İbrahim AKGÜN
Emanetler İslam dünya görüşünde üstün bir değer halindedir. Bu dünya görüşünün sadece inançta veya teorik olarak kalmaması, uygulamaya geçirilmesi gerekir. Bireysel hayatta olduğu gibi sosyal- toplumsal hayatta da eylemler, ameller, uygulamalar (süreçler, sistemler ve kurumlar) olarak karşılıklarının olması gerekir. Uygulama ile emanetlere inanmanın kurallar, ilkeler, kriterle, süreçler ve sistemler haline gelmesi beklenir. Buradan görevler türetmek, hukuk çıkarmak, sistemler ve kurumlar kurarak, düzen inşa etmek insanın inanmasına, inandığıyla amel etmesine (inandığı gibi davranmasına ve yaşamasına) bağlıdır. Ayetle “emredilen” bir şeyin sadece söz ile tekrar edilmesinin kimseye fazla bir faydası olmaz. En azından böyle bir inanma toplumda değişim yapamaz, sorun çözemez.
Uygulama yoksa bu âli ve ulvi değerler ortada kalır. Emanetler, liyakat ve adalet gibi büyük değerlerin ortada kalması, sonunda karmaşıklık, adaletsizlikle ve insanın kendisinin ortada kalmasıyla sonuçlanır. Zira insanın hayata doğru yerden tutunacağı bir dalı yoksa nerelere savrulacağı belli olmaz. Artık o, çeşitli yerlerden kopup gelen rüzgârların önündeki çöp gibidir. Bu duruma düşen toplumların da başları beladan kurtulmaz. Sahipsiz kalan toplumun ortak varlıkları ve hakları çalıp çırpmaya, çekiştirmeye, üzerinde kavga edilmeye açık hale gelir hatta yağma konusu olur.
Diğer taraftan haksızlık ve adaletsizliğin hamasetle kamufle edilmesi, süslenip aklanması yapılanları meşrulaştırmaz. Böyle bir durum insanlar arasına fitne girmesinin, toplumda kargaşa çıkmasının yolunu açar. Hâlbuki ayetle gelen bir kavramın, sağlıklı bir toplumun değerleri, dinamikleri ve düzen kurmanın yapı taşları arasına girmesi gerekir ki emin olunan bir toplum haline gelsin. Bina yapmaya niyetiniz varsa, güvenilir kaynaktan gelen, denediğiniz malzeme ve planla çalışmanız gerekir.
Öyle ki toplum böylece sorunlarını çözebilsin (Kötülükleri savabilsin, iyilikleri hayata geçirebilsin) Dolayısıyla emanetler, hayatın bir köşesine sığınmış, lazım olduğunda başvurulan yedek akçe değil, Prof. Taha Abdurrahman’ın dediği gibi ortak bir “emanetler şuuru” ve bir hayat tarzı geliştirilmeyi gerektiren büyük bir değerler sistemidir. İnsan bu değerler sisteminin gerektirdiği şekilde davranacak, inan ilişkileri böyle şekillenecek, sözler, sözleşmeler böyle hayata geçecek, insanlar arası haklar, hukuk ve beklentiler böyle oluşacaktır. Devletten önce sivil, sosyal organlar böyle teşekkül edecektir.
İnsanın işitme, görme, konuşma, yürüme ve iş yapma organlarıyla yaşama faaliyetlerini yürütmesi gibi toplumda da gerekli fonksiyonları yürütmek, eylemlerde bulunmak üzere bu organların oluşması beklenir. Bunlar; her biri en az bir faaliyeti yürütmek üzere, en az üç beş kişilik kümeler, dernekler, vakıflar, sendikalar, kooperatifler ve çok çeşitli birlikler veya çeşitli formlarda dayanışma örgütleridir. Her biri toplumun bir eksiğini tamamlama, aşırılıkları budama, ihtiyaçları karşılama, kötülükleri savma, iyilikleri çağırma, yerleştirme ve bütün bu fonksiyonların yerine getirilmesinde kolaylaştırıcı rolü oynamak gibi sürekli oluşan, değişen, bazen dönüşen, kimi zaman da meyvelerini verip dönemden döneme kaybolan, zamanı gelince tekrar filizlenen canlılık alametleridir.
