Kişinin yazılı belge ve sözleşmelerle kendi hukukunu koruması, bununla bir ticari rejimin, ekonomik ve sosyal düzenin inşa edilmesi ve adaletin elde edilmesi (Yenilendi)

523 Views No Comment

Bugünkü bilgilerimize göre yazıyı ilk defa Sumer’ler kullanmaya başladı. Yazı, sadece ilk defa değil, farklı zamanlarda ve yeni fikirlerle toplumların hayatına girdiğinde de büyük değişimlere yol açtı veya değişimi çok daha etkin hale getirdi. İnsanoğluna Cenab-ı Allah tarafından yazılı metinler gönderildi ve insan eliyle çok değerli eserler yazıldı, belgeler miras kaldı. Bütün bu etkilerine rağmen, henüz yazıyı bulamamış yahut bulduktan sonra kaybetmiş toplumlar da var. Okuma yazma bilmedikleri için değil, yazılı bir hayat tarzı inşa etmeyi başaramadıkları için. Küçük-büyük insan ilişkilerinin, olayların ve durumların belgelerini, metinlerini, en sonunda da yasalarını yazamadıkları için.  

Bu çalışma ile amacımız, yazılı ve kayıtlı alışverişin iyi bir toplumda yerini sorgulamak, yazılı-kayıtlı iş ve ticaret ahlâkının geliştirilmesi yollarını aramaktır.  Esas gayemiz bir iktisat-ticaret yazısı yazmak değil, sokaktaki insanın, yirmi dört saatlik hayatında aldanmadan, hakları eksiltilmeden yaşayabileceği sosyal düzen aramaktır. Toplum olarak var olmakta önemli bir yeri olan yazılı alışveriş üzerinden sosyal hayatın düzenlenmesi, kuralların hâkim kılınması, iş ve ticaret alanında haksızlıkların, fitne ve fesadın ve bozgunculuğun önlenmesi ve erdemli bir toplumun inşa edilmesidir. Sadece ticari işletmelerin değil öncelikle şahısların, vakıf, dernek, kooperatif, site-apartman yönetimi ve her türlü sivil ve gönüllü oluşumların yazılı bir hayatı, hayat tarzımızın esası haline getirmeleri için imkânlar araştırmaktır. Medeniyetin yazıya dayandığı, yazının İslam Medeniyetinin temel esaslarından olduğu tezine katkıda bulunmaktır. Çalışmamızda ilham kaynağımız Kur’an’ı Kerimin en uzun ayeti olan Bakara Suresi, 282 olacaktır.

İslam, “Oku!” diye başlayan yazılı davetle insanlığa gönderildi. Mesajı anlayan toplumlar tarihte benzeri görülmemiş toplumlar inşa ettiler. Ancak günümüz İslam toplumları yazıyı bulmuş ve kaybetmiş gibi davranıyorlar. Yazının ve yazının yongası olduğu bilginin insana kazandırdıklarından habersiz yaşıyorlar.  

İnsan hayatı sayısız münasebetlerden oluşur. Cemiyet (toplum) halinde var olmak bu ilişkilerden doğar, işlenir, yoğrulur, şekillenir ve gelişir. İnsan ilişkileri öyle belirleyicidir ki, bir toplumu “fertler,” “birler” veya “bireyler”in toplamı olarak değil, insan ilişkileriyle dokunan bir kumaş gibi anlamak daha doğru olur. Zira insan münasebetleri olmasa toplum, fertlerin her biri tek başına ortalıkta dolanan robotlardan oluşmuş gibidir. Bu tezimizi en iyi bir havayolu şirketinin uçuş haritası anlatır:

Uçuş haritasında görüldüğü gibi belirleyici olan uçaklar, terminaller yahut şehirler değil uçuşların kendisidir. Yani uçuş noktaları arasındaki ilişkidir. Bu düşünceden hareketle, toplumu anlamak için insanlar arası ilişkileri anlamak; erdemli bir toplum için de insan münasebetlerinin düzenlenmesini anlamak gerekir.

Türk Hava Yolları uçuş haritası. Toplumsal yapının oluşumunda insanın kendi varlığından sonra insan ilişkileri çok önemli bir yer tutar. Ticari ilişkiler de insan ilişkileri içinde önemli rol oynar

İnsan ilişkilerini iyi anlamak gerekir zira insanların karşılıklı beklentileri, hakları, sözleşmeleri, aldıkları ve sattıkları ve aralarındaki sosyal hukuk bütün bu ilişkilere bağlıdır. İlişkilerden kimileri, sık ve uzun süreli devam ettirildiğinde birer müessese, yani toplumsal yapının bir parçası haline gelir. Ayrıca infak etme, yardımlaşma, hak gözetme, hak yeme veya haksızlığa uğrama, bireyler veya kesimler arası hiyerarşiler, kimileri henüz kurumsallaşmamış bu ilişkilere bağlıdır.

İnsan münasebetleri; selamlaşmaktan komşuluğa, yolda ve sokakta karşılaşmaktan alış veriş yapmaya, birlikte aynı amaç için çalışmaya veya ortaklık yapmaya, borçlanmaya, yardımlaşma ve dayanışmaya, aralarında sözleşme ve akitlere kadar sayısız iş, işlem ve ilişkilerden oluşur. Bu iş ve işlemlerin her biri bir dokumadaki iplikler, ilmikler ve düğümler gibidir. Buradan ortaya çıkan sosyal doku insan eliyle dokunan bir kilim gibidir. Ama kilim gibi iki boyutlu değil, bir hologram gibi çok boyutlu, zengin ve karmaşıktır. Bu bakımdan insanlar arasındaki münasebetlerin yoğunluğu, fertler ve kesimlerin hakları, bütün bu ilişkilerin müesses hale gelmesi ve hukuka dönüşmesi bu münasebetlerden doğan yapıya bağlıdır. Bu oluşum öyle önemlidir ki, toplumsal yapının sağlamlığı, güvenirliği, üretkenliği ve sürdürülebilirliği ve erdemli bir toplum da bu ilişkiler sonucu ortaya çıkacaktır.

Toplumsal dokunun oluşumunda alışveriş ilişkilerinin önemi hiçbir şeyle kıyaslanmaz

Bu münasebetler arasında günlük, anlık, belli rutinlerden oluşan faaliyetler büyük bir yer tutar. Kalanların önemli bir kısmı geçim faaliyetleri ve onun da içinde büyük bir yer tutan alışveriş ilişkileridir. Hz peygamber, “Kazancın (rızkın) onda dokuzu ticarettedir” diyor. Bu hadis-i şerif bize ticaretin toplumsallaşmada ne kadar önemli olduğunu anlatmaktadır. İnsan hayatının veya ilişkilerinin bir röntgeni çekilebilse, elde edilen görüntüler analiz edildiğinde, rutinler çıktıktan sonra alışverişin yahut iş ve ticari münasebetlerin büyük bir yoğunluk teşkil ettiği görülecektir. Komünizmin, ekonomiyi “herşey”leştirmesi, ticaretin toplumsal yapıdaki bu önemini gölgelemiştir.

Toplumun yapılanmasındaki bu önemi, ticaretin temel insani değerlere tabi olmasını gerektirmektedir. Zira toplumsal yapı oluştuktan sonra orada “insani” olmak gibi yüksek bir nitelik arıyorsak, bu niteliğin bütün alt unsurlarıyla birlikte henüz oluşum esnasında ticari bünyeye girmesi, oradan da sosyal yapıya sirayet etmesi gerekir. Ticari hayatla ilgili bazı değerler ve bunlardan doğan kuralların ve ilişkilerin bazıları şunlardır:

İşte ve ticarette doğruluk, çalışmanın temel değerler arasında yerini alması, iki günü eşit olmamak (sürekli çalışmak), insana çalıştığından (eliyle kazandığından) başkasının olmaması. Helâl kazanç elde etme ve bu yolla elde edilenin arındırılması (zekat verme, sadaka ve infak etme), borç ve alışverişlerin her türlü şekilde kayıt altına alınması, sözleşmeler yapılması, kendine, içinde yaşadığı topluma ve kamu otoritesine ticaretinde hesap vermek. Ölçülere ve tartılara dayanan bir ticaret rejiminin geliştirilmesi. Yoksulların varlık sahipleri üzerinde hakkının olması. Hiçbir şekilde çalışmadan kazanç elde etme peşinde koşmamak, özellikle faiz alıp vermemek. Ayrıca rızkın Allah (c.c) tarafından verildiği inancından hareketle çalışmaktan başka bir yola tevessül etmemek, eliyle kazandığına başka bir şey katmamak. Hangi yollan olursa olsun hile yapmamak. İnsanları aldatılmamak, hangi yolla olursa olsun mallarını ve haklarını eksiltmemek.

Diğer taraftan, yukarıda saydığımız yüce değerlerin hayata geçirilmesi ve kötü olanların önlenmesi için davranışlar geliştirilmesi, kurallar ve ilkeler konulması ve bütün bunlarla hukuk ihdas edilmesi ve düzen kurulması. Bu amaçla üretim ve ticari münasebetlerin kayıt altına alınması, ölçülerin ve tartıların ticari hayata yerleştirilmesi gibi kurallardır ki, bu saydıklarımızın her biri aynı zamanda bir değer yargısı (kıymet hükmü) niteliğindedir. Elbette doğruluk, dürüstlük, hak ve adalet duygusu, paylaşmak, istişare etmek, liyakat ve ehliyet, insan yeteneklerinin geliştirilmesi değerlerini de yukarıda saydıklarımızla bir arada düşünmek gerekir.

