İlmi zihniyet nedir, nasıl kazanılır? Akl-ı selimle gelişmek isteyen gençler için yol haritası

1379 Views No Comment

Bu yazımızda ilmi zihniyetin inşa edilmesinden bir kesit almaya çalışacağız. Ne var ki, konuyu teorik, tanımlara boğarak veya tepeden inerek değil, ilim edinme ve bunun zihniyete dönüştürülmesi sürecinin içine girerek, hatta ilmi zihniyeti gaye edinmiş bir gencin yolculuğu üzerinden ele alacağız. Gencimizin ayak izlerini takip edeceğiz, aklımızın erdiğince bir yol haritası çizmeye ve yol boyunca işaret taşları dikmeye çalışacağız.

Sözümüzün başında temennimizi dile getirelim: Bu yazı ile niyetimiz, iyilik aramak ve insana hizmettir. Bir iddia sahibi değiliz. Tek güvencemiz niyetimiz, istikametimiz ve hatalarımızla birlikte doğruya olan yaklaşımımızdır. Bizi hedefimize götürecek yolumuzu şaşırmaktan, aldanmaktan ve başkalarını şaşırtmak ve aldatmaktan korkar, Allah’a sığınırız!

 

İlim nedir?

İlim, bir şeyi bulunduğu hakikati üzere idrak etmektir. İnsan, her zaman var oluşun ve hayatın gayesini, var oluş şeklini merak eder. Bu da ancak ilimle ve marifetle mümkün olur. İlmin kazanılmasına burada, marifetle ilgili kısmına aşağıda kısaca değineceğiz.

Bilimin amacı doğruyu aramaktır. Ne var ki, bilimde mutlak doğru yoktur. Doğruya yaklaşım vardır. Ama bilim de sanat, edebiyat, siyaset ve mimari gibi insan çabasının ürünüdür. Doğruyu aramakta başarının yanında insanın hatalarını ve zaaflarını da içerir. Şu kadar ki bilim, kurallarıyla yüründüğü takdirde, zamanla kendi hatalarını ortaya çıkarır, eksiklerini tamamlar.[i]

Her disiplin gibi bilimin de metodu ve kuralları vardır. Bu kurallara uyanların yaptıklarına bilim denebilir ve bilim alanında ancak bu yolla başarı elde edilebilir. Genel bir kural olarak, insanın şahsi kanaatinin değil, vahiyle bildirilmiş yahut ispatlanmış, genel kabul görmüş ilkelerin bilim sayılabileceğini söyleyebiliriz. Genel ilkeler dışında, kuralların ne olduğu, içinde bulunulan alana bağlıdır.

 

 

İlmi zihniyet nedir?

İlmi zihniyet; varlığa ve oluşa yaratılış amacına en yakından bakma kabiliyeti kazanmak, dünyaya ve insanın yapıp ettiklerine sağduyuyla yaklaşma ve hayatın aksayan yönlerini sağlıklı şekilde ele alma yeteneği kazanmaktır. İlmi zihniyet sahibinin; ulvi merâkları olan, analitik düşünebilen, sorgulayabilen, sorgulama sonunda objektif değerlendirme yapabilen ve sonuçlar çıkarabilen biri olması beklenir. O, sürekli öğrenmeyi üstün bir değer haline getirdiği gibi toplumun karşılaştığı problemleri güvenle çözme yeteneği kazanmak için çalışır. Bilim yolunda, insanın insanî, ahlâkî, sezgi ve duygusal yönünü de ihmal etmez. Her şeye ölçüyle ve insafla bakar. Doğruluğu şüpheli şeylere temkinli yaklaşır, tahkik eder. Söylentiye, safsataya ve sansasyonel olana değer vermez. O, Aynı zamanda ilmi zihniyetin bireysel bir faaliyet olarak kalmaması, yirmi dört saatlik hayata ruh vermesi için çalışır.[ii] 

İlmi zihniyet, kitaplar istifleyerek, hıfzederek veya bilgi depolayarak inşa edilemez. Bilginin önce insan aklı tarafından emilmesi, zihinde işlenmesi, kalbiyle tasdik edilmesi, sonra insanın tutum ve davranışlarına sinerek onda tabiat haline gelmesi gerekir ki zihniyete dönüşebilsin.  Böylece bilginin insana intikali, orada ilme dönüşmesi ve tekrar dış dünyasında tecelli edebilmesi için insanın iç dünyasında bir oluşum, olgunlaşma ve tekâmül sürecinden geçmesi gerekir.

 

 

İlim insan için gerekli midir?

Bu yazımızda, ele aldığımız konuyla ilgili bir dizi alt-küçük konuyu ele almaya çalışacağız. Okuyucumuzu, sayfalar dolusu yazıyla yoracağız. Onun için işin öncelikle “niçin” tarafına bakalım: İlim insan için gerekli midir?

İlim, hemen bütün dinler, felsefeler, kültürler ve medeniyetler tarafından ihtiyaç olarak kabul edilmiştir. İnsan tabiatı gereği, medenileşme arzusu taşıyan bir varlıktır. İlim yoksa medeniyet de yoktur, zira cehaletle medeniyet olmaz. İnsan, ilimsiz gelişmek şöyle dursun, bulunduğu durumu bile muhafaza edemeyebilir. Çünkü ilim olmadan çok şeyi anlayamaz. Müslümana ise ilim farz, yani olmazsa olmaz kılınmıştır. İlim, tabiatı gereği hem ibadet, hem de, iş ve ibadetlerin üzerine inşa edildiği temeldir, köktür. Bu bakımdan ilim dilde olan değil, akılda ve kalpte yer eden ilmin insanın davranışlarında dile gelmesi, kararlarında ve eserlerinde söz sahibi olması ve dış dünyada tecelli etmesidir.

İlmin çoğu tekrardır. Tekrar, aşırı olmamak şartıyla faydalıdır. Ama mevcudu tekrar kolaydır, zor olan yeni bir şey keşfetmek, yani ilmin arınmasına veya artmasına katkı yapmaktır. Zira ilmi değerli kılan hayata yeni bir şey katmasıdır. İnsanın çabasının, iyi yolda çığır açmayla değer kazanması gibi: Eser telif etmek, teknoloji geliştirmek (yeni bir iş veya bir işte yeni bir yol-yöntem keşfetmek), bildiğini başkasıyla paylaşmak veya bir insanın yetişmesine katkıda bulunmak ilmi değerli kılan şeylerin başında gelir. Giriş niteliğinde bu bilgileri verdikten sonra şimdi bir gencin ilim yolculuğunu takibe çıkabiliriz:

 

 

İlmi zihniyet nerede filizlenir, nasıl gelişir?

İlim insanın çabasının ürünüyse, onun öncelikle insanın zihninde, hatta bireyin kalbinde doğması beklenir. Bu doğuş hayal kurmak ve merakla başlar. Onun için ilim yolculuğuna çıkacak gencimizin her şeyden önce hayalleri ve merakları olmalıdır. “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar,” diyor Einstein. Merakın ileri seviyesi da insanın hayretine sebep olur. Peygamber Efendimizin, “Rabbim! Hayretimi artır!” diye dua ettiği rivayet olunur. Böylece hayaller, meraklar ve hayret insanda ihtiyaç doğurur, o ihtiyaç kişiyi arayışa sürükler ve zihni ilme açar.

Ne var ki; her insana bir defa yaşama hakkı verilmiştir. O yüzden akla aykırı hayaller peşinde koşmamak, hayalim var diye fanteziden uzak durmak, hayatı süfli meraklarla heba etmemek gerekir. Bu bakımdan bir genç, hayata geçirilebilir, sürdürülebilir ve yüce meraklar edinmeli, akıl ve beden enerjisini ancak bu ulvi hayallere harcamalıdır. Öyle ki, bedeniyle başkasına hizmet etmeyi (köleliği) kabul etmeyecek insan, hayalleriyle hamallık hamakatine kapılmasın!

Bilgi, insan tarafından alındıktan sonra sorgulanır ve zihinde yeniden işlenir.  Sonra kişinin kalbi tarafından da benimsenerek inanç haline gelir ve kişiye malolur. Akılda ve kalpte benimsemenin etkisiyle önce bilginin gerektirdiği yönde istek ve irade, sonra bunlardan ameller (davranış, eylem) hâsıl olur. Davranışlar tekrar edilirse alışkanlıklara dönüşür. En sonunda insanda oluşan ve olgunlaşan bilgi dış dünyaya (eşyaya, bilime, sanatlara, eserlere) yansır.

Bütün bunların işlendiği gencin kalbinin derinliklerinde, “iyi ve doğru” olanı arama zevkini hazırlaması beklenir. Tıpkı Evliya Çelebi’nin rüyasının onu dünya seyahatine çıkarması gibi, kahramanımızın yolculuğunu ateşleyici unsurlar dizisi bundan sonra kendini göstermeye başlayacaktır.

Gencimiz hayallerinden amaçlar ve hedefler çıkarmasını bilmelidir ki tasavvurları ham hayal olarak kalmasın. Amaçlarından ve hedeflerinden de tutum ve davranış (ameller) geliştirmesini öğrenmelidir. Belki işin en zor tarafı da burasıdır. Öyle ki, bütün bunlarla nereye gideceğine, neye hizmet edeceğine karar verebilsin: Kendisinin en büyük özlemi nedir? Hayatında en fazla neye yer verme arzusunu taşıyor? En çok neye hizmet etmek istiyor?  Özlemini duyduğu şeyi yapabilmesi için ne yapması gerekir? Düşündüklerini nerede, nasıl ve kiminle gerçekleştirme imkânı bulacaktır? Bunun gibi sorularla kendini sorgulamalı ki, kalbinde taşıdığıyla tanışıklık kurabilsin ve gönlünden geçeni görebilsin. Ne istediğini bilmeyenin gidebileceği bir yeri yoktur.  Onun hayalleri birer rüya, en fazla macera olarak kalacak, aklını heba etmiş olacaktır!

 

Neyi merak ettiğimiz önemli midir?

İlmi zihniyet geliştirmek isteyenin bütün meraklardan önce yaratılışla ilgili merakları olmalıdır. Varlığın nasıl vücut bulduğunu, dünya ve içindekilerin nasıl meydana geldiğini, hayatın ve ondan kaynaklanan şeylerin nasıl yaşadığını ve işlediğini merak ederek yola koyulmalıdır. Bu, içinde yaşadığımız olaylar ve yapılar denizini tanıma çabasıdır. Bu entelektüel meraktır ve beraberinde derin bir öğrenme isteği ve zevki getirir. İnce zevkler ve ulvi istekler, iyi birer öğretmendir. İnsana çok şey öğretir ve kendisini inceltir.

Yaratılış üstüne araştırma ve tefekkür, her yönüyle birinci sınıf bir düşüncedir. Zira merak ettiğimiz bizi kuşatan âlemler, mimarı da her şeyi yaratandır. Her şeyin en doğrusunu, mükemmelini ve güzelini O bildiğinden gerçek bilgi O’nun eserlerinde gizlidir. Bu yüzden de O’nun bilgisine talip olmak insanı her yönüyle geliştirir ve yüceltir. Eşyada ve insandaki mükemmelliği, yüceliği, varlıklar ve oluşumlar arasındaki ilişkileri, ahengi, o muazzam dengeyi ve düzeni merak edip araştırmak insanlığın en yüce gayesi olur.

Bir âlem kurmak isteyenin, o âlemi içine kuracağı makro âlemi bilmesi gerekir ki yaptığı şey yaşama imkânı bulabilsin. İnsanın özlemini duyduğu sistemler ve o sistemlerden doğan denge ve düzen, bizi kuşatan bu iklim içinde kurulacaktır. Konumuzun, gencimizin büyük çaba harcayacağı bu tarafına aşağıda biraz daha pratik açıdan bakmaya çalışacağız:

 

 Varlık okyanusunda neyi arayacağız?