Bu battı-çıktıların bazıları göründüğünden kısa süre sonra kaybolur çünkü mevsimlik, diğerleri çok yıllık bitkiler gibidir. Bu oluşumlar hayata doğar doğmaz, aynı zamanda meydan okuma ile karşılaşırlar. Zira dışarıda ardı arkası kesilmeyen varlık-yokluk nöbetleri, nüfus hareketleri, göçler, hastalıklar, savaşlar, inançlarla ilgili akımlar, kanlı toprak kavgaları, sınıfsal veya zümre hareketleri, iktidar- taht veya hanedanlık itiş kakışları devam etmektedir. Hele de en küçük köyden hatta aileden uluslararası alanlara kadar uzanan, hiç bitemeyen mülk edinme kavgaları… İşte emanetler zihniyeti bütün dalgalanmalara, türbülanslara ve bunlar sonunda ayak altında kalmaları önlemek için gereklidir.
İnsanın bu çekişmelerde ziyan olmaması, bozulmaması, kurban edilmesini önleyecek, bir bahane ile değişmeyecek, çiğnenmeyecek temel, büyük, ana değerlere ihtiyacı vardır. Emanetler, liyakat, istişare, adalet, adaletle alınan kararlar ve adaletle hükmeden yönetimler bu değerlerden bazılarıdır ve bunun için vazgeçilmezdir. Asıl büyük kavga bunun için yapılmalıdır. Saydığımız değerleri üç kişi, beş kişi de savunsa bu insanlıkla düşmanları arasında sürekli yürüyen en büyük ve gerekli kavgadır. Ancak bu işler kavgaya kalmamalı, oraya varmadan emanetler şuuru, adalet aklı ve ahlakıyla yürümesi gereken bir yaşam tarzı haline gelmelidir. Sürekli ve sürdürülebilir inşa ve imar bunun için gereklidir.
Bize rehberlik etmekte olan ayeti bu ulvi amaçlar ve hedefler için seçtik ve bu uzun ve zorlu yolu onun ışığında yürüyeceğiz:
“Allah size, emanetleri ehline tevdi etmenizi (vermenizi) ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah semî ve basîrdir (sözlerinizi de, hükümlerinizi de hakkıyla işitir, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görür)
Bu ayetten yola çıkarak ve ayetin de “emanetlerden” başlamasıyla yapılması gereken emanetleri merkeze, adaleti hedefe koyan, oraya giden yolu liyakatle teçhiz eden bir hayat tarzının inşa edilmesidir. Öyle ki, söz konusu hayat tarzını inşa etmek için emanetler ve liyakati de gerektiği şekilde yönetilmeye hazırlamak ve onların düzenleyici gücünden yararlanmak gerekiyor. Daha açık bir ifade ile bu değerlerin gerektirdiği tekniklerin tasarlanması, planlanması, organize edilmesi, hayata geçirilmesi ve yönetim konusu yapılması gerekir. Elemanları tasarlanıp yerleştirilmemiş bir liyakat, “liyakat sahibinin” keyfine bırakılmış olur ki bu neredeyse veya bazı yönleriyle hiçbir şey yapmamak demektir. Bu işler ve oluşumların esasları gibi usulleri (metotlar) de olmalıdır. Değilse, yağmurdan kaçarken doluya yakalanırız.
Burada şu hususa değinmek gerekiyor:
Neyin emanet olduğu, neyin olmadığını sayıp dökmek, bunun üzerinde tartışıp durmak öncelikli konumuz değildir. Önemli ve öncelikli olan, emanetler arasında saydıklarımızla ne yaptığımızdır. Bu sıra ile gidecek olursak, bildiğimizle amel ettiğimizde (davrandığımızda) bilmediklerimiz de bize öğretilir. Bu, adaleti emreden yüce Yaratan’ın vaadidir. Vaat edileni ilhamla veya hayatın içine yerleştirilmiş olarak görür, alırız.
Bununla neyi kastediyoruz? Mesela liyakat sahibi birine bir telefon ederek filan işi, kurumu veya kuruluşu sana teslim ediyorum denebilir mi? Yalnız bu şekilde değil, benzer şekilde bile böyle bir teslimat yapılamaz. Zira emanetlerin liyakat sahiplerine tevdi edilmesi, liyakat sahiplerini bir makama oturtmak değildir. O bakımdan bir yandan emanetler, liyakat, yönetim ve karar alma sistemlerinin; diğer yandan topluluklar ve toplumun üyeleri ve ortak anlayışın bu değerlerin gerektirdiği yönde hazırlanması ve işlerin usulüne uygun şekilde planlanması, teslim edilip alınması, işlerin emanet edildiği kişilerin de sorumluluk yüklenmesi ile olur. Emanetlerin tevdi edilmesi kurallar, usuller ve kriterlerle belli olması gerekir ki, işler ölçülebilsin, izlenebilsin, değerlendirilebilsin ve hesabı sorulabilsin. Değilse emanetlerin de liyakatin de bir değeri kalmaz. Buradan adalet de çıkmaz.