Bir toplumun inşa edilmesinde çok önemli yeri olan bu meselelerin bir kısmını, “Değerler sistemi nedir? Fert ve toplum olarak insani ve ahlâki değerlerle nasıl gelişebiliriz?” yazımızda işledik. Ölçüler ve tartılar konusunu da Ölçüler ve tartıların adaletli bir düzen inşa edilmesinde yeri ve inşa yolları yazımızla ele aldık. Bu yazımızda ise alışverişin, borç, iş ve ticari ilişkilerin kayıt altına alınması, yazılı ve kayıtlı bir hayat tarzı inşa etmeyi işlemeye çalışacağız.

Yazılı ticaret hayatının kodları nereden gelmektedir?

Yazılı, kayıtlı, ölçülere ve tartılara dayanan ticaret hayatının kodları insanın yeryüzünde erdemli (faziletli) bir hayat sürmesini isteyen ilahi kaynaktan gelmektedir. Medeniyetimizin varlığını borçlu olduğu, cevherini aldığı ve kodlarını taşıyan Kur’an’ın en uzun ayeti borç ve alış veriş ilişkilerinin yazı ile kaydedilmesine tahsis edilmiştir. İş, borç ve ticaret hayatının ahlâkî kurallarla düzenlenmesini esas alan bir yazılı rejimin kurulmasını tavsiye eden bu ayet, yazımızda (bu alandaki diğer hükümlerle birlikte) bize ilham kaynağı ve referansımız olmuştur.

Ayet, borçlanma ve alışveriş ilişkilerinde evrensel değerler, esaslar ve kurallar getirmekte, bunların yerleştirilmesi için aynı zamanda usul (yol, yöntem) da getirmektedir. Ayetle sadece bir dini emirler dizisi değil, aynı zamanda iyi bir toplum inşa etmek için sosyal kurallar ve kanunlar getirilmektedir. Vaz’edilenler gerçekte iyi bir toplum inşa etme ilminin kodlarıdır. Kaynağından okunduğunda görülecektir ki, ayet, sadece yazılı, kayıtlı işlemlerin yapılmasını istemekle kalmamakta, bu işlerde en ince ayrıntıya varıncaya kadar kurallar koymaktadır. Bu emirleri, kodları ve kuralları aşağıda ve yazımızın devamında maddeler halinde yazıyoruz:

-“Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız zaman bunu yazın” emir ve tavsiyesiyle başlayan ayet, borçlanmalarda aynı zamanda şahit gösterilmesini de istiyor.

-Devamında ise, alışveriş işlemlerinin de kaydedilmesi ve şahit gösterilmesi için yol gösteriliyor.

Bireylerden meydana gelen toplum, toplum olabilmek için asgari bir bütünlük gerektirir. Bütünlük, bireylerin ve aralarındaki ilişkilerin tam ve uyumlu olmalarına bağlıdır. Toplumun üyelerinin bir tehlike karşısında (toprak kaygısı, saldırı altında olmak, bağımsızlık) birlik olmaları gereklidir ama gerçek ve sürdürülebilir bütünlük bu değildir.  Onun için sürdürülebilir bir düzen isteyen ortak değerlerden başlayarak, borç ve alışveriş ilişkilerine kadar bütün denge unsurlarını birlikte düşünmelidir. Çünkü bireysel gibi görünen alışveriş ilişkileri toplumsal yapıyı ve toplum sağlığını etkiler. Alışverişi, bir fanusta olup biten bir borç işi yahut bir defalık alım satımı değil, insanların kendi aralarında devir edip durdukları, alıp verdikleri veya sattıkları, kiraladıkları, ödünç verdikleri, rehin veya emanet bıraktıkları mal, para ve hizmetlerle ilgili her şeyin kaydedilmesi çerçevesinde anlamak gerekir.  

Şimdi yüzeyden analiz ederek yukarıdakilere ilaveten ayette yer alan kodları (nüveleri, emirleri) biraz daha çıkarmaya çalışalım. Öyle ki, maksadımız sadece bir meseleyi anlatmakla kalmasın, bir sosyal imar faaliyetinde kullanacağımız yapı taşlarını elde edelim. Bir inşa programında yapı taşı olabilecek kodları çıkaralım. Ayetten, iş ve ticaret ahlâkının geliştirilmesinde gerekli olacak tohumları arayalım:

-Yazı/kayıt işini yapan/belgeyi düzenleyen işini tam ve adaletle yapsın

-Yazı/kayıt işini yapan zamanın bütün bilgi ve birikimini kullansın

-Alışverişe konu olan şey küçük olsun büyük olsun (son) vadesine kadar yazılsın

-Borçlanmada/alışverişte aklı ermeme, zayıf olma, unutkanlık veya seyahat halinde gerekli düzenlemeler yapılsın

-İster borçlanma, ister alışveriş olsun, tanıklar (şahitler) gösterilsin

-Tanıklık dahi kurallara ve kaidelere bağlansın:

  • Sözüne güvenilen, doğru ve uygun kişiler şahit gösterilsin
  • Şahit gösterirken unutkanlığa karşı tedbirler alınsın (kadın-erkek buna göre şahit gösterilsin)
  • Yazan/kaydeden ve şahitler güven altına alınsın, yaptıkları işten dolayı zarar görmeleri önlensin
  • Bir şeye tanık olanlar, ihtiyaç duyulduğunda şahitlik yapmaktan kaçınmasınlar

-Anlaşma ve sözleşmelerde tesadüflere, belirsizliğe veya şüpheye yer bırakılmasın, usanma gösterilmesin

-Borç ve alışveriş işlemlerinde anlaşmazlık çıkmasını önleyecek tedbirler alınsın

-Taraflar, haksızlığa uğramayı önleyecek belgelendirme ve rehin göstermek gibi önlemleri alsın

-Yapılacakların her biri özenle, ayrıntılarıyla, “anlaşma disiplini” içinde yapılsın

-Yazma konusunda istisnalara izin veya ruhsat veriliyor: Günlük, peşin alışverişlerde (iki tarafça da istenirse) yazılı işlem yapılmayabilir.

Bu ayetle, inananlara yol gösteren (bize de bu yazımızda ilham kaynağı olan) yazılı iş ve ticaret hayatının ilk ve ana kodları verilmektedir. Gerisini insan getirecek, bu temeller üzerine kayıtlı ve her şeyin açık ve aleni olduğu bir alışveriş düzeni, nizamı kuracak; onun da üzerine sosyal hayat inşa edecektir. Verilen bu kodlarla, tabir yerindeyse, hayatın bu alanlarını programlamak ve programa göre inşa etmek inananların görevidir ve inananların yeteneğine kalmıştır.

Temel kaynaklardaki bu kodları bulup açığa çıkarmak, tohumları arayıp bulmak bir değerler madenciliği gerektirir. Bulunan bu yapı taşlarıyla bir düzen inşa etmek ise inşa mühendisliğidir. Bunların her birinin inananlar tarafından bir ilim haline getirilmesi gerekir.  Kodlardan yola çıkarak bir taraftan teferruata, insanın davranışına, iş ve ticaret hayatında atacağı adımlara varıncaya kadar ayrıntıya inmelidir. Diğer taraftan teferruattan, küçük kurallardan yola çıkarak genel kaidelere ulaşılmalı, tezler ve teoriler geliştirmelidir. Her iki durum da kendilerine uygun teknikler (yollar, usuller) ve teknolojiler geliştirmeyi gerektirir.

Elbette, yazılı-kayıtlı bir ticaret hayatının bu kodlarının bir de uygulaması olacaktır. Bu konuda akla gelen ilk soru: Hz Peygamber bu emirleri, tebliğ ettiği toplumda uygulamış mıdır? Hz. Peygamberin Medine toplumunu bu kodlarla inşa etmiş olmasından daha tabi bir şey yoktur, aksi iddia edilemez. Medine toplumunu teferruatıyla inceleyen kitaplarda bunlara yer yer rastlanır. Ne var ki Medine toplumu sadece ticari hayatla değil, bütün unsurlarıyla çağına göre yazılı bir toplum olarak inşa edilmiştir. “Oku” ve “kalem” kâğıdın olmadığı bir devirde ilk ve üstün değerler olarak tebliğ edilmişlerdir. Medine Şehir Devleti Anayasası ise, Prof. M. Hamidullah’a göre, (eski Yunan şehir devletleri metinlerini de dikkate alarak), insanlık tarihinin ilk yazılı anayasasıdır.  Belki bundan da önemlisi, Hz Peygamber, sayısını bilmediğimiz, yüzlerce demekle yetineceğimiz mektupla davet, haberleşme ve yazılı anlaşmayla, yazılı yönetim ve diplomasi çağını başlatmıştır. Yine çeşitli emirnameler, pazar açma, eman verme, sit alanı ilan etme, tarım, ticaret ve madenlerin işletilmesi ve ticaretiyle ilgili sayısını bilmediğimiz yazılı talimatlar vermiş, pazar yerlerine erkek ve kadın denetçiler tayin etmiştir. Muhtesiplik kurumu (müessesesi) buradan doğmuştur.[i]

Yazılı ve kayıtlı alışveriş, ticari ilişkileri ve sosyal hayatı nasıl etkiler?