Varlığa ham hayallerle, çalıştırılmamış akılla bakılmaz! Boş tüfekle ava çıkılmaz! Cehalet veya gafletle tefekkür olmaz! Onun için gözlem ve araştırmalarımızda, “bir yitiğimizi arar gibi,” ne aradığımızı bilmek gerekir: Varlığın nasıl vuku bulduğu, varlıklar arasındaki bağlar ve ilişkiler, bunlara hâkim olan kurallar ve kanunlar ve bunların sonunda doğan denge, düzen ve nizam… Zira bizi kuşatan âlemdeki yapıyı anlamadan, insanın kuracağı bir sistemde denge ve düzen kurulamaz. Kaos fikrinin işgal ettiği bir zihinden düzen çıkmaz. O düzenden insana huzur vermesi beklenemez! Genç seyyahımız, işi edebiyata boğmadan, kendisine şu soruları sormalıdır:

Yaratan nasıl yaratmış ki o koca âlemler, görünüşte bağsız, bağımsız, desteksiz, direksiz ve bir arada, ahenk içinde yaşayabiliyor? Nasıl oluyor da, gözle bile görülmeyen o minicik âlemler birbirinin üstüne düşmeden ve birbirinin içine girmeden işleyebiliyor ve şaşmadan görevlerini sürdürebiliyor? Mesela, varlıkta arayacağımız önemli unsurlardan biri “ölçü” olmalıdır. Zira Kur’an, defaatle yaratılışta ölçüden ve ölçülerden bahsediyor![iii]

Kur’anın “ölçü” dediği şey nedir?” Nerelerde ve hangi durumlarda vardır: Kütle, boşluk, iki kütle arasındaki mesafe, çekim gücü, ısı, ışık, kütlelerdeki ve boşluktaki yoğunluk, radyasyon, dalgalar, renkler, oranlar vs. vs… Demek ki, bitkiler, hayvanlar, okyanuslar, dağlar, yıldızlar, derken âlemlerin görünür olanından çok, görünmeyen tarafıyla, yani onları hayatta tutan kanunları, kuralları ve ölçüleri aramamız gerekir. Çünkü “ilim” adına kazanacağımız şey maddenin kendisinden önce bu kanunlar ve kurallardır. Yıldızlara hiç bir zaman ulaşamayacağız ama onlara hâkim kanunları aramaktan vazgeçemeyiz. Ve demek ki, “ölçü” fikrinin bilgi olarak kalmaması, insan düşüncesinin çekirdeklerinden biri haline gelmesi gerekir. Öyle ki, o çekirdekten çıkan güç dalgaları insanın bütün amellerine sirayet etsin. “Ölçü”lü yaratılış,  âlem fikri, bütün yapıp ettiklerinde tecelli etsin… Zira yaratılıştan gelen varlıklarda olduğu gibi insan eliyle inşa edilecek modeller ve sistemler ve bunlar arasındaki uyum ve denge bu ölçülerden doğacaktır.

 

Varlığı anlamakla ne kazanırız?

Varlığa hayat veren yapıyı anlamak bize kâinat veya tabiat hakkında bilgi sağlamakla kalmaz, buradan öğrendiklerimizle beşeri âlemde yapılıp edilenleri daha iyi anlama kabiliyeti kazandırır. Mesela tabiatta, mikro âlemde yapılan keşifler bize mikroçip ve nanoteknoloji gibi insan eliyle mikro âlemler inşa etme bilgisini vermiştir. “En güzel şekilde yaratılan”[iv] insan vücudu, iyi ve güzel şeyler yaratmaktan yana sonsuz bir ilham kaynağı oldu. Yine, insan vücudunu tanımak çeşitli makinalar geliştirme yolunu gösterdi, benzer sistemleri daha iyi anlamakta yardımcı oldu. Mesela bitkilerde tozlaşmayı anlamak bile, insanlar arasında fikir karışımlarının, hatta çatışmalarının değerini, istişare etmek gibi ortak akıl arama yollarını gösterdi. Aslında yaratılmış olan her şey kendi yönünde teknoloji geliştirmeye ve ondan yararlanmaya yardımcı olur.

Varlığı anlama çabasının değerli taraflarından biri de bizi bayağı düşüncelerden uzaklaştırması, ulvi düşünceler aramaya meylettirmesidir. Aynı şekilde ufkumuzu genişletme ve düşünme melekelerimizi geliştirmektir. Zira bir insanın ufku darsa, anlaması, kavraması ve hareket kabiliyeti de ona bağlı olarak dar ve kısıtlı olur.  Ayrıca tabiatı anlama gayreti; dünyamızda olup bitenlerin bir “sebepler sahası” ve bir ‘sonuçlar sahası’nın eseri olduğunu, “saha” dediğimiz şeyin de sonsuz sayıda faktörü kapsadığını anlamaya çalışmak olur.[v]

 

Kâinatı ve tabiatı anlamak bize ne kazandırır?

Tabiatı incelemek, insanın var olmaya ve hayata bakışını derinden etkiler, zihnini açar. İnsan eliyle inşa edilecek âlemler için misaller temin eder. Evren ve tabiatı anlama çabasının bize neler kazandırabileceğini aşağıda basit şekilde sıralayarak, varlığı anlamanın bir zihniyet inşa edilmesindeki rolünü anlamaya çalışalım:[vi]

-Olup biten her şeyin bir sebebin veya sebeplerin sonucu olduğunu, benzer sebeplerin benzer sonuçlara yol açtığını görürüz. Çoklu sebepler ve sonuçlar fikri, bize birey, millet, kültür ve medeniyet olarak karşılaştıklarımızın tek sebepten değil, çoklu sebeplerden kaynaklanabileceğini hatırlatır. Bunu anlamak, her şeyi bir şeye indirgeme kolaycılığına alışmış çağdaş aklımızın gelişmesine büyük yardımda bulunur.

-Bu sebeplerin öncelikle, söz konusu olan ekosistemlerin içinde (kendimi dünyamızda) araştırılması gerektiğini anlatır.

-Kanunlara bağlı tabiat fikri, insan dünyasında da keyfi/nefsi değil, sosyal, ekonomik, psikolojik ve hukuki yasalara bağlı bir yaratılışın olduğunu ve insanın da bu şekilde düzen kurması gerektiğini öğretir. Yoksa kurduğumuz sistemlerde (devlet ve medeniyetlerde) zamanın bir yerinde kaos çıkmasını beklemek gerekir. Zira bir dağa veya ormana hâkim kanunlar, üzerlerinden kaldırılırsa sonuç kaos veya çöküş olur.

-Araştırmanın bizatihi kendisi ise, insanlık âleminde olup bitenlerin de belli kanunlara tabi olduklarını, onları da aynı titizlikle araştırmamız gerektiğini öğretir. Varlık üzerinde araştırmadan öğrendiklerimiz bize bu yönde alışkanlıklar kazandırır ve melekelerimizi geliştirir.

-Fakat tabiatı ve insan dünyasını mekanik bir saat olarak düşünmeyelim. Maddenin de, canlıların da erişemediğimiz, hiçbir zaman erişemeyeceğimiz bir derinliği vardır. Aslında her şey oradan kaynaklanıyor. Biz âlemlerin bizce görünür, bilinir kısmıyla ilgiliyiz. Bunlarda bile çok hata yaparız.

-Bütün bunlar hep birlikte, çevremizi, dünü ve bugünü daha iyi anlamamızı ve buradan öğrendiklerimizle daha iyi bir gelecek inşa etmemizi kolaylaştırır: Öyle bir düzen inşa etmeli ki, insan onun içinde, yaratılış maksadına uygun yaşayabilsin, yeteneklerini kullanabilsin ve geliştirebilsin, huzur ve mutluluk bulabilsin.

Bir zihniyet inşa etmenin maksadı bu değil midir zaten? Bu vasıfları kazanan gencimiz düşüncede hayli ilerlemiş, ufku genişlemiş, çoklu düşünme melekeleri gelişmiş olur. Artık daha karmaşık sorunları ele alabilme kabiliyetini kazanmıştır. O, artık kendisine yabancı olandan korkmaz! Ondan kaçmaz, bilakis merakını celbeder ve anlama konusu yapar. O genç, artık gördüğünü veya okuduğunu daha iyi anlayabilen ve anlamlandıran, veri ile düşünebilen, verilerden ve bulgulardan sonuca götürecek çıkarımlar yapabilen, daha iyi analiz ve sentez yapabilen ve bütün bunların sonuçlarından yeni bilgilere ulaşabilen bir yetişkindir. Her durumdaki farklılıkları ve alternatifleri görür, değerlendirir, aralarında seçim yapabilir ve hiyerarşiler kurabilir. Sonunda sağlıklı kararlar verebilir ve bunlara dayanarak geleceğe giden yollar (plânlar, stratejiler) geliştirebilir.

Böylece ilmi zihniyeti olan birinden, âlemleri araştırarak üzerinde düşünmesi, eşyada ve oluştaki hikmeti gözlemesi ve nimetlere sadece şükretmesi değil, aynı zamanda onlardan ilim çıkarması da umulur. Mesela, basit olarak; dünya ve güneş sisteminden, gece ile gündüzün art arda gelmesinden, yağmurun oluşumu ve insan için faydasından başlayarak varlıkların var olma şeklini, sebeplerini, sonuçlarını, faydalarını ve hikmetini araştırması, anlaması beklenir. O, yolculuğu boyunca sadece maddeyle değil, aynı zamanda ses, söz, ışık, kızılötesi, ısı, dalgalar, kütle çekimi, renkler ve daha nice gözle görünür, görünmez oluşumlarla tanışacak ve oralardan insanlığa taze bilgilerle dönecektir.

İlmi zihniyet sahibinin; bütün bunları ve sonsuz sayıdaki oluşları sadece araştırması, düşünmesi ve anlaması değil, aynı zamanda gördüklerinden kurallar çıkarması ve ölçüler geliştirmesi gerekir. Zira bir varlığın devamını mümkün kılan onun tabi olduğu kanunlar ve kurallardır. İnsan çabasının bir şeyi aramak, tanımlamak ve anlamaktan ötesi burasıdır işte! Gencimizin buradan kazandıklarının ona daha “iyi ve doğru işler” yaptırması beklenir. Buradan, mesela kurallar çıkaracak, usuller bulacak, modeller geliştirecek, süreçler tasarlayacak ve sistemler inşa etmeyi öğrenecektir. Ayrıca bunlarla zamanı, mekânı, iş, eşya ve oluşta her türlü hizmeti ölçmeyi ve kıymetlendirmeyi daha iyi anlaması beklenir. Zira ölçmeyen bilemediği gibi, ölçülmeyen de bilinemez. Ölçmek ilmin esaslarından, adaletin temel taşlarındandır. Onun için insanlık âleminin en büyük ortak değeri olan adalet teraziyle temsil edilir. Zira adalet doğrulukla, doğruluk ise ölçü iledir. İlmi zihniyet, bütün bunların ilimle teçhiz edilerek ve ahlâk ile yoğrularak hayata geçirilmesini gerektirir. Böylece gencimiz ilmiyle hem dünyayı imar ederek dirlik ve düzen getirir, hem de yaptıklarının hesaba tabi tutulacağı o güne hazırlanır.

 

Varlık kanunlarını anlamakla idrakimiz de gelişmeye başlar

Bu uğraşlardan başta günlük hayat olmak üzere her durumda başvurabileceğimiz daha ileri akıl setleri de çıkar. Merakları peşinden giden gencimizin sadece bilgisi artmakla kalmaz, muhakeme gücü de gelişir. Mesela çoklu dünya fikrinden, nesneler ve olaylar arasında bağlar ve ilişkiler kurabilmek, aralarında ayırım yapabilmek, sınıflamak, gruplamak, kategorize etmek, sıralamak; yine, aralarında hiyerarşi (derece, kademe, basamak, seviye, düzey, aşama, rütbe) kurabilmek, nicelik (kalite) ve nitelik farkını anlamak gibi yetenekler kazanır. (Canlılarda bu sınıflama Âlem, Şube, Sınıf, Takım, Aile, Cins, Tür şeklinde yapılıyor. Bu sınıflar bile kendi içlerinde alt, üst gibi kısımlara ayrılabiliyor) Bu öğrendiklerini kendisine malettikten sonra, akletme eksikliğinden kaynaklanan “her şeyi bir şeye indirgemek” yerine çoklu dünya gerçeğini, sınıflama bilgisi ve yeteneğiyle de, “her şeyi yaratıldığı veya bulunduğu hakikati üzere idrak” etmesi kolaylaşır.