Emanetler Şuuru ve Adalet Zihniyeti İnşa Etmek
Yukarıdan beri saydıklarımızdan başka, rehberimiz olan ayetteki içyapı da günümüzün yaygın düşüncesine göre devrim niteliğinde bir bakış açısı getirmektedir:
Ayet, bazen varlığını kanıksadığımız, kimi zaman önemini idrak edemediğimiz, bazen de tanımlamakta zorluk çektiğimiz, hatta kimi zaman isim bile veremediğimiz “bazı şeylere” “emanetler” adını vererek onları üstün bir değer haline getiriyor! Emanetleri, hayatın çok önemli değeri haline getirerek, bireysel ve sosyal hayatın temeline yerleştiriyor. Varlığa bu şekildeki bir yaklaşım İslam’ın sosyal, siyasi ve ekonomik hayata kazandırdığı bir kavram ve değerdir.
Elbette bu durumda, “emanetlerin ne olduğu” sorusu akla geliyor. Ancak bu soruya cevap vermekte acele etmemek gerekir. Çünkü vereceğimiz cevapla birlikte göz eşyaya, mana kenara kayar. Öncelikle Yüce Allah, bir varlığa özel bir statü ve özel bir isim veriyor. Bunun mana olarak hayata ne katabileceğini eşyadan bağımsız olarak düşünmek gerekir. Emanetler temelli bir yol, yöntem ve yaklaşımın dünyaya ve hayata bakışımızı nasıl etkilemesi gerekir? Sosyal hayatı ve kamu düzenini nasıl şekillendirmesi lazım? Önceliklerimizi nasıl değiştirmeli? Emanetler şuuru gelişmiş bir kişi, topluluk veya toplumun olaylar karşısında tutumu, duruş ve davranışı nasıl olmalı? Elinin uzandığı her şeyi temellük etme (mülk edinme) hırsı taşıyan insana emanetler ahlâk ve hukuku ne verebilir, nasıl bir etkide bulunabilir?
Fakat bakış açınız ne olursa olsun “benim zenginlikte gözüm yok” diyebilirsiniz. Ben filan işi yapmak istemiyorum, şu şeye ortak olmam, şuradaki işe karışmak istemem” diyebilirsiniz. Ama “Ben emanetlere karışmam” “emanetlerden olan şu işe sırtımı dönerim” veya “şu işe aldırmam, geçer giderim” diyemezsiniz. Zira Yüce Yaratan tarafından yeryüzüne halife olarak tayin edilen insana emanet edilen âlemler var. Dağları, denizleri ve havalarıyla yerden göğe kadar uzanan bir çevre âlemi. Bir sokakta olup bitenlerden anayasalara kadar uzanan bir milletin ortak varlıkları. Devlet makamları ve kaynakları olarak bilinen kamu varlıkları ve ondan kaynaklanan kamu düzeni. Hayatın belki de üçte ikisi. Emanetlerin yönetimi liyakat sahiplerine bırakılmış olabilir ama varlığı ve korunması bütün insanlığa emanettir. Zira bu dünyada yaşamanın bir bedeli vardır. Bir bardak temiz su içmenin, temiz hava solumanın, hatta bir ağacın gölgesinde barınmanın bir bedeli olmalıdır. O bedel vatan gibi emanetleri korumaktır. Esasen vatan ve emanetler büyük oranda örtüşmektedir. Hatta emanetlerin yönetimi, varlığının devamı belki vatandan daha büyük özen istemektedir.
O halde emanetlerin ne olduğu, ne olması gerektiğinin ve neyin emanetler arasında olması gerektiğinin sürekli bir yoklamasının yapılması gerekir. Ayette emanet olan şeylerin isimlendirilmemiş olmasının bu yönüyle hikmetini anlamak gerekir. Emanetler milletlerin, nesillerin, insanlığın ortak malı, daha doğru tabirle ortak hazinesidir. Cenab-ı Allah emanetleri belli etmiş, isim vermiş ve değer yüklemiştir. Onları insan koruma altına alacak, kültürünü ve hukukunu inşa edecektir.