İnsanlar arasında geçici veya daimi verme ve alma işlerinin en küçüğünden en büyüğüne kadar düzenlenmesi için her çağın şartlarının sürekli ve düzeli araştırılması gerekir. Çünkü bu alanda kuralların yokluğu ve insanların durmadan ürettiği kuralsızlıklar, kardeşler arası ilişkiler dâhil, toplumu huzursuz eden, ahlâkı kemiren, aldatan ve aldatılanın giderek çoğaldığı bir dünyaya doğru bizi sürükler. Bu konularda en düzenli toplum olması gereken İslam toplumlarının hali içler acısıdır. Çünkü Âlemlerin Rabbinden en son ve doğru bilgileri (son vahyi) alan Müslümanlardır ve rehberleri (peygamberleri) de bu doğrularla terbiye edilmiştir. İnananların sosyal ve ticari hayattaki bu düzensizliği sürekli tenkit konusu olmaktadır ama her defasında su üstünde sektirilen yassı taşlar gibi mevzuyu yüzeyden yalayıp geçerek.

Yazılı ve kayıtlı alışveriş hayatı; sokaktaki bakkaldan küçük bir şey almaktan, bir cep telefonu, ev veya ev eşyası satın almaya, araba edinmeye, evindeki eksiği veya bir bozukluğu gidermeye, apartman veya sitede hizmet almaya kadar uzar gider. Bütün bu işlerin sorunsuz veya daha az sorunla yapılması için gerekli kuralların aranması, davranışların ihdas edilmesi, adet ve alışkanlıkların geliştirilmesi için araştırmalar yapılır. Yazılı-kayıtlı alma-verme işi, basit bir alışverişin – döküm fişi veya faturası, borç senedi, iki kişi arasında düzenlenen bir tutanak veya taahhütname gibi işlerle başlar. Kiralama sözleşmesi, faturalar, devir-rehin veya alım-satımın belgelendirilmesi, iş sözleşmesi-iş akdi, bir vakıf senedi, şirket veya kooperatif ana sözleşmesi gibi çok sayıda iş, işlem veya belgelendirme ile uzar gider. Bunlara, cebinde yahut evinde düzenli bir adres defteri, randevu veya işlerin yahut bu işleri yapanların kayıtlı olduğu bir defter tutulmasını da eklemek gerekir.

Yine kayıt ihtiyacından hareketle bir borç veya tapu senedi, ticari işlemlerde kişiden kişiye değişebilen akitleşme, anlaşma, sözleşme ve taahhütname gibi yazılı türler ortaya çıkmıştır. Bütün bunlara şirket defterleri, vakıf ve kooperatif kayıt ortamları, apartman yönetimi defterleri, her türlü emanetler, kontrat, zabıt ve zimmetler ve burada sayamayacağımız kadar bankalar ve büyük şirketlerle yapılan çok çeşitli sözleşmeleri de yazılı hayat ihtiyacı içinde düşünmek gerekir. İnsanlığın gelişmesinde önemli bir yeri olan noterlik bu ihtiyaçlardan doğmuştur. Elbette doğru şekilde yapıldıkları takdirde bu iş ve işlemlerin her biri sosyal yapıya, toplumsal bütünlüğe, şahsi olduğu kadar genel güvene çakılmış birer çivi gibidir.

Sürekli değişen, tekâmül eden veya aşınan bu âlemde, zamana ve şartlara göre teknikler geliştirmek, insan hakkının azaltılmasına karşı tedbirler almak inananların görevidir. Günümüzün karmaşık para ilişkileri ve uluslararası kartellerin domine ettiği ticaret dünyasında, insanların haklarının azaltılmasını önleyecek sürekli tedbirlerin alınması ve buna uygun bir düzen geliştirmek şarttır. Değilse insanlar sürekli zarar görecekler veya zararı önlemek için başka dünya görüşlerine gidecek, orada örgütlenecek ve dayanışma içine gireceklerdir. İnsanlar, adaleti veya adaleti tesis etmeye takat bulamadıkları yerden fiilen, fikren veya ruhen ayrılır, hatta kaçar. Bunların büyük kısmı kendilerine tam karşı da olsa adaleti buldukları yere sığınırlar. Günümüz Müslümanları kendi iç dünyalarını bu kurallarla düzenlemedikleri için bu şekilde sürekli bölünüp parçalanmakta ve birbirleriyle boğuşmaktadırlar.

Resim: Fikriyat Dergisinden alınmıştır. (Teşekkür ederiz) https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/10-soruda-osmanlida-ticaret-hayati-hakkinda-bilinmesi-gerekenler

Yazılı ve kayıtlı alışverişle korunmak istenen nedir, inananlar buna kayıtsız kalabilir mi?

Şahsi bir meseleymiş gibi görülen, kök itibariyle gerçek sosyal meseleler olan “iş ve ticaret ilişkileri,” hak temelli ve ahlâk ile düzenlenmemiş ise toplumsal yapıyı kemiren güveler haline gelir. Günümüz toplumunda ahlâkın zayıflaması sonucu insanlar rahatlıkta sözlerinden cayabilmekte, taahhütlerini yok saymakta ve akitlerini bozabilmektedir. Bu yüzden her gün binlerce, belki on binlerce insanın hakları eksiltilmekte veya tamamen yok edilmektedir. Kavgalar çıkmakta, insanlar öldürülmekte ve davalar açılmakta, daha da kötüsü sosyal – toplumsal ilişkiler ve sosyal yapılar bozulmaktadır.

Bu can yakıcı ve rahatsız edici bir durumdur. Yazılı ve kayıtlı hayat, Kur’an’ın en uzun ayeti bu işe tahsis edilmesine, Allah’ın açık ve kesin hükümlerine, hatta Yüce Allah’ın tehditlerine rağmen, dinlerini ideolojiye indirgeyen günümüz Müslümanlarının hiçbir zaman gündemlerinde olamadı. Bu gerçek durum ortada dururken, günümüz Müslümanları dinlerini küçültüp gözlerini sadece devletin tepesine diken, iktidar gözleyen ideolojiler haline getirdiler. İslamın hayata o geniş bakışı kaybedildiği için Müslüman gençler de İslam’dan yana işsiz kalmış haldeler. Hayatlarına nasıl anlam katacaklarını ve insanlar için ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar! İyi ki ülkede laikler var! Hiç değilse, “çevrecilik” veya “tüketici hakları” etiketi altında insanların haklarına sahip çıkıyor, mağduriyetlerini önlemeye çalışıyorlar. Havamızın, suların, toprağın temizliğine, bitki genetiğine yüzeyden, bazen istismar amacıyla da olsa sahip çıkıyorlar.

Diğer taraftan, dinin bu şekilde daralması sebebiyle dindarlar, muhafazakârlar, inançlarında dünya hayatına öncelik verenler veya hiç inanmayanlar arasındaki bağlar daha çok zayıflıyor. Ortak paydaları küçülüyor. Hangi kesimden olursa olsun, iyi bir toplum özlemi olanların gücü azalıyor. Sonunda cezasını, ceremesini bütün toplum çekiyor.

Yüce Allah’ın yazılı-kayıtlı hayat ayetleriyle istediği; sıradan bir yazı, kayıt veya noterlik işlemi değildir. Âlim olan Allah; insanların haklarının kaybolmaması, eksiltilmemesi, insanlar arasına fitne ve fesat girmemesi, kargaşa çıkmaması, sosyal yapının bozulmaması ve bozgunculuğun hâkim olmaması için tedbirler alınmasını istiyor.  Bozguncuların önce ticaret hayatına, sonra da toplumsal yapıya musallat olmaması için her işin başından itibaren plânlanması, buna göre icra edilmesi ve kurumsal hale getirilmesi isteniyor. Artık inananların bu yolda bilinçlenmeleri ve böyle bir hayatı amaç edinmeleri, hedefler çıkarmaları gerekir.

İnsanların yazılı bir hayat tarzını kendine dert edinmeleri, şuur sahibi olmaları ve yeteneklerini geliştirmeleri çok şeyi değiştirecektir. Vahşi birer ahtapot gibi çalışan çok uluslu şirketlerin Batıdaki tutum, davranış ve uygulamalarıyla Batı dışındaki dünyada uygulamaları arasında çok fark vardır. Çünkü Batılı ülkelerde insanlar çok daha bilinçli, ölçülü, dikkatli ve yumuşak güç sahibi olup bu ülkelerde mevzuat da çok daha mütekâmildir.

Şimdi biraz daha yararlanmak için ayeti bir kere daha analiz edelim ve bu defa daha çok usule ilişkin getirdiği düzenlemeleri açığa çıkarmaya çalışalım:

-Her şeyi, Allah’ın insana öğrettiği şekilde, (olduğu gibi ve dosdoğru) yazın

*

-Allah her şeyi hakkıyla biliyor, size de öğretiyor, (yazı ve kayıt işini) size öğrettiği gibi yapın

*

-Parayı, malı veren veya satan da, alan da yazılı kayıt yapmaktan sorumludur.