Bu yolla yavaş yavaş kendi dünyamızı inşa ve imar etme yeteneğimiz gelişmeye başlar: Şeyleri öncelik sırasına koyma, hedef tayin etme ve amaç tespiti yapmak gibi kabiliyetler kazanırız ki bu da vizyon sahibi olma, strateji geliştirme ve plân yapmak gibi yeteneklerimizi geliştirir. Plânlamak ilmi zihniyet eseri olduğu kadar bir medenileşme faaliyetidir. Hayatına plânlamayı yerleştiren bir zihinde zaman güçlü bir mefhum haline gelir. Dolayısıyla plân yapan, artık hayatı zaman boyutunu hesaba katarak düzenlemeye başlar. Böylece “an”ın yerini süreçler, “bir sefer”in yerini ardışık hareketler ve süreçler alır. Bu kazanımlar yolcumuzu “toptancılık” ve “anlık” fikri kolaycılığından biraz daha uzaklaştırır. Dünyayı siyah-beyaz görmeye alışmış bir akla grinin sayısız tonu ve sonsuz çeşitte renk güzelliklerini, yani eşyanın anlam ve hakikatini anlama derinliği kazandırır. Bu akla göre, zaman sadece birbiri arkasına dizilmiş vagonlardan ibaret değil, aynı zamanda tekâmül sebebidir ve akıl sahiplerini gelişmeye zorlar. Artık bu zihne göre insan, zamanla sıkı bir alış-veriş içindedir. Çünkü:

“Bize ve birbirlerine göre hareketsiz olan bütün nesneler [ve olaylar] zamanda tamı tamına aynı hızda hareket ederler yani yaşlanmaktadırlar.”[vii]

Onun için bugün dâhil olduğumuz yahut müdâhil olma imkânımız olan olaylara yarın yaklaşma imkânımız bile kalmayabilir! Zamanı ve mekânı hakkıyla idrak etmiş olan bu akıl tekâmül etmiş ve

“İki günü birbirine eşit olanın aldandığını” idrak kabiliyeti kazanmıştır.[viii] O, ne güzel akıldır!

 

 Anlama isteği sorgulama melekelerimizi geliştirir

Gencimiz, bütün bunları elde edebilmesi için meraklarını doğru yolda kullanmalı, gerekli hallerde sorgulama yapmasını bilmelidir.  Karşılaştığı şeyleri ve halleri anlamak için şöyle sorular sorabilir: Bu niçin vardır? Şu nasıl çalışır? O şey neden öyledir? Şu sistem hangi durumda, nasıl bir davranış gösterir? Şu, ona göre ne durumdadır? Merakını nefsi şeyler için harcamamalı, boş yere soru sormamalı, insanı değil olayları, durumları sorgulamalıdır. Sormadan önce iyi düşünmeli, her soruyu önce kendine yöneltmelidir. Aklı olan bir şeyle ilk karşılaştığında, onu hak ettiği şekilde sorgular. Zira o şeye inandıktan bir süre sonra sorgulama imkânını elinden kaçırmış olur! Descartes, “bir şeye inandığımız sırada gerçekleşen düşünme eyleminin, o şeye inandığımızı bildiğimiz sırada gerçekleşen düşünme eyleminden farklı olduğunu” söyler.[ix]

Sorgulamak, pazarda suya sabuna dokunmadan dolaşmakla olmaz. “Buğday çuvalına elimizi daldırmak” gerekir. O pazar insan âlemi, o çuvalın içindekiler de insanın yapıp ettikleridir.[x]

Sorgulamanın önemli kaynaklarından başta geleni Kur’an, sünnet ve felsefedir. Ne yazık ki, bu üç kaynak da günümüzde, coğrafyamızda sorgulama kaynakları olmaktan çıkmışlardır! Medeniyetimizde asırlardır insanın yüzüne kapanmış olan düşünme kapılarını açacak anahtarlar bunlardır.

Sorgulama yapacak kişi eleştirel düşünebilmelidir. Alia İzzetbogoviç der ki; “Ben olsam Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere ‘eleştirel düşünme’ dersleri koyardım. Batı’nın aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.” Eleştiriyle ilgili bazı kuralları not edelim: Eleştiriyi yerinde ve zamanında yapmalı, dozunda tutmalıdır. İnsanları değil, sözlerini, yazdıklarını veya yaptıklarını, hatta söz konusu olan işlerini veya o işlerdeki fikri, hatta sadece kuralları sorgulamalıdır. Sözünü veya işini eleştirdiğimiz insanların kişiliklerine saygılı olmalıdır ki eleştiriyi kabullenebilsin, eleştiri de yerini bulsun. Yine bunlar kadar önemli olan husus, eleştirel düşünen, başkalarını eleştirmekle kalmamalı, kendisi de eleştirilmeyi kabullenmeli, hatta eleştiriden yararlanmaya çalışmalıdır.  “Haklı kalma hırsı bir yanılgıya açıklık kazandırmaktadır: Bilgiye ve çürütülemez doğrulara sahip olma değil, vazgeçmeden, bütünüyle eleştirel doğrunun aranması, bilim adamını bilim adamı yapar.[xi]

Sorgulamak önemlidir zira sorgulanmayan şeyler yüzlerce, hatta binlerce yıl yanlış olarak ve öyle olduğu düşünülmeden kabul gördüler. Güneş, ay ve yıldızlar hakkında böyle sayısız hurafenin bin yıllarla hüküm sürdüğünü biliyoruz: Mesela ay tutulunca onu yılan yutmuş oluyordu! Bugün atmosfere girerken sürtünmeden dolayı tutuştuklarını bildiğimiz göktaşlarının her biri bir yıldızın hayatının sona ermesi, her yıldız da bir insanı temsil ettiğinden yıldızın ölmesi, temsil ettiği insanın öldüğünün alametiydi! Rüzgâr ve fırtınalar, dünyanın öteki ucunda yaşayan kocakarının üflemesiyle çıkıyordu!

İşin daha da ehemmiyetli tarafı; bazı şeyler bilinmediğinde, sadece “bir şeyi bilmemekle” veya “yanlış bilinmekle” kalınmaz, aynı zamanda yanlış bilen zihnin gelişmesini de önler! Çünkü yanlışta fazla ileri gidilemez, aklın yürümesi ve gelişmesi oracıkta durur. Hâlbuki bugün az da olsa doğrusunu bildiğimiz güneş, ay, gezegenler ve hareketlerinden, rüzgârlardan, hatta şimşekten bile ne kadar çok şey öğreniyor ve bildiklerimizden ne çok yararlanıyoruz!

 

 Başkalarından önce kendimizi sorgulamayı öğrenmeliyiz

Hakikat yolcusu kendini inkâr etmeden, halen zihnimizi işgal altında tutan düşünce geleneğimizi de sorgulayabilmelidir. Hazır yiyiciliğin, taklitçilik, nakilcilik, tekrarcılık ve ezberciliğin, fikir ve inanç hizipçiliğinin düşünce dünyamızı nasıl etkilediğini anlamaya çalışmalıdır. Düşüncenin bu kara delikleri, sadece kendileri var olmakla kalmıyor, coğrafyamızda yeni düşüncelerin filizlenmesine de imkân tanımıyorlar! Mesela, sürekli ve hiç sorgulamadan, “dönüp dönüp bina okuyan,”[xii] okuduklarından hiçbir şey üretemeyen, başka da hiçbir yazı veya kitaba dokunamayan hiziplerimiz var! Öyle ki, kimi metinler toplu olarak okunur ve o kadar çok tekrar edilir ki, kitap okudu sayılanların büyük kısmı pasif okuyucu durumuna düşer. Ve öyle ki okudukları metinler onlar için artık birer yazı nesnesi olmaktan çıkar, resim haline dönüşür!

Onun içindir ki, hiziplerimiz, “ellerinin altındaki” bunca insan varlığına rağmen sosyal hayatımıza, bilim ve sanat dünyamızın ileri gitmesine bir adım bile katkıda bulunamadılar. Şu kadar insan, bunca zamandır, insanın faydasına toplu iğne kadar keşifler bile yapamadılar! Daha da acı tarafı; dünyaya hayat veren değerlerimiz ve medeniyet aklımız, geçmişten devraldığımız mirasımızla birlikte bu hiziplerin elinde fosilleşti! Bugünümüze hayat vermesi gereken bin yıllık mirasımız iç mekânlara hapsedildi. Dehşet verici şekilde, kendi dünyamızın imar edilmesini de “düşman” dediklerinin ellerine terk edildi! İlmi zihniyet, insafı, edebi ve nezâketi elden bırakmadan, bu hayat tarzını sorgulamaktan geri durmamalıdır!

Bir medeniyeti, o medeniyetin temel değerlerini en iyi yaşayan kesimler inşa eder ve ileri götürürler. Çok yazık ki, medeniyet değerlerimizi en iyi temsil ettiklerini iddia eden kesimler toplumun önünde yürüyemiyor, hatta geriden takip ediyorlar! Bu durum, bir medeniyetin gelişmesinin durması anlamına gelir! Sonu değilse!

Dindarlar enerjilerini adam kazanma, ibadet, edebiyat, hamasete ve yardımlaşma gibi faaliyetlere harcıyor. Yirmi dört saatlik hayat (iş ve ticaret hayatının ahlâki ilkelerle düzenlenmesi, bilimler ve sanatlar) yani imar ve inşa sahipsiz kalıyor! Onun için temel değerlerimizden kaynaklanan ilerleme olamıyor! Bu gelişmenin olabilmesi için zamanımız toplumunda amatör radyoculuktan, gök gözlemciliğine, biyoloji merakından, tıbbi bitki takipçiliğine kadar çok şeyin gençlerin merakları ve talepleri arasına girmesi gerekir.  Zamanımız bilim çağıdır. İlerlemenin de bilimle ve onu tamamlayacak ahlâk ve sanatlarla olması gerekir. İlahi bir inancın örgütlü kesimleri, insan sağlığıyla söylentiden öteye ilgilenmiyorsa, dünyayı kendince imar etmek için çabası yoksa geride sorunlar bırakıyor demektir.

İlmi zihniyetin gayesi doğruyu aramak, yöntemi ve araçları ise sorgulamak ve eleştirel düşünmektir. Doğruluk aşkı olmadan bilim yapılmaz.  İnsan zihninin gelişebilmesi için sürekli doğruluk ve gerçeklikle beslenmesi gerekir. Ancak bunları yapan zihin gelişme yoluna girer. Dikkati artar, her şeyi derinliğine düşünerek yapmak, odaklanma, incelik, titizlik ve özen gösterme gibi melekeleri gelişme yoluna girer. Sir Richard A. GREGORY, 1891’de yazdığı, keşif yapmayla ilgili eserinde şöyle der:

Love of truth creates the habit of accuracy and exactness in matters of fact which characterises a scientific mind.”[xiii]

İnsan için mutlak doğru yoktur. Doğru, yaklaşık doğru, onu da bulamıyorsak –hiç değilse bulana kadar- muhtemel doğruyu gözetmek gerekir. Ne var ki, doğruluk sadece bir şeyin doğrusunun, sonucunun bulunmasından ibaret değildir. Bazen doğrunun kendisinden çok onu nasıl bulduğumuz daha önemlidir. Çünkü “nasıl,” diğer doğruları aramakta da bize yol gösterebilir. İşte bu usuldür, yol, yöntem, yaklaşım, metod ve metodolojidir. Büyük bir dikkat ve değer gösterilmesi gerekir!

Diğer taraftan; gencimiz hazır olanı hıfzetmekle yetinmemeli, elde ettiklerini analiz edebilmelidir. Mesela bir yazı veya mevzuyu kısımlarına ayırarak unsurların her birini eksiksiz tanımlamalı ve unsurlar arasında bağlar kurabilmelidir. Oradan unsurlar arasında sentezler yaparak bütüne ulaşmayı denemelidir. Bunun için yolcumuz öncelikle iyi bir gözlemci olmalı, mümkün olan durumlarda deney yapmalı, deneysel çalışmalardan yararlanmasını bilmelidir.

Bir bilim insanını yetiştirecek ve ilmi zihniyet kazanmasında yardım edecek esas unsurlardan biri araştırmadır. Son on yıllarda, toplumlarımız, insan bedeni, sağlığı, diyetler, allerjiler ve tıp bitkilerinin bilinmesine şiddetle ihtiyaç duymaya başladılar. Gençlerimiz, “herşeyi bilen” pozlarında resim verirken, basit araştırmalarla bilinebilecek konularda; biri tanınıp geriye çekilince, diğerinin sahnede belirdiği şarlatanların elinde oyuncak durumuna düşüyor! Bir “tevhid medeniyeti” aklın gücünü, tabiatı anlamaya ve insan sağlığını korumaya adamaz da ne yapar!? O nasıl bir “selim akıl”dır ki, insanı, bütünlükten mahrum teorilerin eline ve manipülasyona açık reçetelerin insafına terk eder!?