Emanetler konusu günümüzde çevre ve doğa etiketleri altında, kabile toplumlarından endüstriyel toplumlara kadar çokça ilgi görmektedir. Bu temalar günümüz toplumlarının ortak değerleri olabilmektedir. Bu gerçek durum, cihad veya tebliğden başka söz bilmeyen günümüz Müslüman aydınların ilgisini, hiç değilse dikkatini çekmiyor. Hâlbuki buraları, meşruiyetini emanetlerden alan, insanlığın diğer kesimleriyle ortak ilgi alanı olabilecek ve ortak bağlar kurulabilecek en önemli alanlardan biridir. Emanetlerden adalete giden yolu ise rehber ayetimiz zaten gösteriyor. Yani elimizin altında çevre ve doğanın adaletin ortak paydası olabileceği, işlenmemiş, değerlendirilmemiş bir alan durmaktadır.
Emanetlerden olan şey ne olursa olsun, o şey insana emanet edilmiştir. Kazandın, mülk edindin, mülkünü büyüttün, besledin, korudun. Peki, ama koruman, esirgemen gereken bir şey daha var: Emanetler! Yaratan emanetleri sana tevdi etti. Onlara da sahip çıktın mı? Emanetler insanın evi gibi çatısı, elbisesi gibi örtüsüdür. İnsanlığın bu ortak malını korumak için ne yaptın? Allah’ın (C.C) emanetleri liyakat sahiplerine tevdi etmesiyle diğer insanlar üzerindeki sorumluluk kalkmıyor. Sorumluluğumuz ortaktır ve devam ediyor.
“Emanetleri liyakat sahiplerine tevdi ediniz” emrinin muhatabı sensin, toplumdur. Toplum, üyeleriyle emanetleri liyakat sahiplerine tevdi edecek, liyakat sahiplerinin emanetleri gerekli şekilde yönetmeleri için uygun şartları hazırlayacak ve denetleyecektir. Emanetlere ve onları yönetenlere yönelecek tehdit ve tehlikeleri toplum bertaraf edecektir.
Rehber ayetimizde geçen ve sosyal bilimlerin temelinde yer alan emanetler, liyakat, Hükmetme (yönetim) ve (adaletle) karar alma Kur’an kaynaklı oldukları halde bu kavramlar günümüz Müslümanlarından çok batılı toplumlar tarafından kabul görmektedir. Öyle ki, her biri uzun süreler araştırma konusu olmuş, her biri adına tezler, teoriler üretilmiş ve yine her biri adına en az bir sistem kurulacak kadar uygulama alanı bulmuştur. Ayette geçen kelimeler sadece birer kavram değil, değerler ve ideal bir toplum inşa etmenin yapıtaşları, kodları ve koordinatlarıdır. Söz konusu kavramlar, aynı zamanda bilimsel araştırma ve sınıflamada önemli rol oynayan anahtar sözcüklerdir (key-words). Her biri hakkında, batı dünyasında en az bir teori bulunmaktadır. Dahası bunlardan liyakat, meritokrasi adıyla rejim olarak anılacak kadar ilgi görmüştür.
Bu sözcükler ve değerler anlaşıldıklarında iyi bir toplum, sistem, düzen ve nizam inşa etme bakımından politika geliştirme, stratejik düşünme, sistem inşa etme ve problem çözebilme kabiliyeti kazandırma bakımından eşsiz birer cevherdir.
Her biri direr değer olan bu referansları kaybetmemek, unutturmamak, yaşanılan yer ve zamanı bu kodlarla inşa etmek (programlamak) gerekir. Zira Cenab-ı Allah’ın bir ayetinde buyurduğu emirler, o ayetle sınırlı değil, yaratılıştan gelen fıtri (ontolojik) birer kanundur. Bu değerlerin bir arada, bir ayette vahyedilmesi, sistem inşa etme, hem de adalet sistemi inşa etme bakımından eşsiz bir imkân veriyor. Bir millet yaşadığı zamanı, yeri, hayatı bu kodlarla programlayabilirse oraya kendi kimliğini işlemiş olur.