*

-Yazma, kaydetme işlemi az veya çok denilmeden, eksiksiz olarak yapılsın.

*

-Yazan/yazdıran, Allah’tan korkup sakınsın, hiçbir şeyi eksik, fazla etmesin

*

-Yazıda, kayıtta unutkanlığa karşı tedbirli olunsun, şüpheye yer bırakılmasın

*

-Şahitler güvenilir insanlar arasından seçilsin, çağrıldıklarında şahitlik yapmaktan geri durmasınlar

*

-(İşlerinizi) ve kayıt tutmayı, Allah katında (yegâne yol) olan adaletle yapın

Eğer ayetle emredileni anlamakta veya ifade etmekte hataya düşmüyorsak, Yüce Allah, ayetleriyle, insanları belirsizlik ve ölçüsüzlükten doğacak kötülüklerden ve cezalardan korumak için (tabir yerinde ise) Hâkim Vekil olarak toplumu korumaya alıyor! Çünkü insanlar arasında yapılan bir alma veya verme işinden Cenab-ı Allah Kendine pay alacak değildir. O, yapılan işten faydalanacak veya herhangi bir şekilde zarar görecek de değildir. Kazanacak veya zararlı çıkacak olan fert veya toplum olarak insandır. Bu şekilde ticari âleme konulan kurallarla, başta zayıflar ve yoksullar olmak üzere fertler ve toplumun bütünü korunmaktadır. İnsana, bu şekilde, aynı zamanda toplumda denge ve düzen kurulması, güvenin ve huzurun inşa edilmesi öğretilmektedir. Yetenek sahibi insanların buna uygun davranış modelleri bulması, yasalar ihdas etmesi, örgüt modelleri geliştirmesi, kaynaklar tahsis etmesi ve bizatihi çalışılması gerekir. İnsan nasıl ki devlete kaynak sağlamak için vergi idaresi açıyor, emniyeti ve bağımsızlığı elde tutmak için asker-polis kuvveti topluyorsa bu şekilde ahlâkı ve insanların haklarını korumak için de gerekli bütün tedbirleri almalı, yaşanan her yer, insanların hakkının korunduğu emin bir belde haline gelmelidir.  

Yazılı ve kayıtlı bir ticaret veya iktisat düzeni hangi inançtan olursa olsun, insanların haklarını koruma altına alıyor. Konulan kurallara uymamayı, kuralları çiğneyerek toplumun aleyhinde bulunmayı, insanların haklarını eksiltmeyi, Yüce Allah (C.C.) Kendi Zatına “karşı gelme!” olarak kabul ediyor! Dehşete kapılmamak mümkün değil!

-Size emredilenin aksini yapmanız günahkârca davranış, (ilahi hesapta suç) olur!

-Allah’ın (dediklerini yapmayarak veya değiştirerek) O’na karşı gelmekten sakının!

Şimdi nasıl oluyor da inananlar, ticaret hayatına, hayatın kendisi olan bu emirlere arkalarını dönüp, bunun aksi olana, kendilerinin uydurdukları veya öncelik tanıdıkları işlere önem verirler? İçindeki her şeyiyle kâinatı yaratan O sonsuz kudret sahibi gelip insanlar arasındaki bu küçük işlere karışıyor ve taraf oluyor da, O’na inandıklarını söyleyenler, hissiz, tarafsız, kör ve sağır kalabiliyor!? Bu işleri küçük gördükleri için mi? Allah ile O’nun haklarını koruduğu zayıfları, yoksulları, kimsesizleri, hakkı yenenleri veya eksiltilenleri yalnız bırakıp, düzenbazların, bozguncuların ve kendi hiziplerinin peşinden koşabiliyorlar! Yazılması gerekeni, doğruluğu, ölçüyü, tartıyı, adaleti bırakarak, insandan gizleneni, üstü örtüleni, kaçırılanı, yalanı, aldatmayı, ölçüsüzlüğü ve adaletsizlik canavarının yularını serbest bırakabiliyorlar! Hele de Yüce Yaratan, emrettiklerini yapmamayı kendi zatına karşı gelme olarak görüyorsa! Yüce Allah’ın Kendisinin böyle dehşet bir şekilde yüklendiği bir sorumluluktan inananlara hiçbir hisse düşmüyor mu? Âlemlerin Rabbi (C. C.), hiçbir ayırım yapmadan kullarına bu şekilde sahip çıkıyorsa, müminlerin de aynı yoldan, büyük bir özenle ve severek yazılı-kayıtlı iş ve ticaret hayatına, ölçülere ve tartılara sahip çıkmaları gerekmez mi? Böyle bir hayat tarzını inşa etmeleri gerekmez mi?

Kimse aldatılmak istemez ama kaç kişi aldatmaya karşı önceden ve ne kadar tedbir alır? Aldatmak ve aldatılmak istemeyen bir toplum ölçü koyar, tespit yapar, kayıt eder, şahitli iş yapar, delil (kanıt) edinir, belge bırakır. Kolaylık, yapıp-edip geçmekte değil, tam ve eksiksiz iş yapmaktadır. Eğri, eksik, yanlış veya hasarlı bir işin tamiri, tamamlanması, doğrulanması ve düzeltilmesinin maliyeti baştan düzgün bir iş yapmanın maliyetinin çok zaman kat kat fazlasıdır. Yazılı, belgeli, tanıklı olmayan bir işin maliyeti kavgalar, yıllarca süren davalar, masraflar, üzüntüler, huzursuzluklar, sosyal dokuda yırtılmalar, hatta bazen ölümlerdir!

Erdemli toplum ancak doğruluk ve dürüstlüğün hayata geçirilmesiyle inşa edilebilir. Nefslerinde kaçak olanlar, üşengeçler, ileriyi göremeyenler, uzun vadeli düşünemeyenler, insanın zaaflarını ve zaaflarıyla neler yapabileceğini bilmeyenler huzurlu bir toplum inşa edemezler. Saf tabiatlı olanlar, sürekli aldatılan ahmaklar düzen kuramazlar. Sürekli aldatan veya aldatılanlar, işlerinde boşluk, belirsizlik, eğrilik ve eksiklik bırakanlar insanlara bir gelecek vaad edemezler. Çünkü aldatma, insanileşmeye ve insani bir toplum olmaya engeldir. Ölçmeyen, tartmayan, yazmayan ve kaydetmeyenler aldatmaya, aşırmaya, zorbalığa kapı açarlar.

Buradan hareketle; hiç zorlanmadan diyebiliriz ki, inananlar kendilerine bildirilen ve öğretilen basit, açık ve net olan ölçüleri, tartıları, yazılı ve kayıtlı bir ticaret hayatını anlayamıyorlarsa, iktisadi sistemleri nasıl anlayabilir, ekonomik sistemler hakkında nasıl konuşabilirler? Bu akıl ve ahlâkla hangi iktisadi sistemleri inşa edebilirler? Hadi ondan da vazgeçtik, zulme dayalı iktisat sistemlerinin insana tahakkümünü nasıl anlayabilir ve önleyebilirler? İnsanları bu sistemlerin gönüllü işçisi ve besleyicisi olmaktan nasıl kurtarıp koruyabilirler!?

Bir toplumun ihtiyaçları üzerinden inşa edilmesi, yazılı ve kayıtlı ticaret rejimiyle inşa faaliyeti

Kurallar koymak sadece şahsi ihtiyaçlarımızı karşılamak veya bireyler arasındaki ilişkileri düzenlemek, doğabilecek çatışmaları önlemek için de değildir. Yazılı-kayıtlı kuralların hâkim olduğu bir alışveriş veya ticaret hayatı toplum olabilmek için de olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Zira bir toplum en tabii, makul, meşru ve kolay yoldan insan ihtiyaçları üzerinden inşa olunur. Bu gerçekten hareketle toplumlar, öncelikle ihtiyaçlarının karşılanması üzerinden inşa edilmeye başlanmalıdır. Günümüz Müslümanları bu usulü (yolu, sünneti) anlayamadıkları için toplumun yeni bir safhasını inşa edemiyorlar. Tek bildikleri iktidar üzerinden milletin geçmiş safhalarından biri gibi olmaya çalışmaktır. Hatta dünyaya bu gözle baktıkları ve insanların doğal ihtiyaçlarını göremedikleri veya öncelik sırasına koyamadıkları için toplumun önüne olmadık gündemlerin konulmasını da önleyemiyorlar. Her şeye güç ve iktidar üzerinden ve tepeden yaklaştıkları için sadece toplanıp güç elde etmiş olmakla yetiniyorlar, bu maksatla sadece adam toplamaya çalışıyorlar. Toplanmış ama kuralları konmamış ve insanlar arasında paylaştırılmamış gücün onu elinde tutanları ifsad edeceğinden habersizdirler. Bu yolla var olan toplumsal dinamikleri de körelterek toplumun gelişmesini önlediklerinin farkında değiller.