Bir cephede bütün bunlar yaşanırken, öteki cephede ahlâktan arındırılmış bilimin istismarıyla, insana nimet ve emanet olarak verilmiş bitkiler, toprak, su ve hava yavaş yavaş zehirleniyor! Bu yapılanlarla insan sağlığı ciddi bir tehdit altına giriyor! İnsanlığın temel besin kaynakları tohum, gübreleme, ilaçlama ve işleme zincirinin herhangi bir halkasında birer birer zehirleniyor! Yaratılıştan kıyamete kadar bedelsiz olarak insan emrine tahsis edilen gıda kaynağı bitkiler güç merkezleri tarafından birer birer ele geçiriliyor!

 

Mantık ve matematik zihnin gelişmesinde iksir gibidir

Akla jimnastik yaptırmak, onu budamak, çapalamak ve beslemekte mantık ve matematikten daha iyi yol ve yöntem var mıdır? Bir şeyin kapsamını, kapsam dışında kalanı anlamak; bütünü ve bütüne göre payı, paydayı, kesiri mantık ve matematikle anlıyoruz. Şeylerin toplamını, birinin diğerinden çıkarımını veya türetilmesini, bölüştürmeyi, bilinmeyen bir şeyi bilinen yardımıyla bulmanın yollarını matematikle arıyoruz. En hassas aletlerle ölçülemeyecek doğrulukta büyüklüğü, küçüklüğü, eşitliği matematikle yakalayabiliyoruz. Matematikle düşünce zincirleri kuruyor, basit zannettiğimiz ama gerçekte dünyayı ve hayatı daha iyi anlamayı kolaylaştıran zihin kudretini matematikle kazanıyoruz. Gözle görülmeyeni, ele-avuca gelmeyeni, en gelişmiş cihazlarımızla yakalayamadıklarımızı matematikle kavrayabiliyoruz. Onun için matematikçiler, herkesten çok önce uzaya çıkarak veya maddenin derinliklerine inerek oralarda seyahat edebiliyorlar. Onun için neredeyse bütün büyük düşünürler, kâşifler, filozoflar matematikçi veya fizikçidir.  Medeniyetimizin, son yüzyıllarda maruz kaldığı düşünme yetersizliği ve akletme acizliğinin bir sebebi de bu ilimlerin zayıflığı olsa gerektir. Zira bütün büyük keşifler hayal ve düşünce ile doğar, matematik ve fizik derslerini geçtikten sonra ancak madde dünyasında görünür hale gelebilirler. Hayatı, “A Beautiful Mind” filmine konu olan, Nobelli ünlü matematikçi John Nash, matematikle adalet arasında doğrudan bağ kuracak değerlendirmede bulunuyor: İyi matematik bilmeyen toplumlarda adalet yoktur.”[xiv]

 

 

Varlık bilgisinden insan dünyasına ilmi zihniyet

Şimdi gencimizi takip ederek, tabiat alanından yavaş yavaş insan dünyasına doğru yola çıkalım:

Tabiatta var olanı bilimin metodu ve kurallarıyla araştırdığımız gibi, insan dünyasında olup biteni de hem bilim, hem de ahlâk (etik, muamelat) üzerinden daha iyi anlayabiliriz. Konumuzu önce kâinat ve tabiat, sonra insan sırası içinde ele almamızın sebebi sadece yaratılış sırası değildir. Onunla birlikte, önce ölçülerle çalışan, hatasız, kanunları değişmez ve insan nefsinin yol açtığı zaaflardan âzâde olan evrenden ve tabiattan başladık ki, buradan ihtiyacımız olan aklı topladıktan sonra, başımızda o akılla insanın dünyasına girelim. İlmin ne olduğunu burada bir kere daha hatırlayalım: “İlim, bir şeyi bulunduğu hakikat üzere ve vakıaya uygun şekilde kavramaktır.”[xii] Kavrama işi tabiatta daha kolaydır, zira orada şaşmaz kanunlar ve kurallar vardır. İnsanın eğip bükmesi, süslemesi veya gizlemesi yoktur.[xv]

İnsan dünyasında ise genellikle insanın davranışı üzerinde duracağız. Çünkü bir insanın olduğu gibi toplumların akıbetini tayin eden şey de insanların davranışları ve alışkanlıklarıdır:

Milletlerden birinin aklı diğerinden eksik veya fazla değildir. Ama herhangi iki milletin gelişmeleri arasında büyük farklar olabiliyor. Bu durum, sadece farklı toplumlar için değil, aynı zamanda bir toplumun farklı zamanları için de yaşanabiliyor. Bizim toplumlarımız da bulunduğumuz devirde, eski devirlerine göre gelişmelerini yavaşlatan veya tamamen durduran bir dönem yaşıyorlar. Genel bir kural olarak, bir toplumun yükselişi de çöküşü de onların hayat tarzında yatmaktadır. İnsanlığın yetiştirdiği ender zekâlardan biri olan İbn Haldun, toplumların akıbetini üyelerinin alışkanlıklarına bağlar.  Ona göre, bir insanın benliğine “hayırlı ve iyi adetler yerleşir ve nefsinde hayır işleme melekesi hâsıl olursa, o kişi artık şerden ve kötülükten uzaklaşmış, şerrin yolu onun için zorlaşmış olur.”[xvi]  Bu durum çoğunluğun davranış biçimi haline gelirse artık yavaş yavaş toplumun akıbetinde etkin olmaya başlar.

 

İlmi zihniyet yalnız ilimle gelişebilir mi?

Yukarıda bahsettiğimiz dizi sebeplerden dolayı, zihniyetin inşa edilmesinde, bilimle birlikte ahlâka da ihtiyacımız vardır. Batıdan ve geçen yüzyıllardan başlayarak, “bilimlerin ilerlemesiyle din geriler,” iddiasının insanı aldatmaktan öteye gitmediği şüpheye yer bırakmayacak açıklıkla anlaşılmıştır. Bugün dünyada bir laikleşme yaşanıyorsa bunun bilimden kaynaklandığını ispatlayan bir delil yoktur. Orta Çağ Avrupası din adamları ve Osmanlının son zamanlarında kimi din mensupları, dini kullanarak bilim üzerinde baskı kurmayı başarmışlardı. Sonraki dönemde de, intikam alırcasına, bilim insanlarının din üzerinde otorite kurma karşı atağı doğdu ama o da miadını çoktan doldurdu. Bugün insan aklı, din ile bilimden birlikte yararlanmayı akledecek kadar gelişmiş ve olgunlaşmıştır. Herhalde insanlığın öğrendiği en büyük derslerden biri budur.

Bilimden öğrenileni dine kazandırmak, dinde edinilmiş olandan bilimi yararlandırmak zihnin gelişmesinde çarpan etkisi yapar. Mesela adaletin tesis edilmesinde veya bugünün psikoloji ilimleri arasında önemli bir yer işgal etmeye başlayan iyilik, merhamet, empati kurmak, ümitli olmak ve pozitif yaklaşım gibi çok sayıda değerlerin esas kaynağı dindir. Evreni ve tabiatı anlamakta, Kur’an’ın varlık ve yaratılış hakkında verdiği ipuçlarından yararlanmayı nasıl ihmal edebiliriz? Varlık üzerinde düşünürken, Kur’an’ın kendisine inananlara kazandırdığı sorgulama inancından daha güçlü ve evrensel sorgulamayı nerede bulabiliriz? Hatta diyelim ki, her dini emir gibi “namazın vaktinde ve dosdoğru kılınması” sade ve basit kuralı üzerinden dini olanla, herhangi bir işin zamanında ve dosdoğru yapılmasında iş ahlâkının el ele vermesinden daha faydalı ne olabilir?

Kişi ister inansın, ister inanmasın vahiyden yararlanma imkânını kaçırmamalıdır. Çünkü kâinat ve âlemler birer sistem ise; Kur’an, o âlem ve sistemlerin el kitapçığı ve rehberi, hadis de Kur’anı uygulama rehberidir. Onun için kitap ve sünnetteki her nüve kuyumcu titizliğiyle ele alınmalı, bulunan ve açıklaması yapılan hususlar birer işaret ışığı kabul edilerek araştırma konusu yapılmalıdır ki haber verilen (bilinen) üzerinden bilinmeyenler keşfedilebilsin. Cebir bize bunu öğretiyor değil mi?

 

Ahlâki değerlerden yararlanmayan bilim olamaz

İnsanın bireysel davranışlarının ve sosyal ilişiklerinin anlaşılması ve geliştirilmesi için fıkıh ve tasavvuftan yararlanmak gerekir. Yaratılış maksadı ve kendini bilme, insan ilişkilerini anlama ve düzenlemede fıkıh ve tasavvufa büyük ihtiyaç vardır. Bu ilimler bilinmediğinde insan, dünyayı yegâne mekân olarak bilme veya dünya hayatını boş verme (ruhbanlık) gibi iki kutuptan birine savrulabiliyor!

Ne var ki, dini alanın da istismarcısı ve şarlatanı boldur. Çünkü din,  insanın en küçük davranışından, insan aklının ermeyeceği, aşkın olana kadar uzanan geniş bir alanı kapsar. Din ilimlerinden yararlanacağım diye bu ilimlerin mensupları arasındaki çekişmelere takılmamak, hadis ve sünnet üzerine yapılan faydasız tartışmalara girmemek gerekir.

Kâşifimiz, mucize konusunda dikkatli, keramet konusunda temkinli olmalı, cifir ilmi veya ebced hesabı ilimlerinin “bir disiplin olmaktan ziyade şahsi bir kabiliyet olduğunu” ve hakkında çokça istismar olduğunu bilerek – tavsiyemiz- uzak durmalıdır. Rüya ile amel etmemeli, hurufilik, nüshacılık ve üfürükçülük gibi uğraşlarla arasına sınır koymalıdır.

Sonuç olarak; zihniyet inşa etmekte olan, bilimle din arasındaki bağları görebilmeli ve her ikisinden yerinde yararlanmasını bilmelidir. İnsan kişiliğinin inşa edilmesinde dinden yararlanılmazsa, başta doğruluk olmak üzere, ahlâktan, etikten, insani değerlerden arındırılmış bilim anlayışının insanlığın

sorunlarını çözemeyeceği gibi, bir kâbuslar çağı yaşatması işten bile değildir! Mesela, bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle mahremiyetin çiğnenmesinin sıradan olay haline gelmiştir. Özellikle internet, yapay zekâ veya biyoteknolojinin gelişmesiyle doktrin değerinde etik (ahlâk) ihtiyacı da doğmuştur. İnsan sağlığı için faydalı yahut zararlı şeylerde, tıp ilmiyle, helâl ve haramın bilinmesinde ilahiyatın yardımlaşmalarına ihtiyacımız vardır. Bugünün karmaşık hayatını temiz ve insanî tutacak, sayısız nüvelerden oluşan ve bütün nüveleri uyumlu olan bir ahlâkı temin edecek olan dindir. Onun için gencimiz, dünya tasavvurunda ahlâkî değerlerden nasıl, ne zaman, nerede yararlanması gerektiğini kemâl-i ciddiyetle çalışmalıdır.[xvii]

Zira geleceğe giden yol üzerinde insan benliğinin derinliklerinden kaynaklanan, insanı kolaylıkla aldatabilen, hile ve desise ile ön almak isteyen baştan çıkarıcılar giderek artmaktadır. Mesela 2018 Davos Konferansının ana teması, teknoloji kullanılarak, beyin dalgaları üzerinden insanın düşüncelerinin okunması, kontrolü, şartlandırılması ve yönlendirilmesi, yani insana kendi iradesi dışında hükmetme fikri olmuştur! Bu tehlike ile mücadelede ancak din ile bilim el ele verirlerse başarı elde edilebilir. Nihayet, insanın teknolojinin elinde oyuncak durumuna düşmekten kurtarılması ahlâkî değerlere, onlardan doğan davranışlara ve alışkanlıklara ve bütün bunlardan türetilen yol ve yöntemlere ve yasalara bağlı olacaktır.