Emanetlere yönelen ve içten gelen tehditlerden biri şudur: Dünya hayatı gelip geçicidir. Onun için dünyaya fazla bel bağlamayacaksın, mahkûm olmayacaksın, çalıp çırpmayacaksın! Evet doğru. Fakat emanetleri de feda etmeyeceksin. Kendi malından, mülkünden, haklarından vazgeçebilirsin ama emanetleri feda edemezsin. Kıyamet borusu çalınıncaya kadar onlara sahip çıkacaksın. Onlar sana ait değil, yetimin, yoksulun, dünyaya gelmemiş olanın, gelecek nesillerin hakkıdır çünkü. Emanetler senin üzerinde kayıtlı iken, onları hak sahiplerine teslim etmeden hiçbir yere gidemezsin!
Bu ayet adeta insanın dünya ile olan ilişkisini bir cümle ile özetlemektedir: Yeryüzü ve içindekiler insana emanettir! Bu gözle baktığında karşı tepede gördüğün tek ağaç hatta tapulu malın da emanetlerdendir. Sen ve birlikte yaşadığın nesiller ancak ve en fazla yaşadığın sürece ona sahipsiniz. Sahipliği, yaşadığın sürece bile devam ettiremeyebilirsin. O mülk ebediyen seninmiş gibi davranamazsın.
Adaletle işleyen bir düzende emanetlerin öne alınması boşuna değildir. Emanetleri bilmek, Cenab-ı Allah’ın bir toplumda olmasını istediği iyiliklerin tohumlarını taşımaktır. O, Kendisinin yeryüzünde en kutsal ve en değerli kıldığı Kâbe’yi ancak emanetleri bilenlere (liyakat sahiplerine) “emanet” etmiştir. Yüce Allah, rehber ayetimizle, bugünün emanetleri bilenleri Peygambere ve Kâbe’nin emanet edildiği o güvenilir insanlara varis kılmıştır. Liyakat sahipleri ve emanetleri bilenler, Allah’ın evinin korunmasında ve hizmetlerinde manevi ortaktırlar. Onlar aynı zamanda bir toplumun kendilerinde olmasını istediği iyi vasıfların taşıyıcılarıdır.
Allah (C.C), sayısız iyilikleri “liyakat” etiketi altında toplayıp onların kalplerine koymuş, davranışlarına yerleştirerek onları yüceltmiştir. Her şey, herkese emanet edilemez. En yüce değerler, vasıflar ve nitelikler ancak vasıflı insanlara emanet edilerek korunabilir ve yönetilebilir. Onlar, bir toplumun her zaman ihtiyaç duyduğu değerleri taşıyabilen, toplumdan topluma, bir zamandan ve mekândan diğerine devredebilen ve her defasında yeniden filizlendirebilen güvenilir kimselerdir.
Ayrıca bir toplumun ulaşabildiği en yüksek mertebe “güvenilir toplum” olmaktır. Güvenilir olmak bir Peygamber vasfıdır. Onlar, “güvenilir toplum” kültür genlerini taşıyan ve kendilerinden “emin olunan” varislerdir.
O bakımdan Yüce Yaratıcı tarafından bahşedilen bu makam veya statünün anlaşıldığından, doğru anlaşıldığından, aynı değerde ve ağırlıkta gerçek hayata yansıyacağından emin olmak gerekir. Doymak bilmeyen insan varlık, zenginlik, güç ve kuvvetin verdiği şımarıklıkla yeryüzünde hayatın, adalet ve huzurun devamını riske atıyor. Bunlarla kendisini kuşatan âlemlerde; kimisi denge ve düzen inşa ederken, kimisi de kurulan denge ve düzeni bozuyor!
Hâlbuki Yüce Yaratan sahipsiz gibi görünen, gerçekte bütün toplumun, nesillerin, özellikle ve öncelikle güçsüzlerin (yetimler, yoksullar, miskinler/engelliler) ve sahipsiz bilinene emanetler üzerinden tanıdığı haklarla denge kuruyor, düzenin bozulmasının önüne geçiyor. Emanetleri bilmeyen ise neredeyse hayvani gözle hayata bakıyor. Gözüne kestirdiği yerde “tarlaya dalıyor,” “çeşmeye saldırıyor,” “yağmaya girişiyor.” Onun için emanetler konusunun en geniş ve derin halleriyle doğru anlaşılması gerekir. Önce insani olan her şeyi tüketiyor. Sonra kiralık kapital ve akılla hayatı sürdürmek istiyor!