Her toplum kendi iç enerjisi ve dinamikleriyle gelişir. İç dinamikler bir dine veya felsefeye inanan insanların iman ettikleri, gaye edindikleri, uğruna çalıştıkları, ömürlerini hasrettikleri, bazen ölümü bile göze aldıkları yüksek değerlerdir. İnsan ihtiyaçlarının meşru yoldan karşılanması, güven içinde yaşama, iyiliğin yayılması, kötülüğün önlenmesi, insanın canının, malının ve haklarının korunması, yoksulların gözetilmesi, yardımlaşma ve dayanışma, adaletle işleyen bir nizam, vatanın korunması, yazılı-kayıtlı, ölçüler ve tartıların hâkim olduğu bir hayat tarzı inşa etme Müslüman bir toplumun bazı iç gelişme dinamikleridir. İnsanın yaratılış maksadının ve haklarının korunduğu diri, dengeli ve mutlu bir toplum arayan bu dinamikleri yaşar ve gelişir halde tutmalıdır.

Neticede bir tarafta amaçlarını, kurallarını, ölçülerini ve gelişme dinamiklerini bekleyen sosyal ve ticaret hayatı, diğer taraftan topluma tepeden veya dışarıdan dayatılan ideolojiler, yasalar, yapılar, yol ve yöntemler topluma yönünü şaşırtır. Ortak önceliklerini değiştirir. Bu durum, bir insan için çalışarak, temiz gıda-helâl lokma arayarak, evine ekmek getirerek, çocuklarına eğitim vererek geçinme ve gelişme yolu aramak yerine mahallede yol keserek, korsanlık yaparak, haraç toplayarak veya başkalarına ortak olarak geçinme ve gelişme yolu aramaya benzer. Yahut sanat ve estetiğe ait olanın asgarisi elinde olmadan, mesela sokakta temizlik, düzen ve nizam olmadan yüksek sanat eserleri istemeye benzer. Mesela bir yerde medeni bir şehirleşmenin olması isteniyorsa orada süslü ve gösterişli yapılardan önce sokak mimarisinin, sokakta düzen ve tertibin, ondan önce sokak temizliğinin, her şeyden önce de şehirli davranışın geliştirilmesi gerekir.

İhtiyaçlar üzerinden yürümek aynı zamanda üretken ve sürdürülebilir bir yoldur. Çünkü İhtiyaçlarımızı karşılamak için gerekli olan her sosyal faaliyet beraberinde belli bir tatmin getirdiği gibi, iç dinamikleri de harekete geçirir. Her sosyal, psikolojik ve iktisadi faaliyet de kendisiyle ilgili yeni sosyal, siyasi, hukuki faaliyet ve yapıları doğurur. Bu yolla insanın temel ihtiyaçları olan yaşama, yeme, içme, barınma, evlenme, mülk edinme ve emniyette olmak gibi ihtiyaçları karşılandığı gibi bunlarla sosyal, iktisadi, ticari, siyasi ve kültürel yapılanmalar ortaya çıkar. Öyle ki, tek başına yoksulların ihtiyaçlarını karşılamak bile bir inşa zinciri başlatılabilir.

İnsanın insana, hayatın insani olduğu kadar hayvani de olan tarafları üzerinden sahip çıkması yetmez. Zira insana şahsi veya hayatın sadece kaba tarafları üzerinden değil, bütün alanlarında sahip çıkması, buna göre ve bütün unsurlarıyla bir düzen inşa etmesi beklenir. Hayatın ve her işin bir de nitelik tarafı da vardır. Mesela bir şeyi iyi, doğru ve güzel şekilde yapmak, temiz ve helâl olma, meşru olma, hakkı olmak gibi hususiyetler de vardır. İnanma, inandığını yaşama, kendini ifade etme, yeyip içme, mesken tutma, seyahat etme, mülk edinme, alışveriş yapma, her alanda ölçülü ve temiz bir hayat yaşama, insan hayatının, sağlığının ve izzetinin korunması, eğitim alma hakkı gibi maddi-manevi, dünyevi-uhrevi, şahsi-sosyal haklar ve yükümlülükler hazır bulunmaz, her yerde inşa edilmeyi gerektirir.

Bir toplumun ihtiyaçlarını, yine toplumun kendisinin ve meşru yoldan karşılaması beklenir. Bunu başaramayan toplumlar ihtiyaç duyduklarını, başka kültürlerin sosyal, ekonomik ve kültürel birikiminden temin edecektir. İnananlar bunları kendi değerlerinden elde edemiyorlarsa hayatlarını ne ile tanzim edecekler, hangi kültür veya medeniyetin değerlerini veya onlardan kaynaklanan ürünlerini alacaklar? Topluma hizmet edenler, ihtiyaçların gerekli, öncelikli, meşru ve kolay yoldan karşılanması için çalışmıyorlarsa kendi heveslerine hizmet eder, başka kültürlerden yararlanma yolunu açarlar.

Tasarım: Flaticon.es’ten alınmıştır. Thank you. (Başka yerde kullanılmamasını rica ederiz) http://www.flaticon.es/icono-premium/contrato_913352 

İhtiyaç duyulan şey hangi dinden, kültür ve medeniyetten alındıysa haklı olarak tanımlarını, tonlarını ve renklerini de o kültürden alacaktır. Müslüman toplumların son asırlarda yaptıkları, kendi değerlerini şiirlere, edebiyata, lafa, retorike meze, malzeme etmeleri, süs eşyası haline getirip duvarlara asmaları; gerçek hayatla ilgili ihtiyaçlarını ise her biri birer sonuç olan başka kültürlerden almak olmuştur. Ceza Kanunu İtalya’dan, Medeni Kanunu İsviçre’den, Ticaret Kanunu Almanya’dan, lisan özentisi Fransızcadan, iş ahlâkı Alman kültüründen, hatta vahşi ticaret özentisi Kapitalizmin anayurdu Amerika’dan, insan veya kadın hakları yine Batıdan… Böyle bir toplumun kendi düzeni, nizamı, huzuru olabilir mi? Kendi kültürü ve sosyal yapısı bütün kalabilir mi?

Yazılı-kayıtlı hayata nesne olacak işler, şeyler veya faaliyetler, usulleri, teknikleri ve araçları zaman içinde değişiklik gösterebilir ama değişmez olan yazılı ve ölçülü bir hayat tarzıdır. Onun için de ölçme ve kaydetmenin birer değer yargısı (kıymet hükmü) olarak insan zihnine yerleşmesi, değerler hiyerarşisinde üstün yerini alması gerekir. Değilse, düzen ve denge yerine keyfilikler, çekişmeler, haksızlıklar ve bunlardan kaynaklanan düzensizlik, nizamsızlık ve kargaşa hâkim olur. Bu yüzden de, bu değerlerin insan aklına ve ruhuna yerleşmesi, oradan -baharda suyun ağaca yürümesi gibi- insan davranışlarına ve alışkanlıklarına yürümesi, meyve olarak insanın kararlarında, işlerinde ve eserlerinde tecelli etmesi gerekir.

İnşa faaliyetinde; ayet ve hadislerin münferit bir durumdan bahsetmediğinin ve sosyal boyutu olduğunun, bizatihi topluma sosyal bir boyut getirdiğinin farkında olmalıdır. Ayetle insandan ticaret âleminde yapması istenenler şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta ve değişmez kurallar halinde gösteriliyor. Kurallar herkes içindir ve girdikleri yere sosyal boyutlar getirirler. İnşa ihtiyacı ve usulü da istenenin herkes için olmasından ortaya çıkmaktadır. Zira kurallardan yola çıkarak ve herkes için sistem inşa etmek sonu gelmez iş ve işlem yapılmasını, bazen beraberinde alt ve üst sistemler inşa edilmesini, bunların mücavir uygulamalarla ilişkilendirilmesini, hatta bütünleştirilmesini gerektirir.

Bu genel değerlerden yola çıkarak inanan insanların yapmakta oldukları iyi şeyleri, özlemini duydukları toplum tasavvuruyla birleştirerek düzen haline getirmek için yeni kurallar, kaideler ve ilkeler çıkarması, süreçler tasarlaması, örgütlenme (organizasyon) modelleri geliştirmesi, kurumlar ve müesseseler inşa etmesi gerekir. Bütün bunları planlayarak, hazırlayarak adım adım uygulamaya koyarak kendi iklimlerini inşa etmeleri gerekecektir çünkü insan eliyle iş azar azar ama bir süreklilik içinde icra edilir. “Ol!” deyince oldurmak sadece sonsuz kudret sahibi Yüce Allah’a mahsustur. Bu uygulamaları hayata geçirdikten sonra da yaptıklarını izlemeleri, bunun için kontrol, kalibrasyon ve denetim mekanizmaları kurmaları, arındırma ve tekâmül usullerini bulmaları, her iş ve işlemi kolaylaştırmaları gerekir ki, bütün bu yapılanlar inşa faaliyetidir. İyi bir toplum şiirle, temenniyle, gülle, bülbülle değil insan ihtiyaçlarından yola çıkılarak, insani yollarla ve aşağıdan, çimköklerinden başlayarak inşa edilir!