 

Zihniyetin kemâle ermesinin yolu Yaratanı tanımaktan geçer

Failsiz fiil, yaratansız yaratılış olmaz, olamaz. Bu bakımdan eşyayı, varlığı, olayları, hâsılı yaratılışı anlamanın yolu; bütün bunlar arasındaki ortak kanunları, kuralları, bağları aramaktır. Bu kadar farklı şey arasındaki benzerlik, birliktelik ve uyum nereden kaynaklanıyor? Hangi açıdan bakarsak bakalım bütün bunları bir “Yaratan”ın olması fikri zorunlu hale gelir. Diyelim ki; bir bitkinin kökünden kaynaklanan ihtiyaçla güneş sistemi, hatta bir galaksiden çıkan yasalar arasındaki uyumu hangi kuvvete bağlayacağız? Yine, varlığı; Yaratandan gelen bilgiye (Kitaplara) baktığımızda ve kendisinde var olduğunu bildirdiği sıfatlar üzerinden düşündüğümüzde, O’nun var olmasının zorunlu olduğunu görürüz. Öyle ki, ilmi zihniyetin amacı olan, iyi bir hayat tarzı hakkında hiçbir şey bilmesek bile, O’nun kendisinde var olduğunu bildirdiği sıfatları, kâmil bir hayat tarzı hakkında bize mükemmel bir resim verir. O kadar ki, derinliğine düşündüğümüzde, kişinin kendini bilmesinin yolunun bile O’nun isimlerini bilmekten geçtiğini görürüz. Mesela nasıl olur da, insan için paha biçilmez değeri olan hak, hukuk, hesap, adalet, merhamet, rızık verme/verilme, infak etme, görüp gözetme ve affetme gibi sıfatlar, ona yaraşır şekilde Yaratanın isimleri arasında yer almaktadır? Bu şekilde doksan dokuz sıfatla donanmış bir hayat tarzı ne büyük zenginlik getirir. Bunun kadar önemli olan husus, bu sıfatlara insanın kendisinin de ihtiyaç duymasıdır. Bütün bu sebeplerden dolayı, ilmi zihniyet inşa etmekte olan birinin temel hedeflerinden biri de Rabbini eksiksiz ve ortaksız bilmek olmalıdır. Bu yolda sadece Rabbini bilmekle kalmayacak, O’nun sıfatlarını işaret taşları olarak kabul ederek ilerledikçe kendini de bilmeye ve anlamaya başlayacaktır.

 

Gelişmek, gelişme inancımıza ve alışkanlıklarımıza bağlıdır

Yukarıdan beri saydıklarımızı biliyor olabiliriz ama bildiklerimizle toplumu ileri götüreceğimizin bir garantisi yoktur. Bir arabanın bütün parçalarına sahip olmamız, bir arabamız olduğu anlamına gelmez. “Arabam var” diyebilmek için bütün parçaların, birlikte yürüyecek bir sistem içinde çalışır halde olması ve onu yürütecek birinin olması gerekir. Onun için sadece bilgi sahibi olmak değil, bilgilerimizi hayata nasıl dâhil etmemiz ve elimizdekilerle nasıl bir hayat başlatmamız gerektiğini de öğrenmemiz gerekir:

Öncelikle, sabit fikirlilik yeni yetenekler geliştirmeye, değişime ve gelişmeye olduğu kadar öğrenmeye de engeldir, terk edelim. “Şu şey nasılsa öyledir, değişmez!” yahut “ben buyum, değişemem” diyorsak hiçbir şeyi değiştiremez ve geliştiremeyiz. Bir anda büyük işler yapanlar değil, günlük, küçük ve düzenli işler yapanlar başarılı olurlar.[xviii] Şeyleri, az da olsa sürekli yapmak onları hayata dönüştürür, yoksa yel alır götürür. Bunun için gideceğimiz yönde küçük ama sürekli ve düzenli davranışlar geliştirmeye ve bunları gerekli durumlarda tekrarlayarak alışkanlık haline getirmeye çalışalım. Sonuçlar üzerine değil, süreçler üzerine eğilelim. Bu yüzden de hedef tayin etmekte acele etmeyelim.  Belli alışkanlıklar geliştirip, düzen tutturduktan sonra gideceğimiz yönde hedef tayin edelim. Hedeflerimize vardığımızda yeni hedefler belirleyelim ve o istikamette yürümeye devam edelim.[xix]  Uzun süreçler boyunca ara değerlendirmeler yapalım. Bunun için iyi izleme yapalım, değerlendirmelerden dersler çıkaralım. Sadece kendi yaptıklarımızdan değil, başkalarının başarıları ve başarısızlıklarından da öğrenmesini bilelim. Zorluklara ve musibetlere pozitif açıdan yaklaşalım: Üst âlemden musibetle gelen, yaratılış kelâmıyla yazılmış bu mesajları okumaya ve yararlanmaya çalışalım. En kötü durumda bile “keşke” demeyelim. Zira “keşke” olanı anlamayı ve kabullenmeyi zorlaştırır. İnsanın yüzünü geçip giden ve bir daha geri gelmeyecek olan geçmişe çevirir!

Bir toplumun, herhangi bir durumda geride olmasının sebebi sadece mühendislik değildir! Öncelikle inanmak ve doğru yolda, düzenli çalışmakla olur! Her tohum her iklimde filizlenmez. Onun için sadece belli fikirlerimizin değil, aynı zamanda tasavvurlarımızın da gelişmeye uygun olması gerekir. Bizler bir medeniyetin çöküş döneminin çocuklarıyız. Yani fikir ve tasavvurlarımızın önemli bir kısmının bir toplumun iyice gerilemiş, yaşlanmış dönemine ait olduğunu unutmamak gerekir. Mesela Osmanlının devamı olmak yahut Osmanlı üzerinden “diriliş” aramak kolay ve nefsimize hoş gelmekle birlikte, Osmanlının yaşlılık genlerini de beraberimizde taşımak anlamına gelebilir. Nerede olduğumuzu anlamak ve yönümüzü doğru tayin edebilmek için büyük inşa dönemlerini (Asr-ı Saadet, Selçuklu ve Osmanlının doğuş dönemleri ve çağdaşımız olarak Batının oluşumunu) bilmek yol gösterici olacaktır.

 

Zihniyet yolcusu ait olduğu dünyayı sorgulama cesaretini göstermelidir

Düşünmenin zor taraflarından biri kendi düşüncelerimizi sorgulamak, düşünme alışkanlıklarımız arasında zararlı olanları farketmek ve ayıklamaktır. Zordur, zira zararlı olan da faydalı olan gibi bizden kaynaklanmıştır ve aynı dokudandır. Bu durum, bulunduğu yere uyum sağlamış, “araziye uymuş” bir tırtıl veya kertenkele gibidir. Üstelik insan dünyasında bir de nefs (küçük kısmıyla ego) vardır. Nefs, görülmesi halinde bile insanın kendisinde olan eğrinin ifşa edilmesine engel olur. Nefs, kraldan fazla kralcıdır. Bizi, bizden çok düşünür, sever ve korur! O, suret-i hakdan görünür, insanı savunur gibi yaparken aslında kendine hizmet ettirir! Bu yüzden insan, çok zaman gerçeğin böyle olduğunu fark edemez ve kendi egosuna hizmet eder hale gelir! Bu durum, bizden yararlanmak isteyen birinin, dostumuz olarak görünmesi gibidir!  Onun için sağlıklı zihniyetinin olmasını isteyen her insan, ilminin ve mesaisinin önemli bir kısmını kendini bilmeye ayırmalı, kendi cehaletinden arınmaya çalışmalıdır. Ondan sonra da düşünce ve duygu dünyamızı, işlerimizi ve eylemlerimizi şekillendirmeye ve zararlı unsurlardan arındırmaya çalışalım. Öyle ki, ilmin gücünü insani ve ahlâki değerlerle güçlendirelim! Bir insana, insani meselelerde, zorluklar karşısında dayanma gücünü veren şey ahlâktır.

 

İnsani zaaflarımızı arayalım, analiz edelim ve arınmaya çalışalım

İnsanın zaaflarından üçü yalan söylemek, peşin hükümlü olmak ve zan yapmaktır. Sağlıklı düşünebilmek ve “iyi ve doğru işler yapmak” için yalan söylememek, peşin hükümden arınmak, zandan sakınmak gerekir. Yalanın yıkıcılığı herkes tarafından bilinir. Peşin hüküm ve zannın çoğu ise çok zaman fark edilmez ve ilimle düşünmeyi engeller. Düşünce sadece eşya hakkında değil, diğer insanlarla ilgili olduğundan bu karanlık değerler insan ilişkilerine de zarar verir.

Kibir de sağlıklı düşünmeye engeldir. Başta ilim olmak üzere, ahlâk, adalet ve doğruluk gibi çok işte körlük sebebidir. Mesela ekâbir, doğru bildiğinin yanlışlığı ispatlanınca kabullenemez. Kibri buna engel olur. Onun için ilim yolcusu, kibirden arınmalı, mütevazı olmayı öğrenmelidir. Eğitimle kibrin törpülenmesi beklenirken bizim kültürümüzde bazen daha da artabiliyor! Onun için zihniyet yolcusu, güç ve makam sahipleriyle oturup kalkarken kibirden korunmasını bilmeli, sakınamıyorsa bu kesimlerden uzak durmalıdır!

İyi bir zihniyet inşa etmekte olan gencimiz, yazımızın başında belirttiğimiz gibi süfli meraklar geliştirmeyecek, onları beslemek için tecessüs etmeyecek, yani başkalarının gizli hallerini araştırmayacaktır. Başkasının gizli haline vakıf, kusurlarından haberdar ise onları da ifşa etmemelidir. Kendisinde, başkalarının gizli hallerini araştırma veya bildiklerini ifşa etme duygusunun uyandığını fark ettiğinde, kitaplarının başına gitmeli, eşyanın gizli sırlarını araştırmalı, yani ilimle meşgul olmalıdır. Aynı şekilde, söz taşımakla da kirli bir ilişki içine girildiğinden insan zihni de kirlenmiş olur. Diğer taraftan, insanın kendisine de (kirli) bir haber gelmiş olabilir. Kişi zihniyetinin bu haberle kirlenmesini ve aldığı bilgiyle başkalarına zarar vermek istemiyorsa duyduğuyla karar vermekte acele etmemeli, haberi sorgulamalı, kaynağını ve doğruluğunu araştırmalıdır. Sağlıklı zihnin alametlerinden biri de zihniyet sahibinin başkalarını aldatmamasıdır. Aldatan o toplumun parçası olmaz. Sözün doğrusu ve doğrudan söyleneni varken, leş yiyicilik (dedikodu, gıybet) yapmamalıdır! Yine aynı hastalıklardan olan, başkalarıyla, kaşla, gözle bile olsa alay etmek de insan ilişkilerini olduğu kadar ilmi zihniyeti içten kemirir. Çok “iyi insan” vardır ki, neredeyse gözle görülmeyen bu hastalıkla maluldür! Ayrıca toplumsal dokunun güveleri olan haset ve kıskançlık gibi hallerle arasına kesin sınır koymalıdır! İlme sahip olanı kıskanmak doğru değildir, ancak gıpta edilebilir. Başka toplumlara veya milletlere düşmanlıkta kişinin meşru ve ahlaki sebebi olmalı, düşmanlıkta aşırıya gitmemelidir!

Yukarıda saydığımız durumlar, insanın yapıp ettiklerinin defolu veya hastalıklı halleridir. Ahlâka, toplumsal yapıya olduğu kadar akla da zarar verir, ilmi zihniyeti sakatlar! Bütün bunlar, özellikle sosyal bilimlerde yapılacak çalışma ve değerlendirmeleri doğrudan etkiler. Mesela peşin hüküm sahibi biri araştırmasında gerçeği değil, iddiasına delil (kanıt) arar! Araştırmasında aksini bulsa bile, bulduğunu ifşa edemez! Yine, bir millete düşmanlık duyan, onların iyi hallerinin bilinmesini istemez. İnsanların sempatisini kazanır diye iyi taraflarını, huylarını veya sanatlarını gizleyebilir, onları kötü gösterecek hallerini öne çıkarabilir. Lisanlarını öğrenmek istemez. Ama bu aşırılığının bedelini de öder, düşman bildiklerinden kendisi için faydalı olan bir şey öğrenemez.

Bu bakımdan, yukarıda saydığımız marazi halleri kalbinde taşıyan biri çalışmalarında doğru sonuçlara ulaşamaz. Onun ilmine güvenilmez! Çünkü kalbi hastalık taşımaktadır. Doğruluk ve adalet böyle bir kalbe emanet edilemez. Hiç kimse içinde hastalıklı kan dolaştıran bir bedenden kan almak istemezken, niçin insana karşı hainlik taşıyan bir kalpten bilgi veya fikir almak istesin!

 

 Belirleyici etkenler davranışlarımız ve alışkanlıklarımız olur

Düşünme gücünün zayıfladığı zamanlarda durum değişiklikleri yapmak (okuduğumuz kaynakları değiştirmek, birini dinlemek, yürüyüşe çıkmak, seyahat etmek vs) faydalı olabilir. Fikri olan biri, yanında sürekli not defteri taşımalıdır. Not aldıklarınız, varsın önemli şeyler olmasın. Zihni çalışır halde tutmak önemlidir. Geceleri kalkıp aklımıza geleni yazmaktan üşenmemek gerekir, ilham edileni kaçırmamak için bir gecede defalarca yatağından kalkan büyükler vardır. Ayrıca her akla belli miktarda ıskarta üretme hakkını tanımak gerekir. “Bir evden tır dolusu çöp çıkmayıncaya kadar, o evden bir yazar çıkmaz,” denir.