Rehberimiz ayetten başlayarak dinin kaynakları bu iki ahlak ve aklı birbirinden ayırıyor, emanetleri bilmeyen aklı peşinen mahkûm ediyor. Öyle ki, dini getiren Resul emanetlere, bu ayetin tayin ettiği yeri vermeyenlere münafık adını verecek, bu aklı dünya hayatının sonu (kıyamet alameti) olarak mahkûm edecektir! Bu sınıf, kesim veya zümre adaletin, toplumsal uyumun hatta belki İslam’ın bozguncuları sayılması gerekir. Öz olarak, öyle büyük bir değerle karşı karşıyayız ki, bir ülkedeki bütün adalet süreçleri ve sistemleri “emanetlerle” başlatılıyor! Bu, Yüce Allah tarafından varlığın belli bir kısmına verilen yüksek bir statüdür. Emanetlerin değer olarak insanın gönlüne, vicdanına girerek, oradan sosyal – toplumsal alana, kamu düzenine girmesi ve insani bir düzene zemin hazırlaması gerekir.
Okuyucumuz, emanetlerin ne olduğuyla ilgili bu safhada mevcut bilgisiyle yetinebilir. Bizim gayemiz, neyin emanet olduğunu veya emanetlerin ne olduğunu anlamaktan önce, Yüce Allah’ın, emanetler üzerinden insana nasıl bir cevheri yüklediği ve iyiliği emanet ettiğini anlamaya çalışmaktır. Âlemlerin Rabbi; “emanetleri liyakat sahiplerine tevdi ediniz” derken, bu satırları okuyanlara da emanetlerin kutsal veya üstün bir değer olarak tevdi edilmekte olduğunun farkında olmak gerekir. Bu demektir ki “emanetlerin ehline tevdi edilmesini” uzaklarda değil, önce burada, burnumuzun dibinde aramaya başlamak gerekir.
Emanetlerin İyi Yönetilmesinden Kimler Sorumludur?
Emanetlere, bu ayetle böyle üstün bir değer yüklenmiştir. Öyle ki emaneti bilmeyen veya hak ettiği değeri vermeyenler, sosyal ve siyasi hayatın bozguncuları olarak sayılmalıdır. İnsan bunun ticaretiyle, vurgunculukla veya başkalarına buyurmak ve iletilmesiyle değil, doğrudan hayata geçirilmesiyle sorumludur. Bu yüksek değer, okunurken, tanımlanıp sözlüklere girerken, anlatılırken, uygulanırken değerinden eksilme olmamalıdır. Emanetlere değer vermeyen, liyakate ve hakka da gereken değeri veremez. Bunları idrak edemeyenler, adaletin daha ilk basamağı olan emanetlerde düşmanlarıdır.
Aynı şekilde, işe müsbet (pozitif) tarafından bakarak, bu ayeti tefsir eden bir komisyonun küçük bir ilk tanımı bize emanetlerin ne olduğu ve kapsamı hakkında genel bir fikir verebilir: Söz konusu komisyon emanetleri, “maddi ve manevi değer” şeklinde niteledikten sonra, devamını şöyle getiriyor:
“Emanet, korunması istenen maddî ve mânevî değerdir. Kişinin kullanıp sahibine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları… emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.”[i] Bir Tefsir Komisyonu emanetler için böyle söylüyor. Bu tarif ve tanımlamalar çok önemlidir. Bunları alarak, hatta açarak özenle üzerinde çalışmak gerekir.
Biz burada toplum içindeki kolektif varlıkların, çevrenin, kamu hizmetinin, değerler sistemi olarak dinin sadece korunması değil, aynı zamanda insanın birey ve toplum olarak kendini emanetler üzerinden inşa etmesini görüyoruz. Yüce Yaratan tarafından insana yüklenen bir görevdir. İnsanın yaşadığı iklimde düzen kurma yükümlülüğünü üstlenmesidir.
Bu metnin “Emanet, korunması istenen maddî ve mânevî değerdir” tespitine katkı yapmak gerekir ki bizce sadece korunması değil, iyi yönetilmesi gereken maddi ve manevi değerlerdir. Zira “koruma” sınırlı bir iş olduğu halde “yönetim” kapsamlı ve çok yönlü bir iştir. Emanetler, tespiti, kayıt altına alınması, korunması, geliştirilmesi, adaletle değerlendirilmesi ve yararlanılması, liyakat ve adaletle yönetilmesi gereken maddi ve manevi değerlerdir. Onun için doğru kişiler tarafından ve iyi tasarlanmış yönetimlerce yönetilmelidir. Emanetler varlıklar olabilir, kaynaklar, hizmetler veya araçlar hatta belki insanlar (yetimler, yoksullar, engelliler gibi) olabilir. Belki kurumların toplumun veya kamu otoritesinin Emanetler Hesabı, Emanetler Kasası, Emanetler Sandığı olmalıdır. Kıymetli emanetler buralar üzerinden yönetilmelidir.