Medeniyetin yeni bir safhasının, geleceğin veya bilgi toplumunun inşa edilmesi de bu safhada olup bitenlere bağlıdır. Vahiy veya olağanüstü dönemleri hariç, insanlığın her safhası kendinden bir öncekinin yaşanmasına ve orada birikime bağlıdır. Tarım dönemini hakkıyla yaşayan toplumlar sanayi dönemine geçmiş, bu safhanın gerçekten yaşanmasıyla da hizmetler toplumu ve bilgi toplumuna geçilmiştir. Bunu her dönemde biriken bilgi, sermaye ve zihin ilerlemesi mümkün kılmıştır. Bugün için de ancak yazıyı ve ona bağlı olarak bilgi, sermaye ve geleceğin insanını hazırlayan toplumlar bundan sonraki safhaya geçebilecek, diğerleri ise öne çıkan toplumları taklit edeceklerdir. Ne var ki, olanların ve olacakların “iyi” veya “kötü” olmasıyla bir ilgisi yoktur. İyilik veya iyi bir toplum isteyen anlattığımız bu hususları hayata geçirmek ve zamana hayat vermek için çalışır. 

 

Yazılı ve kayıtlı ticaret hayatıyla sağlıklı bir hayat tarzı inşa edilebilir mi?

İnsanlar bir şeyi yapma veya yapmama yetkisini, yükümlülüğü ve meşruiyetini nereden alırlar? Yaptıkları kimi şeyler niçin bir insanın hayatıyla sınırlı kalıyor da kimi şeyler neden ve nasıl topluma malolabiliyor?  Herkes için, en azından çoğunluk için kurallar haline geliyor?

Her toplumun inandığı kutsal metinleri, kitapları, ahlâk rehberleri, felsefi kaynakları vardır. Toplumlar hayata dair hükümleri, yargıları, yaşama rehberlerini buralardan alırlar.  Peki, ama bu kaynaklardan değerler, normlar, ölçüler, kurallar nasıl türetilir? Yazılı – kayıtlı ticaret hayatı, ölçüler ve tartılar bunun nasıl yapılması gerektiğine iyi birer cevaptırlar:

Bir inşa faaliyetinde, inanç sistemlerinden öncelikle hayata dair ilk ve temel ölçüler, tohumlar, çekirdekler çıkar. Bu ilklerden giderek davranış modelleri, alışkanlıklar, sosyal yaptırımlar, yükümlülükler, sınırlar ve yasaklar türetilir. Bunlar da zamanla eğitime zerk edilir, hukuka dönüşür, ortak yaşama yayılır, ortak hedeflere dönüşür ve geleceğe yön verir hale gelerek insanları kendine çeker. Uzun ve yaygın bu süreçlerin olgunlaşmasıyla onları da kuşatıcı ödül-ceza ilkeleri, sonrasında sistemleri doğar. İnsanların emellerini, özlemlerini, beğenilerini, zevklerini ete-kemiğe büründüren bu dokuyla artık bir hayat tarzı ortaya çıkmıştır ki, bu bir toplumun geliştirebileceği en büyük servettir. Bu büyük eseri toplumun üyeleri vücuda getirir ama nesiller boyu. İnsanların kendileri bu atmosferi inşa ettikleri, içine doğdukları, yetiştikleri ve yaşadıkları, yani belli oranda onun eseri veya ürünü oldukları için çok zaman işin ilk defa nereden kaynaklandığını fark edemez, sınırlarını çizemezler.

Elbette yazılı-kayıtlı ticaret hayatı diğer değerlerden, mesela ticarette ölçüler ve tartılardan kopuk olmadıkları gibi yalnız da değiller. Bu değerler; doğruluk, öğrenmenin ve çalışmanın üstün değer olarak bilinmesi, helâl kazanç, sadaka ve zekât verme, yoksulların korunması, yaratmanın, yaratılışın ve insanın yeryüzündeki hayatının araştırılması, insanın iyi yönde tekâmülü (iki gününün eşit olmaması) gibi çok sayıda yüksek değerlerle harmanlanmış halde hayat bulurlar.

Yazılı ve kayıtlı alışveriş ve ticaret kurallarıyla ölçüler ve tartılar yüksek insani değerlerdir.  Çünkü insanlığın en yüksek ortak değeri olan doğruluk, merhamet, güven, başkası için bir şey yapma ve adaletin hiç değilse ilk halleri, elle tutulur şekilde buralarda tecelli eder. İnsanın ihtiyaçları da meşru yoldan bu şekilde karşılanır. Toplumun üyeleriyle birlikte zarardan korunması da bu değerlerle gerçekleşir. Bu ana kadar oluşan yeni yapı böylece ortak bağların kaynağı ve kumaşı olan ahlâkı korur, insan ilişkilerini zenginleştirir, onlara anlam katar, toplumsal dokuyu sağlamlaştırır, sonuçta güven ve huzur gelmesine yardımcı olur.

Onun için yazılı ve kayıtlı hayatı, medeni hayatın esaslarından kabul etmeli, buna göre bir hayat tarzı inşa etmek için çalışmalıdır. Batı uygarlığı ve İslam medeniyeti arasında yüzyıllardır süren hâkimiyet kavgasından başka bir de medeni hayat alanında büyük bir rekabet yaşanmaktadır. Her iki medeniyetin her biri diğerinden daha medeni olduğunu iddia etmektedir. Ne yazık ki günümüz Müslümanları, hayati konudaki bu yarışta durumun önemini ve vahametini anlayacak durumda değiller. Yine ne yazıktır ki, bu pazarda Müslümanlar kendilerinin teorik veya ellerindeki saf ve işlenmemiş vahiy yahut atalarının pratiğiyle Batının pratiğini kıyaslamakta ve kaybetmekteler.  

Yazılı, kayıtlı ve ölçülü hayattan hiçbir şekilde vazgeçmemek gerekir. Zira bu değerler sadece birer dini emir değil, sosyolojik kaideler ve kanunlardır. Bu sosyal kanunlara uyan toplumlar gelişir ve rahat eder. Bizim gibi toplumlarda ise insanların çabasının büyüğü, bu kuralsızlıklardan doğan sorunlar yüzünden birbirlerinin boğazına sarılmakla geçer. Hâlbuki bir kural bin sorunu önler veya çözer. Yol haritası bilinmeyen bir yolculukta bir rehber çok işe yarar. Kritik noktadaki bir trafik levhası yüzlerce kazayı önleyebilir, çok sayıda hayatı kurtarabilir.

Yazılı-kayıtlı hayat tarzı bir kültür işidir ama Müslümanlar o kültürü inşa etmekten uzaklaşıyorlar

Kültür hazır bulunmaz, başka bir toplumdan alınmaz, inşa edilir. Felsefeler ve dinler kültüre maya olacak temel değerleri, çekirdekleri verir, insanlar o değerleri birer tohum gibi insanın akıl, ruh ve ahlâk dünyasına eker, ondan örf ve adetler çıkarır, örf, adetler ve kültür üretirler.  

Atılan her tohum tanesi, ekildiği toprağın mümbit olmasına bağlı olarak az veya çok sayıda başak, her başak da yerleştiği insanın gönlüne göre az veya çok dane verir. Ama tohum, atıldığı toprakta (bazı toplum veya topluluklarda) hiç yeşermeyebilir, nesli bile kuruyabilir. Kimi toplumlar da temel kaynaklarından aldıkları o tohumları çerez gibi yemekle yetinirler. Ekme işini beceremez, aldıkları değerlerin çiftçiliğini yapamazlar. Böyle toplumlar genellikle mirasyedi yahut sömürge toplumlarıdır. Kültür üretemezler, bir hayat tarzı inşa edemezler, onun için gelecekleri de yoktur. Yavaş yavaş, adeta kömürleşerek ölürler. Fiziki bir ölümden değil, bir inanç ve kişilik ölümünden bahsediyoruz. Elbette kültürel bir cazibeleri de olmadığı için başka kültürlerdeki insanları çekemedikleri gibi, kendi mensuplarını bile tutamayabilirler. O yüzden nüfus olarak da giderek azalırlar. Maalesef günümüz Müslüman toplumları, sayı olarak artmaları dışında, özellikle nitelik olarak bu haldedirler. Türkiye’de nüfusun yaş ortalaması, 2018 verilerine göre 30.9, Azerbaycan’da 31.4’tür. Bu konuda dünyada birinci sırada yer alan Nijerya’da (yaş ortalaması en genç toplum olarak) 15.4. Buna mukabil en yaşlı nüfusa sahip ülke olarak Japonya’da ise 47.3. Yani Müslüman toplumlar diğer toplumlara göre çok daha genç nüfusa sahip olmalarına rağmen kafa yapısı olarak yaşlı toplumlardır. Böyle toplumlar keşif, buluş ve yenilik yapamaz, yeni bir dünya, içinde yaşadıkların dünyanın yeni bir dönemini bile inşa edemezler.

Her toplum bu şekilde değerlerini ekmeyi başardığı coğrafyaya kendi renklerini verir. Duyuş, düşünüş, davranış ve duruşunu, hayata bakışını ve hayat tarzını onların akıllarına ve gönüllerine zerk eder. Kendi özlemlerini, alışkanlıklarını, kavramlarını, bunlarla birlikte dillerini, mantıklarını, nihayet akletme yolunu hayatlarına geçirir. Orayı kendi hayat tarzına göre inşa etmeye başlar. İnşa eden, diğer toplumların önüne geçer, onlara rehberlik yapar, geleceğe giden yolu o tayin eder.