Bireysel veya “masum” zannettiğimiz alışkanlıklarımız düşünce hayatımızı ve fikir üretimini etkiler. Bunun farkında olarak akşam erken yatıp, sabah erken kalkmalıdır. Aklının keskinleşmesini isteyen gecenin bir vaktinde kalkıp bir miktar çalışır. Çok uyumak gibi çok yemek de kalbi yorar, aklı tembelleştirir, düşünmeyi zorlaştırır. Sarhoşluk verici maddeler ise zihni daha çok çalıştırır gibi yapıp, yoldan saptırır! Yolda düz bir çizgi üzerinde yürümesini beceremeyenin, aklı çok öncesinden yalpalamaya başlamıştır! Bu sapma nefsin hoşuna gittiğinden insan uzun süre içinde olduğu hali fark edemez!

Bilim yolunda gelişmek isteyen gereksiz bilgiler yüklenmemelidir. Nitelikli eserler okumalı, vasıflı insanlarla hemhâl olmalıdır. Bizim toplumlarımıza mahsus olan herhangi bir hizbin eserleriyle yetinmemeli; ikinci, üçüncü elden bilgiler yüklenmiş sözde eserlerle zaman kaybetmemelidir. Nefsini değil, aklını ve ahlakını besleyecek eserler seçmelidir. Onun için hislerini kaşıyan, gururunu okşayan yazılara iltifat etmemelidir. Diğer taraftan, kendi fikrine karşı da olsa, ilmi eserlerden yararlanmayı bilmelidir.  İlmi seven, yanında bir kitapla, okuma zevkini gittiği her yere yayar.

Zihniyet inşa etme amacı olan uzun sürede edindiği kazanımlarını hiçbir yolla heba etmemeli, ilmin izzetini, bilim insanının haysiyetini korumalıdır. Mesela, kazandığı ilimlerle devlet görevlilerinin arkasında dolaşmamalı, kamu hizmetlerinde görev aldığında ise doğruluktan, ilmin ve ahlâkın rehberliğinden ve adaletten ayrılmamalıdır. Ölçüleri gözetmemesi halinde belki kırk yılda kazandıklarını, birkaç yılda, hatta onuruyla birlikte yitirebilir!

 

İçimizdekileri açığa vurmadan zihniyetin oluşumu tamamlanmaz

Fakat insanın kendi içinden kaynaklanan ve dış dünyaya çok da bağlı olmayan zaaflarını da unutmamak gerekir. Mesela tembellik, havalecilik, erteleme, öteleme, sorumluluk almaktan kaçınma, istenmeyen bir şeyi veya durumu başkalarından bilmek yahut kişinin gereksiz veya kendisini ilgilendirmeyen işlerin peşinden koşması gibi alışkanlıklarımız üzerinden kendimizi bilmek gerekir. Mükemmelcilik veya sadece negatif olanı görmek de arızi durumlardır.  Mükemmel peşinde imkânsızı aramak yerine, iyi ve doğru olana, daha da olmazsa imkân ve ihtimal dâhilinde olana bakmak gerekir. Mükemmelde ısrar bir şey getirmez, çünkü alternatifi neredeyse yokluktur. Olaylara pozitif açıdan bakmak ve az da olsa yapılanları görmek her zaman daha iyidir.

Aşırılıktan her durumda kaçınmak gerekir ama aşırılık nedir ki? Descartes özgürlüğü kısıtlayıcı olanı ve gerçekleştirilme imkânı olmayan, imkân haricindeki vaatlerin eseri olanı aşırılardan sayar. Ama isterseniz aşırılığı, aşırı olmayan üzerinden, yani müspet açıdan yaklaşarak tanımlamaya çalışalım: Vasat veya orta yol, kendi değerleri arasında ılımlı olan, uygulama ve düzeltilme imkânı bulunan, düşünme özgürlüğünü kısıtlamayan…

Yanlıştan dönmesini bilmek de bir değerdir. “Sırf bir şeyi doğruladım diye, o şey zamanla doğru olmaktan çıktığı halde veya ben artık onu doğru bulmadığım halde, onu yine de doğru kabul edersem, o zaman sağduyuya karşı büyük bir hata yapmış olduğumu düşünürdüm.”[xx]

 

Sahip olduğumuz zihniyeti değerlendirmeye tabi tutalım

Yazımız boyunca, basitleştirerek ama bayağılaştırmadan bir zihniyet inşa etmenin yollarını aradık. Şimdi de zihniyet inşa etmekte yol almış birinin elde ettiklerini, kısaca ve ana hatlarıyla değerlendirmeye çalışalım:

İlmi zihniyette nicelik değil,  nitelik aranır. Nicelik, niteliğin gerektirdiği kadardır. Nitelik anlamda saflık, derinlik ve incelikle başlar, aşkın olana kadar uzanır. Nitelikle maneviyat arasındaki bağlar kopmuşsa, anlam dünyası ikiye bölünmüş demektir. Niteliği olmayanın maneviyatı olmaz! İlmi zihniyet inşa ederken, sadece bilgiye değil, ahlâkî değerlere, ilhama, sezgi ve duyguya da yer vermelidir. Vahyi, ilhamı, göçle görülmeyeni de, ölçülemeyeni görmezlikten gelemeyiz. Ne var ki, bunların istismar edilmemesine dikkat etmek gerektiği gibi duygunun hamasi değil, şefkat, merhamet ve empati gibi insani yönüne değer vermelidir.İlim yolcusu hata yapmayı da,  yalnız kalmayı da göze almalıdır. Kendisi hata yaptığında ümitsizliğe düşmemeli, başkalarının hatalarından ders çıkarmalı ama onlardan yararlanmaya çalışmamalıdır. Unutmayalım ki, insana ilim yolunda hata yapma hakkı tanınmıştır. Yeter ki kurallara riayet etsin. Bu hakkı başkalarının elinden almaya çalışmak sadece onlara değil, ilme de, topluma da haksızlık olur!

Bir işte veya başkasında öncelikle yanlış olanı aramak ilim adına ilme düşmanlıktır. Çünkü ilmin gayesi “iyi ve doğru” olanı aramaktır.  Yapıcı olan budur, yanlışın peşinden koşmak yıkıcılıktır! Pirincin taşı, iyi bir yemek için ve dışarı atılmak üzere ayıklanır, pişirilmek için değil! Hayatlarını taş pişirmekle geçiren insanlar çoktur! Sohbet meclislerinde akıllı büyüklerin saatlerce başkalarının yanlışlarından bahsettiklerini duyarsınız. Herhalde kadınların şehriye kesmesi, ilmin bu çeşidinden daha iyidir!

Bilim yolcusu hem olgunlaşmaktan yana, hem de zorluklara karşı sabırlı olmalıdır. İlim sahibi olmak isteyen sürekli ve düzenli çalışmalı ve olgunlaşmayı beklemesini bilmelidir. Çünkü ilim hıfzetme işi değil, kanunlar ve kurallar âleminin içine girerek, bu âlemde bir zihniyet ve kişilik inşa etme işidir. Eşyanın tabiatına aykırı olan acele edilmesidir. Acelecilik, yaz güneşi altında olgunlaşmayı bekleyen meyveyi erken dermek için ağacın altında ateş yakmak gibidir! İşin tadını bozabilir, eşyanın tabiatını değiştirebilir!

 

İlmimizin halka ne faydası var?

İlim ve din eğlence haline getirilemez. İlmin değeri ondan elde edilen fayda kadardır. Bu bilim çağında çocukça faydayla da yetinemeyiz. Halkın geniş kesimlerini gözeten, uzun vadeli amaçlarımızın olması gerekir.

Öğrenmek gibi paylaşmak ve öğretmek de ‘iyi ve doğru işler’dendir. Yoksulların varlıklı olanlarının malında hakkının olması gibi, toplumun da ilim sahipleri üzerinde hakları vardır. Paylaşmakla ilim, servet gibi, belli kesimler arasında dolaşmaktan çıkar toplumsallaşma yoluna girer. Paylaşmak, aynı zamanda bir öğrenme yöntemidir. Paylaştıkça paylaşanın ilmi de artar, zira paylaşımla beraber kendisine gelecek sorular da artar. İlim sahibi bu talebi karşılamak için ilme daha çok ihtiyaç duymaya başlar. Bu paylaşımdan ilim sahibi kadar toplum da kazançlı çıkar. Bilginin yayılmasıyla toplumsal davranışların gelişmesi ve ortak değerlerin oluşması kolaylaşır. Böylece bireysel olan bilgi giderek toplumun ve bilimin hizmetine girer.

Halkın paylaştıklarımızdan yararlanabilmesi için halka faydası olan ilimleri seçmek gerekir. Halka faydayı uzun vadeli olarak da düşünmek gerekir. Bu açıdan bakıldığında, bildiklerimizi paylaşmalı ki, bir insanın yeteneğini ve ömrünün kısalığını dikkate alarak, bıraktığımız yerden başkalarına devam edebilme imkânını vermiş olalım. İlmi zihniyet; bilim dallarının seçiminde, onları öğrenmekte ve yaymakta halkın menfaatini esas alır. Zira kimi ilimler zamanla ölür veya halka faydası bakımından eski değerini yitirebilir. Onun için tercihlerimizde, kendi zevkimizi veya sadece menfaatimizi değil, zamanın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmak gerekir. İmam Gazâli,  şer’i ilim bile olsa, ihtiyaç olmayan ilme fazla ilgi duyulmasını istemez, hatta yerer. Gazâli; “kişinin kitapların ve harflerin dünyasına dalarak teferruata takılıp kalmamasını ve insanların menfaati olan ilimlerle ilgilenmesini” ister.  Gazâli, kendi zamanında, insanların kendi nefslerine (hatta belki zamanın tabiatına) uyarak, halkın ihtiyacı olan tıpla ilgilenmemelerini şöyle dile getirmektedir:

“Nice doktorsuz şehirler vardır. Buna rağmen kimsenin tıpla ilgilenmediğini, aksine şehirde birçok fakih olmasına rağmen onların, yani ilim talebelerinin fıkıh ilmini öğrenmeye, özellikle tartışmalı ve kavgalı konuları öğrenmeye üşüştüklerini görüyoruz.”[xxi]

Gazali’nin bu değerlendirmesini görünce, bugün Kur’an ve Sünnet üstüne yapılan tartışmaların aslında bugüne mahsus olmadığını, insanın zaaflarından kaynaklanan hastalıklar olduğunu görmek ve gerekmedikçe itibar etmemek gerekir.

 

İlmi zihniyet sanatlardan ve özgürlüklerden beslenir

Sanatsız bilim olmaz. San’at bazen, kurgu-bilimde olduğu gibi bilimin önünden yürür, ona yol açar; bazen de bilimi takip eder, ürünlerini alır; allar, pullar, halka yayar. Zihniyet işçimiz, sanat ve edebiyattan yararlanmasını bilmeli, ama sanatla süslenmiş sahte bilimi de ayırt edebilmelidir. Mesela mecâzı doğru anlamalı ve yerinde kullanmalı, mugalatadan ve her hususta ifrat ve tefritten kaçınmalı, beğenilerinde veya karşı duruşlarında her zaman orta yoldan yürümelidir.

Zamanımız toplumunda; tehlikeli bir şekilde, gerçeği aramak veya hakikati hayata geçirmek için çalışmak yerine, olayları okuyana haz verecek şekilde anlatmak bir hastalık halini almıştır. Bu durum, zamanımız Müslümanlarına ait bir hazcılıktır ve medeni değerlerimizin önemli bir kısmını edebiyat ürünü haline getirmektedir! Gencimizin sakınması gereken önemli tuzaklarından biri budur! Zihniyet sahibi, diyelim ki bir yazıyı, sadece tespit yapmak, başkalarını eleştirmek etmek için değil, teklif geliştirmek için yazmalı, yani bir tezi olmalıdır.