İnsanın emanetlerde sorumluluğu üzerinden diğer bir bakış açısı bize biraz daha fikir verebilir. Hakkında Yüce Yaratıcı tarafından ayet gönderilen emanetlerin muhatapları kimlerdir, bir de ona bakalım. Aynı tefsiri yazan komisyon şöyle diyor:
“Burada emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da yöneticiler gibi emanet ve adaletten kamu adına sorumlu olan şahıslar ve topluluklardır.”[ii]
Görüldüğü gibi komisyon; muhatap olarak yetki sahibi olsun olmasın her insanı sorumlu sayıyor. Bu sorumluluğun, kişinin emanetlerle olan bağlarına ve yetkisine bağlı olarak derecesi değişebilir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bir değer olarak emanetler konusu insanın çevresi, yaşadığı toplum, mülkiyetle olması gereken ilişkileri ve kamu düzeninin bir çerçevesini veriyor. Bunları idrak etmek, çerçevenin içini doldurmak, buna göre politikalar geliştirmek ve düzen kurmak insanın idrakine ve kabiliyetine kalmıştır.
Hâsılı, genel bir tespit olarak bu ayetten önce inananlar, sonra bütün insanlara devasa bir sorumluluk düşmekte, bu da yerelden başlayarak evrensel ölçeğe kadar katılımcı bir toplum (demokrasinin alt yapısı) getirmektedir. Emanetlerin yönetiminde sorumluluk getirdiği kadar fert ve toplumlar için büyük bir haklar ve yükümlülükler dizisi getirmektedir. Bir sorumsuzluk çağını yaşamakta olan Müslümanları disiplin altına almak için ancak böyle geniş kapsamlı değerler sistemiyle başa çıkılabilir.
Ahmet Yesevi’den bu yana emanetlerin ne olduğuyla ilgilenilmektedir. Bu bir kusur değil, büyük bir hikmeti eseridir. Öncelikle, böyledir diye emanetler tartışma konusu olmuş veya emanetlere ilgi azalmış değildir. İkinci husus, emanetlerin ne olduğunun neredeyse yüzyılda bir yeniden tanımlanması gerekir. Çünkü insan bin yıl önce, bugün ne ile karşılaşacağını, o şeyin ne olduğunu bilemezdi. Mesela emanetler arasına son alınan şeylerden biri çevredir. Onun için ucu açık bir kavramın her zaman açılmaya ve içine yeni şeyler almaya açık olması büyük bir hikmet ve insanın yararınadır. (Bu yol olmasa, bin yıl önce tanımlanmış ve sınırları çizilmiş bir emanetler kavramıyla ne yapardık!)
Emanetler gibi düzenleyici değerlere her zaman ihtiyacımız vardır. Çünkü iktisat doktrinleri, toplum teorileri, kamu veya devlet düzenine rağmen hayatın tanımlanmamış, kuralları konmamış, görünüm ve kontrol dışı, istismara açık, dolayısıyla insanlara zarar verilmeye açık alanlar her zaman vardır, olacaktır. Değer olarak emanetler ayeti bize bu alanların varlığını haber veriyor ve buraların ehil insanların yönettiği sistemlerle insanın yararına olarak korunması ve yönetilmesi gerektiğini söylüyor. “Emanetler” kavramı sadece bir değer değil, aynı zamanda bir dinamiktir. (Dinamikler için şu yazılara bakılabilir: I-Kültür Dinamikleri ve Toplumsal Değişim, Tekâmül ve Gelişme Yolları II- Kültür Dinamikleri ve Müslüman Toplumların Gelişme Yolları. Ihttps://www.gelisimveinsan.com/ ) Ancak değerler ve dinamiklerle bir toplum kendini tamamlayabilir, sürekli içten arınma ve yenilenme yaşayabilir.
