 00015. İstanbul, 2011.

[ii] Ebu Nasr El Fârâbi; El-Medinetü’l Fâzıla (İdeal Devlet) Açıklamalı Çeviri: Prof. Dr. Ahmet ARSLAN. 3. Baskı. S. 105-106. Divan Kitap. İstanbul, 2011.

[iii] İbn Haldun; Mukaddime. Haz. Süleyman ULUDAĞ. Gözden geçirilmiş, 6. baskı. Cilt: 1-2. Dergâh Yayınları. S. 355-56. İstanbul, 2009.

[iv] İbn Haldun, a. g. E. S. 357

 

 

 

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yanınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

3 Comments

  1. HÜSEYIN SASMAZ (UZUN)

    Böylece artık gençlerin “ben ne yapayım?” “Biz ne yapabiliriz ki…” belirsizliğinden kurtulmaları yahut “iş yapıyorum” diye abesle iştigal etmemeleri; dirlik ve devlet arayan, düzen ve nizam isteyen herkesin medeniyet denilen sistemler sistemini inşa etmek için – toplu iğne başı kadar da olsa – üzerine düşeni yerine getirmesi gerekir.
    “Yeni bir medeniyet kurulacak ve bunu biz kuracağız,Bunun yoluda kaideleri iyi okumaktan geçer.
    http://bredaholland.blogspot.com/2018/06/yeni-bir-medeniyet-kurulacak-ve-bunu.html

  2. Eyyub1

    Vaktiyle Topkapı Sarayında ağaçların üstleri karıncalarla dolmuş. Gidip Kanuniye sormuşlar kireç döküp itlaf edelim mi? Muhteşem Sülüman gibi diziler nedeniyle bilinçaltımızdaki Süleyman'dan şöyle bir cevap beklenir:

    Dökesüz! Kireç suyuyla itlaf edesüz karıncaları.!

    Lakin Kanuni, Şeyhülislam Ebusuud Efendi'ye bi danışayım der.

    Kanuni aynı zamanda şairdir, "Muhibbi" mahlasıyla şiirleri mevcuttur. Alır kağıdı, kalemi şu beyiti yazar:

    Dırahta ger ziyan etse karınca

    Günah var mıdır anı kırınca

    Ebusuud Efendi'den cevap gelir:

    Yarın hakkın divanına varınca

    Süleymandan hakkın alır karınca

    Bu muhabbetten sonra karıncalara soykırım uygulanmaz ve özgürce dolaşırlar topkapı sarayında. Nereden nereye! Osmanlı adalet şiarı ile büyüdü, ne vakit şiarı değişti, o vakit alındı elinden Mescid-i Haram'ın, Mescid-i Nebevi'nin anahtarları… Adalet. Adalet. Yine adalet!

  3. Talat YASAK

    Yayınlar msınız bilemem ama bir şeyler yazmak isteği doğdu yazmak istedim. Medeniyete yol açan cevher milletlerin taşıdığı değerlerdir. İmani değerlerdir. İnanç sistemi sağlam olursa ve bu sağlam olan inanç sistemi içselleştirilip sindirilirek yaşanırsa medeniyete dönüşür. Tarihe baktığınızda değer yargıları ve inanç sistemini değiştiren toplumların çok değişik cevherler üreterek bütün dünyada iz bıraktıklarını görürüz. Daha önceki kavimleri barbar olarak anılırken bir anda bütün dünyada sayılı derecede eserler bilim adamları bıraktıklarını görürüz. Yani insanı harekete geçiren ve cevhere dönüşmesini sağlayan kendi inanç sisteminin temiz iyi bir inanç olması gerekir. Avrupada Vandallar, Vikingler vb hala bir cevhere dönüşmediğini görüyoruz. Sadece giyimleri kılık kıyafetleri değişen ama hala içinde kırmak öldürmek ezmek sömürmek isteği olan ve bu yönden çalışan torunlarını görüyoruz. Avrupanın ve Amerikanın kültürünün temelini oluşturan Helenistik dönem Yunan kültürünü taşıyan bu ülkelerde aynı şekilde sadece teknolojik gelişmeler ve elde ettikleri üstünlüğü katl etme, yakıp yıkma ve sömürmede kullanıldıklarını görüyoruz. Oysa dünya şimdikinin en az 100 katı nüfusu besleyecek güçte ama değer yargıları sağlam olmayanlar bir cevhere dönüşememkte ve insanalara mutluluk vermek yerine iyice ezme zulüme dönüşmektedir. Bu konuda sayfalar yazabilirim yer kaplamış olur.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.