İlim yolcusu gerçek ve meşru bir özgürlük taraftarıdır ve özgürlükleri kullanmasını da bilir. Medeniyetlerin her biri kendi değerlerine göre, inşalarını medeniyet arzusuna ve özgürlüğe borçludurlar. İslam Medeniyetinden Batı uygarlığına geçen hasletlerden biri de özgürlüktür. Özgürlük, Müslümanlardan Batıya, seyahat ve ticaret yolları üzerinde yer alan Floransa üzerinden geçmiştir. Batının oluşumunda; başta Floransa kurumları olmak üzere, “aydınların zenginlere üstünlüğü, sosyal bilimlere verdikleri önem ve sağladıkları özgürlükler” önemli rol oynamıştır.[xxii]

Zihniyet yolcusu; özgürlüğün kimi zaman medeniyetimizi içeriden kemirmekte olan kimi kesimlerimiz tarafından kısıtlandığını görecek, bunlar arasından kimilerinin düşmanlıklarını kazanacaktır. O ne derse desin,  söyledikleri arasından küçük, negatif şeyleri bulup, o küçücük şeylere bakıp bütün söylediklerini boşa çıkarmanın yollarını arayacak kimselere çokça rastlayacaktır!

 

 

Hayat farklılıkların bir arada yaşamasından doğar

Farklılığı tehdit değil, hayatın devamı için şart olarak bilmelidir. Zira farklılığın bittiği yerde hayat da durur. Gece ile gündüz, eril ile dişil, soğukla sıcak veya alçak basınçla yüksek basınç. Bu farklılıklar arasındaki geçişmelerden insan için sayısız yararlar doğar ve farklılıkların ortadan kalkması halinde onlardan doğan yarar da gider. Onun için yaratılıştan gelen bütün farklılıkları dikkatle incelemeli, her birindeki hikmeti görmeli ve ona göre davranmalıdır. Ulusalcılıklar, milliyetçilik ve diktatörlükler bir unsur dışındaki farklılıkları ortadan kaldırmaya pek heveslidirler. Bu yaptıklarıyla, uluslararası güçlerin, tektipleştirme yoluyla insan üzerinde hegemonya kurulması emellerine hizmet ettiklerinin ve insanın dünya ölçeğinde sürüleştirilmesinin ilk yarısını kendi elleriyle hazırladıklarının farkında değiller!

Yenilik, farklılıkların bir araya gelmesi sonucu veya bizatihi farklılığın kendisidir. Zihniyet yolcusu farklı olanı dönüştürmesini ve ondan yararlanmasını bildiğinden yenilikçi ve yaratıcıdır. Yeniliği, yaratıcılığı ve önden gitmeyi de bir değer haline getirecektir. İnsanların büyük bir kısmı; her biri kendi zamanlarının ufkuna doğan El Bîrûnî, Galile, Fârâbi ve Kopernik gibi yıldızlardan, onların ortaklarıymış gibi övgüyle bahseder ama bugün için hayati derecede gerekli olan yeniliklere kulaklarını tıkar, yeni bir şey söyleyene düşman kesilir! J. W. GARDNER, “bizim yeniliğe olan sevgimiz genellikle uzun zaman önce ölmüş yenilikçiler içindir,” der.[xxiii] Hayatımızı kolaylaştıran küçük-büyük bütün keşiflerin birer yenilik olarak başladığını not etmek gerekir.

 

İlmi zihniyet yazılı hayat tarzı gerektirir

Bilimin oluşmasının ve medenileşmenin en büyük aracı yazıdır. Onun için de gencimiz yazılı zihniyete değer vermeli ve bu hayat tarzına hizmet etmelidir. Medeniyim diyen, iki kişi arasındaki borç ilişkisinden bir ilaç tanıtıcı bilgiye, bilimsel çalışmalara, oradan yasalara kadar her şeyin yazıya geçirilmesini bir yaşam tarzı olarak benimsemelidir. Yazıyı hayat tarzı haline getirmek gerekir çünkü dünyada hiçbir şey, her zaman aynı kalmaz. Ne yaptığınız iş, ne o işi hazırlayan şartlar, ne de siz, kendiniz!

Yazılı kaynakları doğru kullanmayı ve onlardan yararlanmayı da bilmek gerekir. İnsanların manevi iştahını arttırmak, duygularını kabartmak, coşturmak ve bir şeye karşı sevgi veya nefret aşılamak için menkıbeler, edebi-mitolojik hikâyeler, destansı dille anlatım ne dinin, ne de bilimin benimsediği yollardır. Ayrıca bunun gibi hissi metinler özellikle tarihi birikimden yararlanmanın faydasını azaltır.

 

İlmi zihniyet entelektüel mülkiyette öncülük eder

Etik (ahlâk), başkasına ait olanı sahiplenmeyi kabul etmez. Bu, bilim ahlâkı açısından bir kuraldır. İlmi zihniyet de birine ait bir ifadenin, düşünce ya da buluşun haksız yere başkasında olmasını hoş görmez. Bilim ile din burada da işbirliği içinde olmayı gerektirir. Dahası bu durum, sadece ahlâkî bir mesele olarak kalmamalı, mesleki disiplin haline gelmeli, entelektüel mülkiyet hukukunu da beraberinde getirmelidir. Bugün bir babanın evladına “başkasının bahçesinden elma çalmanın haram olduğunu” öğretmesi doğru olmakla birlikte abestir de. Çünkü çok çocuğun elma bahçesinden elma aşırma ihtimali kalmamıştır. Öncelikli olan, çocuğun başkasına ait bilgiyi izinsiz kullanmamasını öğrenmesi, internetten aldığı bilginin kendisine ait olmadığını söyleyebilmesidir.

Yayın dünyamız ve bir yenilik alanı olan proje geliştirme faaliyetleri bütün düzenlemelere rağmen birer haydutlar yurdu gibidir, entelektüel mülkiyeti tanımaz! Bizim gibi toplumlara yazıklar olsun ki,  ilim ve tekniğin kendisi gibi ahlâk ve hukukunu da Batıdan alıyoruz! Onun için gencimiz, bu sahada, teknolojik imkânlarla her gün yenisi keşfedilen nitelikli hırsızlık ve haksızlıklara karşı tavırlı olmalı ve ilmin ilerlemesi için gerekli olan fikir alışverişlerinde meşru yolların açılması için çalışmalıdır.

Böylece yolcumuz, yolun burasında defterine yeni değerler not etmiştir: ilmi zihniyet kitap okumaktan, bilgi biriktirmekten ibaret değildir. İlmi zihniyet, ancak bireysel zaaflarından arınmakla, ahlâkî ve sosyal değerlere sahip olmakla, bunlara bağlı davranışlar geliştirmek ve alışkanlıklar edinmekle tamamlanabilir ve gelişebilir.

 

Bilgi ancak hayata geçirilmekle hayat bulur, hayat verebilir

İlmi zihniyet inşa etmenin önemli şartlarından biri de bildiklerini hayata geçirmek, kazanımlarını yaşamak olmalıdır. Zira zihniyet, bilgiye dayanır ama bilgi biriktirmekten ibaret değildir. Bilginin insana hayat vermesi için önce kendisinin hayat bulması gerekir. Faydası da ancak hayata geçirilmesiyle anlaşılır. Bilgiyi hayata geçirmek, onun taşıdığı değerleri hayatına geçirmekle olur. Burada önemli husus,  yeni bilginin yeni tutum ve davranış kalıplarını gerektirmesi, davranışların da alışkanlıklara dönüşerek yeni yol, yöntem ve yaklaşımlar geliştirmesidir. Bunların insanın her türlü iş, işlem ve kararlarına sinmesi gerekir. İlim; onunla her türlü kararların alınması, kanunlar yapılması, hüküm verilmesi, yönetim sistemleri geliştirilmesi, toplumsal yapıların inşa edilmesi ve dünyanın imar edilmesi gibi işler ve bunların gerektirdiği kurumlarla hayat bulur. Diğer taraftan insan, bilimle dünyasını imar ederken, aynı zamanda kendini, kendi kişiliğini inşa etmekte olur.

Coğrafyamızdaki toplumların gelişmemesinin sebeplerinden biri bu olsa gerektir. Çünkü günümüzde Müslümanlar yeni şeyler geliştiremiyor, yeni olanı kolay kabullenemiyor. Hatta yenilik yapan çok zaman dışlanıyor. Bu yüzden İslam toplumları kültürel olarak tekâmül edemiyor. Bütün bunlardan dolayı, toplumlarımızda yeni bir zihniyet inşa edilmesi gerekiyor ve bu zihniyeti inşa edecek yeni nesillere çok iş düşüyor. Zira kendi zamanlarını inşa etmek öncelikle o çağın nesillerinin görevidir. Medeniyet tarihçisi Arnold Toynbee, “Her nesil kendi yemeğini kendisi pişirir,” diyor.

Kişi bildiklerini hayatına geçirince hem öğrenmenin gayesini yerine getirmiş olur, hem de bilgisi artar, gelişir. Bildiğini hayata geçirmek, tohum ekmek gibidir. Bir avuç buğdayı öğütüp yersek, bir avuç buğday yemiş oluruz ama o bir avuç buğdayı ekersek, yedi-sekiz ay sonunda, belki bire on, bire yirmi verecektir. Yaşamak bildiklerimizi sınava çeker, eler, hayatın dışına atar veya baştacı eder, besler, büyütür.

İlmin kazanılması ve kaybedilmesi sadece okuma ve yazmayla olmaz. Kişinin amellerinde ve işlerinde doğruluğu ve adaleti gözetmemesi de ilminde kayıplara ve sapmalara sebep olur. Bizim gibi kültürlerde kimilerinin yararına veya zararına doğruluktan sapmadığımız hemen hiçbir işimiz yoktur. Hak ve adaletten her sapma hem aklımızda, hem de ahlâk dünyamızda hasara (zayıflama veya ölçüsüzlüklere) sebep olur. Ne var ki adalet, bir defada gerçekleştirilebilecek bir şey değildir. Adalet ideali, değerler, kanunlar, düzenlemeler ve uygulamalardan oluşan uzun zincirlemeler sonucu ulaşılabilecek bir düzendir. Onun için ahlak ve adaleti hayat boyu diri tutmak gerekir.

 

İlmi zihniyette ilim aramak üstün bir değer olmalıdır

İlim size gelmez, siz ona gitmeli, arayıp bulmalısınız. Çünkü ilmi zihniyet, diğer varlıklar gibi içinde gelişip serpilebileceği ekosistemler ister. Bazı kültürler ilimler için çöller gibidir. İlim orada doğmaz, doğması halinde yaşama şansı bulamaz. Oracıkta buharlaşır veya kaçar. Onun için böyle milletler, ilim dostu ülkeler için ancak beyin yetiştirme tarlalarıdır!

İlim, hele de ilmi zihniyet fedakârlık ister. İlim aramak, ilim için yerinden, yurdundan ayrılmak bunun için övülmüştür. İlim dostu kültürlerde, ilim arayanın durumu, göçmen kuşların mevsimlere göre yer değiştirmeleri gibidir. Mesela iyi bir arıcı, bitki örtüsü takibi yapar, hangi mevsimde, nerede çiçek varsa arılarını oraya götürür. Bilimi seven de bildiğinde ilerlemek ve üretmek istiyorsa bir arıcının arılarını gezdirmesi gibi çiçeklenme dönemindeki kültürlere gitmesini, oralardan topladıklarıyla bal yapmasını ve ülkesine getirmesini bilmelidir.