Her toplumda, her zaman fark edilmeyen, unutulan, dikkatlerden kaçan veya kaçırılan ya da bilerek toplumun bir kesimine açılmış, denetim altına alınmamış, gri alanlar olacak, sürekli değişimle bu alanların yenileri ortaya çıkacaktır. Mesela toplumda bir kesim herhangi bir mal veya hizmetten diğerlerine göre daha fazla fayda sağlayabilir, hatta bu onlar arasında bir imtiyaz haline gelebilir. Bu ayetteki değerler dizisi, bu şekilde ham kalan veya görünürde uzak tutulan bu alanları görmeyi ve herkesin hizmetine tahsis edilmeyi gerekli kılmaktadır. Değer olarak emanetler, bu şekilde aynı zamanda iyi bir yönetim ihtiyacını da beraberinde getirmekte hatta mecbur kılmaktadır.
Bunları söylemiş olmakla konuyu bütünüyle çözdüğümüzü iddia edemeyiz. Esasen emanetler kapsamına giren konuların çoğu günümüzün dili ve terimleriyle zaten yasa, yönetmelik ve yönetimlere girmiştir. Bugün gerekli olan bu değerlerin konusu olan şeylerin ham kalan veya girdiği her şeyin ve yerin yeni bir gözle ve emanetler titizliğiyle incelenmesi, hak ettiği ağırlığa kavuşması, adalete hizmet edecek şekilde düzenlenmesi ve insanın hizmetine sunulmasıdır. Ne var ki değerler veya ayetler bunları kendiliğinden yapacak değil, buradan hizmetler çıkması, insanlar tarafından aktifleştirilmeye, yararlanılmaya ve diri tutulmaya bağlıdır.
Emanetler hakkında burada yazdıklarımız yazımızın hacmi bakımından yeterli gelse de meselenin önemi bakımından bu ayet üzerinde daha çok araştırma ve çalışma yapılması gerekiyor. Bunun için yukarıda verdiğimiz tarif ve tanıtımlardan yola çıkarak emanetlerin kapsamında nelerin olduğunun daha çok çalışılması, bulunan hususların daha iyi tanımlanması ve kategorize edilmesi gerekiyor ki, iyi bir yönetime ve adalete katkıda bulunması için sosyal, siyasi ve iktisadi sistemlere dönüştürülebilsin.
İnsanların öne geçmek için her şeyleriyle yarıştığı bir dünyada Yüce Allah (C.C), varlık içinden bir kısmını seçerek emanetler olarak kodlayıp, üstün bir değer olarak her şeyin önüne geçiriyor
Seçtiği ve keremiyle üstünlük bahşettiği emanetleri yönetmeye, yine üstün nitelikleri olan insanları (liyakat sahipleri) aday gösteriyor.
Yeryüzünde insanın en büyük ve ortak amacı olan adalet sistemlerini emanetlerle başlatıyor.
Allah’ın (C.C) üstünlük yüklediği bütün bu eşya, oluş ve insani vasıflardan aklını kullanan bir toplum yaralanır. Bu kodlar (kök değerler) üzerinde sistemler, kurumlar, denge ve düzen kurar. Kimi şeyleri insanlar uzun uzadıya araştırmalar sonucu ancak bulabildikleri halde, kimilerini de sadece elindeki tohumu ekerek veya kökleri sulayarak elde eder.
Rehber ayetimizde geçen bu değerler, ideal bir toplumun genleri gibidir. Bir kere hayata geçirmekle gelişmenin yolu açılabilir. Bu kodlar bir başlangıç olur. Adalet, gelişmenin kodlarını da içinde taşır.
İbrahim AKGÜN
KAYNAKÇA
[i] Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 81-83 (Nisa Suresi, 58. ayet tefsiri) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nis%C3%A2-suresi/551/58-ayet-tefsiri#:~:text=Ki%C5%9Finin%20kullan%C4%B1p%20sahibine%20iade%20etmek,ise%20ona%20uygun%20olarak%20kullan%C4%B1lacakt%C4%B1r.
[ii] Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 81-83 (Nisa Suresi, 58. ayet tefsiri) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nis%C3%A2-suresi/551/58-ayet-tefsiri#:~:text=Ki%C5%9Finin%20kullan%C4%B1p%20sahibine%20iade%20etmek,ise%20ona%20uygun%20olarak%20kullan%C4%B1lacakt%C4%B1r.






Leave a Reply
Your email address will not be published. Required fields are marked (required)