Resim: Atamer_hukuk_Burosu_Sözleşme_Nedir_Nasıl_Hazırlanır (Teşekkür ederiz https://www.atamer.av.tr/sozlesme-nedir-nasil-hazirlanir/

En azından iki-üç yüzyıldır öncülüğünü Batının yaptığı böyle bir yıkma ve Batıya göre yeniden yapılandırılma sürecinden geçiyoruz. Müslüman toplumlar kendi değerlerinin farkına varmadıkları ve değerlerini dinamiklere dönüştüremedikleri sürece durum böyle devam edecek ve Batının arkasından sürüklenmekten kurtulamayacaklar. Çok yazıktır ki; tıpkı Ortaçağ Hristiyanlığında olduğu gibi Müslüman toplumlar ölçüsüz ve düşüncesiz yaşamanın bedelini, aralarında bölünerek ve birbirlerinin boğazına sarılarak ödüyorlar. İşlerinde dürüstlüğe, açıklığa pek az yer veriyor, ölçüler, tartılar ve kayıtlı iş yapmaktan pek de hoşlanmıyor, birbirlerini aldatıp sonra da ahlâkın bozulmuşluğundan şikâyet ediyorlar! Zamanın bir nehir olduğunu, yukarıda o nehre akıttıklarını aşağıda içtiklerini, kendi elleriyle hazırladıklarını yeyip yaşadıklarını düşünmüyorlar! Aynı şekilde yaptıkları işlerin yazı ile görünür hale gelmesinden, kendilerinden bile gizledikleri bir korku duyarlar. İşlerinin; insanları bağlayıcı belgelendirme yerine, kolayca dönüş yapabilecekleri kendi sözlerinden ibaret kalmasını istiyorlar. Sayısız örnekleri olan ve günlük hayatın içinde akıp giden bu başıboş iş ve ticaret hayatının bir örneği de mensuplarının kendilerini çokça dindar bildikleri bir kooperatifte yaşanır. Burada yaşanan ve yazımızın konusuna iyi bir misal teşkil eden otuz yıllık bir hikayeyi aşağıda size anlatacağız:

1992 yılında; aynı cemaate mensup ve devletten iyi maaş alan bir grup genç bir araya gelerek, kendi evlerinin sahibi olmak amacıyla, Ankara Etimesgut’ta, kişi başına üç-dört ev düşecek kadar arazi edinirler. 2002 yılında konutların temeli atılır. Yanında bir de iş merkezi (AVM) yapılacaktır. Üyelere neredeyse kapalı kutu yönetilen kooperatifte 23 yıl sonra, 2015 yılında nihayet ve büyük bir kargaşayla yönetim değişir. Yeni yönetimle birlikte görülür ki, bu süre içinde yapılan hemen hiçbir işin doğru ve düzgün bir belgesi yoktur. Kimi işler ise tamamen belgesizdir. Öyle ki, sayısı iki yüzü geçen üyelerin ve el değiştiren hisselerin, ödenen aidatların banka hesabına düzensiz para girişlerinden başka güvenilir bir belgesi yoktur. Kooperatifin bürosunda çalışanlar, burada çalışmış olmanın avantajlarını kullanarak daire sahibi olmuş, hatta manipülasyon yaparak üyeler arası hisse devirlerinde bir de kâr etmişlerdir. Üyelerden kimileri ikişer daireyi ellerinde tuttukları halde, hiç aidat ödememişlerdir. Aidatlarını ödemeyen üyeler her yıl genel kurul döneminde icraya verilmekle tehdit edildikleri halde bu süre içinde “kardeşlik hukukuyla” hiç kimse hakkında yasal bir işlem yapılmamıştır!

Onca arazi varlığına rağmen, daire içlerini kendileri yaptıklarından üyelerin her birine ancak yarım veya üçte bir daire düşmüştür! Yönetenler, hizmetlerine karşılık olarak, katta dublex daire sahibi, daha ileri gelenleri ise aynı zamanda AVM’de işyeri sahibi olmuşlardır!  AVM’deki en büyük dükkân üç defa el değiştirdikten sonra ve inandırıcı bir belgesi olmadan yöneticilerden birinin yeğeninin olmuştur! Sitede yer alan bazı daire ve mekânlar, yine herhangi bir belge olmadan“sosyal tesis” adı altında dar bir kesim tarafından kullanılan mekânlar oluvermişlerdir!

Yine bu esnada çok sayıda üye, ellerinde el kadar kâğıt parçası bile olmadan, daire içlerinin yapılması işinde dolandırıldıklarını beyan etmekte, ayrıca kayıtsız iş ve işlemler sonucu, kura çekiminden sonra başkalarına çıkan dairelerin içini yapanlar, hisse devirlerinde usulsüzlükten dolayı suçlayanlar, suçlananlar! Lüks semtin kalbinde (ana ışıklarda) yer alan sitenin çevre düzenlemesi, otoparkları dahi kabul görür şekilde yapılmamış, çevre duvarının iç tarafı, araba park yerleri üzerine çepçevre elma, armut, kiraz, hatta dut ağaçlarıyla çevrilmiştir!

AVM ise 93 yeni hissedar katılmış olarak inşaat halinde kalakalmıştır! Hissedarlardan kimilerinin tapuları verilmiş, kimilerinin verilmemiştir! Değişen yönetimin üç yıllık görevinden sonra, nihayet on yıldır çürümekte olan AVM’yi yıkıp yeniden yapmaya karar verilir. Yeniden yapım için sözleşme yapılmasının hemen ardından kimi hissedarlar yeni durumdan hak kaybına uğradıkları gerekçesiyle dava açıp yürütmeyi durdurmuşlardır! Yönetim, sözleşme yapmakta beceri yetersizliği ve devlet memuru zihniyetiyle hareket edip paydaşlarla istişare yapmamış, AVM’yi de yıktırılıp yeniden yapılması karşılığında 25 yıllığına kiraya vermiştir! Sözleşmede bir kira miktarı yer almamış, kooperatife işletmede bir hak tanınmamış, denetimde ise dört kişilik üyeden sadece bir üye ile temsil edilmiştir! Ne var ki, adı kira sözleşmesi olan anlaşmada, bir kira rakamı yer almadığı halde üyelere, AVM’den her yıl lüks semtteki iyi bir evin yıllık kirası kadar gelir vaad edildiği görülmüştür! 

Bu olayı; yaşayan kültürümüzdeki yazısız, belgesiz iş, ticaret ve yönetim ahlâk ve anlayışını ve dindar çevrelerdeki inşa kabiliyetini yerli yerinde tespit için anlattık. Ne yazık ki, Müslümanların iş bilmezliği, yazısız, kayıtsız ve belgesiz hayat tarzları, yani kendilerini ibadetle dindar zannedip, gerçek hayatta keyfi halde yaşama alışkanlıkları bunlardan ibaret değildir:

Nihayet üyeler tarafından yarım yamalak da olsa yapılan ve yerleşilen site yönetiminde, birkaç yıllık yönetimden ve hizip dışı sakinlerin yönetime girmesinden sonra aynı keyfiliklerin site yönetiminde de devam ettiği müşahede edilir! Yapılan işlerin hiçbirinin ya belgesi yoktur, ya da düzenli veya sahih değildir. Eşya veya hizmet alımlarında üyelerin hakları korunmamış, yaptırılan işler pazarlıksız olarak tanıdıklara verilmiştir. Sıcak su ve ısınma hizmetlerinin ölçümü bile güvenilir değildir! Sitede merdiven altı emlâkçılık, daire alım-satım ve kiralama işi yapanlar türemiş, kat malikleri, evlerinin içini bu kişiler üzerinden yapmaktadır. Daire içi arızalar bile, kimi üyelerin bilgisizliğinden, umursamazlığından yahut korkularından aynı yollarla yaptırılmaktadır.   

Kısa bir özetini verdiğimiz bütün bu yapılanların en trajik olanı da şudur: Site yönetiminin bulunduğu dairenin arka odası mescit haline getirilmiştir. Burada namaz, hatta teravih kılınmakta, mevlit okutulmaktadır. Ama ve çok yazık ki, Kur’an-ı azimüşşan’ın yüce emirleri, hatta en uzun ayetiyle gelen, alışveriş iş ve işlemlerini “yazın!” “kaydedin!” “şahit gösterin!” emirleri yönetimin sırtını dayadığı duvarı aşıp bu tarafa geçememiştir!

Ölçüsüzlük ve kayıtsızlığın teknik değil temelde ahlâki birer mesele olduğunu yazımız boyunca işlemeye çalıştık. Kooperatif yönetimi, kayıt yapmamayı ve yapılan işleri üyelerden gizli tutmayı, 28 Şubat uygulamalarını bahane ederek de istismar eder. Esasen bu istismar şekli Cumhuriyetin başından itibaren yapılan uygulamalardan etkilenmeyle hemen hemen bütün cemaat ve tarikatlar tarafından kullanılmış, yaptıkları işleri örtmeye ve gizlemeye gerekçe yapılmıştır. 

Yukarıdan bu yana anlattığımız bu durumların, fiilen yaşandığı süre içinde kooperatif denetim organlarından herhangi bir tespit, itiraz, uyarı, rapor, hatta en küçük bir aykırı ses bile çıkmamıştır! Çünkü gerçekte kooperatif bir organizma olarak tek hücreli amip seviyesinden ileri gidememiş, gerçek manada yönetim, denetim, genel kurul gibi organları oluşmamıştır. Hatta sahip olduğu varlıklar itibariyle bir kooperatiften çok daha ileri fonksiyonları icra edecek organlar geliştirmesi gerekiyorken.