 

Çin’den ilim almak yol, yöntem ve metodoloji ister

Bilim yolcusu kendi coğrafyamızda yararlanmaktan başka diğer iki kaynaktan öğrenme yollarını araştırmalı, bununla ilgili usuller (ilkeler, kurallar, metod ve metodolojiler) geliştirmeye katkıda bulunmalıdır. Bu kaynaklardan biri ilmi “Çin’den almak,” öteki de atalarımızdan öğrenmektir. Bu iki büyük kaynaktan öğrenmeyi aşağıda kısaca açıklamaya çalışacağız:

Günümüz Batı toplumlarının bilimde ve bilimin uygulamalarında bizden ileri olduklarını söylemeye gerek yoktur. Öyleyse bilim yolcumuz, Batı toplumlarından öğrenmeli, hatta öğrenmekle yetinmemeli, onlardan öğrenmenin usullerini geliştirmeye katkıda bulunmalıdır. Zira Batı toplumlarıyla aynı değerlere veya kültüre sahip değiliz. Onun için Batıdan aldıklarımızı süzeceğimiz süzgeçleri de geliştirmek gerekir. Değilse bugün olduğu gibi herkes kendine göre bir yol tutar, çabaların çoğu boşa gider! Geldiğimiz bu noktada, “Batının ilmini, teknolojisini alalım, kültürünü almayalım” yaklaşımının kaba bir söylemden ibaret kaldığını ve artık pek de işe yaramadığını görüyoruz. Zira Batının, çalışmak, araştırmak, düşünme özgürlüğü, şehir düzeni ve devlet idaresi gibi kültürel değerleri, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken hususlardır. Bu konuda belki bir münevverimizin söylediği genel ölçü olarak kabul edilebilir: Mehasin-i medeniyeti (medeniyetin iyilerini) almak. Bunun için öncelikle başka bir medeniyetten öğrenmeyi teşvik etmek, bu hususta bilinç inşa etme ve ödüllendirmek gerekir. Sonra da lisanları dâhil, her şeyi inceleme konusu yapan, analiz eden, ölçen, süzen, kıyaslayan, fayda ve zararını değerlendiren usuller geliştirmek gerekir. Bir bilim adamımız, Türk düşüncesinin “tercüme koktuğunu” söylüyor ve Batıdan alınacaklar için şu yargıda bulunuyor: “Ba­tı­lı me­tin­le­re bak­sak bi­le ken­di söy­le­ye­ce­ği­miz bir sö­zü­mü­zün ol­ma­sı ve ken­di sö­zü­mü­zün Ba­tı­lı sö­zün için­de kay­bol­ma­ma­sı” gerekir” gerekir.[xxiv]

 

Geçmiş başka bir ülkedir, orada her şey başka şekilde yaşanır

İlim hizmetçisi burada da elinin altında pişmiş aş bulamayacaktır. Zamanımız insanının, bilim sözkonusu olduğunda ilk sözü atalarımızın bilimlerde iyi oldukları, hatta “Batının ilmi atalarımızdan aldığı” söylemidir.

Tarihsel olandan yararlanmak için öncelikle çalışmanın amacı belli olmalı ve amaç kendi hislerini tatmin veya ataları övmek olmamalıdır! Amaç hakikati aramak, hakikatin bir dönemde nasıl arandığını ve bu yolla neyin elde edildiğini anlamaya çalışmak olmalıdır. Amaç ve usul, bulunandan daha önemlidir, zira bugün bilim, atalarımızın keşiflerinden çok daha ileridedir. Bu yüzden bizim için gerekli olan yaptıkları keşiflerden çok, amaçları ve yöntemleridir.

Bilime geçmişte duyulan ilgiyi anlamak yüzeysel kalmamalıdır. Her dalda, geçmişte kurulan veya bulunan ilkeler aranmalı, tespit edilmeli, açıklıkla ve bilimsel anlayışla ortaya konmalıdır. Bulunan ürünler ise öncelikle bilimsel yönleriyle, sonra halka ve küçük yaştakilere anlatmak ve sevdirmek üzere görselleriyle sunulmalıdır. Bilim alanında tanınmış İbn Sina, Farabi ve El Birûni gibi simaların hayat tarzlarıyla tanıtılması faydalı olur ama hayat hikâyeleri, Farabi hakkında anlatılan müzik hikâyesi gibi efsaneleştirilerek değil, gerçek ve objektif olmalı ve bu simaların alışkanlıklarını ve prensiplerini anlatmaya dayanmalıdır. Zira burada da ataların övülmesi değil, yeni nesillere rol model olmaları önemlidir. Haklarında acayip, şaşırtıcı, olağanüstü hikâyeler anlatmak yerine çalışma alışkanlıkları, zamanı kullanma biçimleri, araştırma yapmakta gösterdikleri titizlik, kıyaslarda ve münazaralarda gözettikleri incelikler gibi nitelikle ilgili hususlar öne çıkmalıdır.

Ayrıca; geçmiş zamanlarda yazılan çok ciltli eserlerin, küçük bir azınlık dışında kimsenin işine yaramadığı bir dönem yaşıyoruz. Atalar mirasıyla ilgilenen gençlerin işi, çok miktarda tekrar içeren bu eserlerin içindeki bilgiyi titizlikle analiz ederek oralardan çıkarmak, dönüştürmek, zamanın aklı, dili ve şekliyle bugünün dünyasına sunmak olmalıdır. Bu çalışmalarda sadece müspet bilim ürünleri ve usulleri değil, aynı zamanda tarih, fıkıh, felsefe,  psikoloji ve sosyoloji gibi bilim dallarına malzeme olabilecek bulgular aranmalıdır. Öyle ki buradan alınacak yapı taşlarıyla zamanın bilimleri zenginleştirilmeli, yanlışları düzeltilmelidir. Mesela fıkıh ve kelam sosyoloji için, yine fıkıh ve tasavvuf psikoloji için zengin birer maden ocakları gibidir. Bunlardan yararlanmanın yolları araştırılmalıdır. Hatta belki Batılı insan psikolojisiyle yazılan bazı ilkeler bu çalışmalardan alınacak bilgilerle yeniden şekillendirilebilir.

İbrahim Akgün

KAYNAKLAR

[i] Salim T. S. Al-Hassani (Chief Editor), Elizabeth Woodcock & Rabah Saud (Co-editors); Muslim Haritage in Our World; 1001 Inventions. Second Edition. 376 pp. Foundation for Science Technology and Civilisation (FSTC), Manhchester, Great Brittan, 2007.

[ii] KERRI-Lee Harris; A Scientific Mindset a Good Fit for Modern Society. The Australian. July 18, 2012. http://www.theaustralian.com.au/higher-education/opinion/a-scientific-mindset-a-good-fit-for-modern-society/news-story/563390ffb3f3c6815f05428e8c092132?sv=1ecbe1db20c7788861edcfa093cb4056

[iii] Bakınız: “… Her şeyi yaratan ve bir ölçüye göre düzenleyen Allah’dır.” (Furkan suresi, 2); “…Onun katında her şey bir ölçü (miktar) iledir. (Rad suresi, 8); “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer suresi, 49)

[iv] Biz insanı en güzel şekilde yarattık….

[v] Farukî, İsmail Râci & Luis Lamia Farukî; İslam Kültür Atlası. (The Cultural Atlas of Islam) Çeviri: Mustafa Okan KİBAROĞLU, Zerrin KİBAROĞLU. İnkılab Yayınları. Dördüncü Baskı, 550 sayfa. İstanbul, 2014.

[vi] Farukî, İsmail Râci & Luis Lamia Farukî; A. g. e, S. 364-67

[vii] Brian Greene; Evrenin Zarafeti; Süper Cisimler, Gizli Boyutlar ve Nihai Kuram Arayışı. S. 60. Çeviri: Ebru KILIÇ. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları. 3. basım. Ankara, 2011.

[viii] Halk arasında yaygın olan bu cümle, aslında uzun bir hadisin bir parçasıdır. Hadisin aslı şöyledir: “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır. Bugünü dününden kötü olan lanetlenmiştir.” Buraya kadar olan kısım, bazı kaynaklarda Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın rüyası olarak nakledilmiştir.1) 159/775 yılında vefat etmiş, abid, salih bir zat olan İbn Ebî Ravvâd, bir gece rüyasında Efendimiz (s.a.v)’i görmüş, kendisinden tavsiye istemiş, Efendimiz (s.a.v) de tavsiye babında böyle buyurmuştur. (Kaynak: Ebubekir SİFİL: https://ebubekirsifil.com/okuyucu-sorulari/okuyucu-sorulari-18-iki-gunu-birbirine-esit-olan-hadisi/ )

[ix] René Descartes; Yöntem Üzerine Konuşma. S. 35. Çeviren: Özcan DOĞAN. Doğu Batı Yayınları. Ankara, 2018.

[x] Buğday çuvalına elini daldırmak: Hadis-i şeriften türetilmiş bir deyim. Hadisin aslı şöyledir: Allah’ın Elçisi, bir gün pazar yerinde dolaşırken bir buğday satıcısı dikkatini çekti. Kuru görünen buğday yığınına elini daldırdı. Ancak çuvalın altı göründüğü gibi değildi. Parmakları ıslanan Peygamberimiz, satıcıya bu ıslaklığın sebebini sordu. Adam buğdayların yağmurdan ıslandığını söyledi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Öyleyse insanların görmeleri için ıslak olan kısmı üste koyman gerekmez miydi?” buyurdu ve şöyle uyardı: “Bizi aldatan, bizden değildir!”

[xi] Karl R. Popper; Bilimsel Araştırmanın Mantığı. Çevirenler: İlknur AKA, İbrahim TURAN. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1998. S. 316

[xii] Bina okumak: Hep aynı şeyleri tekrarlayan, yaptığı işte yol alamayanlar için ve eleştiri olarak kullanılan söz. Eskiden medreselerde Arapça öğretimi yapılırdı. Bu dersin temeli de “Emsile-Binâ” idi. Dersi yapamayanlar geri döner aynı kitabı tekrar okurlardı. Deyim buradan çıkmıştır.

[xiii] Gregory, Richard ARMAN, 1891; Discovery; or, The Spirit and Service of Science. P. 37. Published by Hardpress Publishing, Curnell University Library. Miami (USA), 1891.

[xiv] İyi Matematik Bilmeyen Toplumda Adalet Olmaz; Nobelli Matematikçi John Nash, İstanbul’daydı. Haber: Mehveş EVİN. Milliyet Gazetesi, 23.07.2012. http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/mehves-evin/-iyi-matematik-bilmeyen-toplumda-adalet-olmaz–1571003/

[xv] Lütfi DOĞAN; Toplumun Temelini Sarsan Belli Başlı Problemler. (Huzur ve Saadetin Esasları) s. 109. Diyanet İşleri Başkanlığı. 10. baskı. Ankara, 2016.

[xvi] İbn Haldun; Mukaddime. 6. Baskı. C.1. S. 327-28, 557-58. Haz: Süleyman Uludağ. Dergâh Yayınları, İstanbul, 2009.

[xvii] Peter Harrison; Why Religion is Not Going Away and Science will Not Destroy It. At: Aeon.co https://aeon.co/ideas/why-religion-is-not-going-away-and-science-will-not-destroy-it.

[xviii] “Allah katında amellerin en makbulü az da olsa devam üzere yapılanıdır.” “Allah  katında amellerin  en  makbul  olanı  hangisidir?” diye  sorulunca; Peygamber Efendimiz (asm): “Az bile olsa devamlı olanıdır,” buyurmuşlardır.

[xix] James Clear; How Your Beliefs Can Sabotage Your Behavior. Behavioral Psychology, Self-Improvement. At Jame Clear. https://jamesclear.com/fixed-mindset-vs-growth-mindset

[xx] René Descartes; Yöntem Üzerine Konuşma. S. 36. Çeviren: Özcan DOĞAN. Doğu Batı Yayınları. Ankara, 2018.

[xxi] Suâd El-Hakîm; Yirmi Birinci Yüzyılda İHYÂÜ ULÛMİ’D-DÎN; İMAM GAZZÂLÎ. Çev. Yonis İNANÇ. 2. Baskı. S. 78. Nefes Yayınları. İstanbul, ….

[xxii] LİPSON, Lesli; Uygarlığın Ahlâki Bunalımları: Manevi Bir Erime mi? Yoksa İlerleme mi? S. 128-29. Çev. Jale Çam YEŞİLTAŞ. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul, 2003.

[xxiii] John W GARDNER; Self Renewal; The Individual and The Innovative Society. P. 62. Revised edition. Reissued as a Norton Paperback. United States of America, 1995.

[xxiv] Kurtuluş KAYALI: “Türk Düşüncesi Çeviri Kokuyor.” [Türk Dü­şün­ce Dün­ya­sın­da Yol İz­le­ri; Türk Dü­şün­ce Dün­ya­sı­nın Bu­na­lı­mı: Gö­rün­tü­de­ki Di­na­mizm-Göl­ge­de­ki Tı­ka­nık­lık; Türk Kül­tür Dün­ya­sın­dan Por­tre­ler; Dü­şün­ce­nin Coğ­raf­ya­sı 1: Top­lum­dan So­yut­lan­mış Dü­şün­ce ve Di­renç Po­tan­si­ye­li; Türk dü­şün­ce, si­ya­set ve si­ne­ma ta­ri­hi üze­ri­ne pek çok ça­lış­ma­sı bu­lu­nan] Kurtuluş KAYALI ile söyleşi. Konuşan: Alim ARLI. Anlayış; Aylık Siyaset, Ekonomi, Toplum Dergisi. http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?makaleid=4965

———————————————————————–

RESİMLER

Öne çıkarılmış görsel: Does God Exists? Today. The Latest Updates and News from Does God Exists. https://doesgodexist.online/science-theology/ (Thank you)

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yanınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.