Bir ülkeyi hakim paradigma (din veya felsefe) inşa eder. Türkiye’de hakim paradigma İslam’dır. Müslümanlar, çok yazık ki, halkın % 99’nun Müslüman olması durumunu diğer kesimler üzerinde hakimiyet kurmak için kullanmışlar ama bu üstünlüğün aynı zamanda ülkeyi ruhen, fikren, ahlak ve adaletle inşa etmeleri sorumluluğunu taşımamışlardır. Halbuki hak dinle insana gelen ilk şey hak ve üstünlük değil, sorumluluktur.   

Yukarıda verdiğimiz örnek vakıada bahsedilen, üyelerin hemen tamamının eğitimli olduğu, aralarında vali, vali yardımcıları, hesap uzmanı, çok sayıda müfettiş, maliyeci ve denetim elemanı, banka genel müdürü ve genel müdür yardımcılar, müsteşar yardımcılarının bulunduğu bir topluluktur. Böyle bir toplumda yazma, kayıt tutma, ölçü bilme, sözleşme yapma, mülkiyet hakları, ortak mal ve hizmetler, ortaklık hukuku, belge düzenleme, hesap yapmanın hiç birinde elle tutulur, kayda değer bir varlık gösterilememiştir. Yapılan binalar eğri ve estetikten yoksun olduğu gibi, aşağıdan kanalizasyon kokusu oturanlara rahatsızlık vermekte, yukarıda ise balkon ve pencerelerde çadır bezleri ve acayip örtüler sarkmaktadır! Yıllardır bir ceset gibi semtin ortasında yatan, etrafı çöplük halindeki iş merkeziyle ve muhitin değerini düşüren sitesiyle semt sakinleri arasında “Bu siteye hükumet Suriyelileri yerleştirmiş!” söylentisi, dindarların medeni bir hayat inşa etmekte geri kalmışlıklarının bir delilidir! Bir zan ancak bu kadar gerçeğe yakın olabilir! Ne yazık ki, yirmi birinci yüzyılda dinden-imandan dünya hayatına bir nimet düşmemiş, Müslümanların eliyle dünyaya bir şey kazandırılamamıştır. Vahiyle yaşayan bir topluluk çevresine bir ölçü, tartı, yazılı ve kayıtlı hayat tarzı örneği verememiştir. Yüzyıllardır bu durum böyle devam etmektedir: Allah’ın yüce emirlerinden insanlığa dünya hayatının düzenlenmesine dair bir kural, kaide, ilke veya yasa yahut bir medeniyet alameti nasip olmamıştır!

Kayıt veya hesap yapılmayan bir coğrafyada ne hesap sorulur, ne de verilir. Yazmayan, ölçmeyen ve tartmayan bir diyarda hak aranmaz. Hak aranmayan, hak arama yol ve yöntemlerinin gelişmediği yerden adalet çıkmaz. Günümüz Müslümanları iş âleminde hesap vermeyi (accountibility) batıdan, kurumsal değerler veya kurumsal etik üzerinden aldılar! Hesap Günü üzerine kurulu bir dinin dünyada düşürüldüğü içler acısı durum!  Böyle toplumlar, kendilerini değiştirmedikleri sürece bir gelecekleri olur mu!

Resim: Fikriyat Dergisi sitesinden alınmıştır. https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/10-soruda-osmanlida-ticaret-hayati-hakkinda-bilinmesi-gerekenler

 

İş ve ticaret hayatında ipini koparmanın önce ticareti sonra devleti ve toplumu ifsad edeceği hakkında

İnsanlar yalnız karşı çıkarak değil, aynı zamanda iyi niyetle ve masum sebeplerle de (haşa!) “Allah’tan daha iyi bilme” gafletine düşebilirler! Yani toplum sadece açık bâtıllar üzerinden değil, dindarların eliyle de bozulup ifsad olunabilir. Mesela emir, aşağıdaki şekilde olduğu halde;

-Birbirinize borçlandığınız ve alışveriş yaptığınız zaman bunları yazın ve şahitler tutun.

Müslümanlar, son yüzyıllarda yapıp çattıkları ideolojilerinde bu emirlere hiç mi hiç aldırmadılar. Hatta “söz senettir” diye kendilerinin uydurdukları bir lafla alışveriş yapmayı Allah’ın koyduğu kuralların yerine geçirdiler. Evet, “söz vermek,” “vaatte bulunmak,” verdiği sözünde durmak fevkalade önemlidir ve her insan verdiği her sözden dolayı hesaba çekilecektir. İşte söz vermenin ve sözünde durmanın kültürünü inşa etmek, önlemler geliştirmek ve onu yazılı bir hayatla beslemek, çepçevre kuşatmak gerekir. Söz ancak bir yazı ikliminde yaşayıp meyve verebilir.  Sözler hakim kurallara bağlıdır. Bir işte, sözleri muhkem kılmanın ve kuralları önceden koymanın yolu sözleşmeler, tutanaklar, yasa ve yönetmelikler ve her türlü yazılı işlemlerdir. Değilse güçlü olan, yolun kendine uygun bir yerinde hatta oyun bittikten sonra kuralı koyar.

Ayetle Allah’tan gelenler sadece bir emir değil, iyi bir toplum inşa etmek için birer sosyal kanundur. Eşyanın tabiatı gereği yaptığımız işlerin bireysel olduğu kadar sosyal boyutu da vardır. Buna örnek olarak “kelebek etkisi” benzetmesi meşhurdur. Her yapılan iş, iki kişi arasında kalmaz, bu kişiler üzerinden topluma yansır, oradan da toplumun genel dinamiklerine katılır, hafızasına yazılır. Geçtiğimiz yüzyıllardan bu yana yazılı – kayıtlı ticareti pek dikkate aldığımız söylenemez. Osmanlının son zamanlarında sadece güç ve toprak değil, aynı zamanda ve asıl kurucu akıl ve alışkanlıklar da yitirildi.   

Mesela günümüz Müslümanları Osmanlıdan kâmil bir yazılı gelenek aldıkları halde bunu devam ettiremediler. Hatta yazı ve kayıt geleneğinin ürünü olan arşivciliğin ve arşivlerin kıymetini çok geç ve çok kayıplardan sonra anladılar. Günümüzde kullandığımız Kütüphanecilik ve arşivcilik sınıflama sistemleri batı kaynaklı olduğu gibi Cumhuriyet devri kütüphanecilik ve arşivciliği de Batıdan proje olarak Türkiye’ye girmiştir.

Osmanlı kendi zamanına göre örnek bir yazılı-kayıtlı toplumdu. Mesela Osmanlıda fethedilen yerlerde, tahrir adı verilen nüfus, arazi ve emlâk tespit ve kaydedilme işleri yapılır, bu bilgiler tapu tahrir defterlerine kaydedilirdi. Ayrıca “bir bölgede iki tahrir arasında geçen zaman zarfında yapılan muamelelerin, idari değişikliklerin ve tımar tevcihlerinin, verilen vergi muafiyetlerinin vs sürekli işlendiği rûznâmçe ya da derdest [günlük] adı verilen defterler tutulurdu.”[i]

Dört beş yüzyıl önce İmparatorluk Türkiye’sinin her köşesindeki sipahiyi,  toprağa bağlı köylüyü, yollar üzerindeki derbentleri bekleyen, yol ve köprü tamir eden yahut kervansaraylara hizmet eden insanları, madenci,  güherçileci, şapçı, yağcı, tuzcu vb türlü mükellefiyetleri olan halkı ve nihayet üretilen mahsulleri, alınan vergileri, pazar ve gümrük mahallerini bu defterler sayesinde görmek; imparatorluk denilen bu muazzam makinenin çarklarının nasıl işlediğini anlamak bakımından çok önemlidir.”[i]

Bir başka misal olarak Osmanlıda, “Darüşşifalara gelen hasta önce hamamda yıkanır, hastane kıyafeti giydirilirdi. Beraberinde yakını varsa hastanın eşyası teslim edilir, yalnızsa emanete alınır, hastanın üzerinden çıkan her şey hastane kâtibi tarafından kaydedilirdi.

Bu toplum, bu yazılı iş ve ticaret hayatını sürdüremedi. Önce terk etti, sonra unuttu. Ondan sonra da aynı kuralları Batı üzerinden, hiçbir işin esasını kavramadan, taklitle almaya başladı.

Toplumun sosyal sağlığı, huzuru, devletin bekası büyük oranda iş ve ticaret ilişkilerinin sağlıklı olmasına bağlıdır. İş ve ticaret hayatında insanlar yalan söylüyorsa, sözlerinde durmuyor ve birbirlerini aldatıyorsa bu virüsleri bulundukları alanlarda hapsetmek mümkün değildir. Tıbbi hastalıklarda, hastalığın bulunduğu belde hatta coğrafya karantinaya alınır! Fakat sosyal hastalıklarda böyle bir şey mümkün olmadığı gibi, sakınmak da giderek zorlaşır. Mensuplarının birbirini aldattığı bir ticari âlemde dürüst çalışmak isteyen biri kendine ne kadar yer bulabilir? Böyle bir âlemde diledikleri gibi davrananlar, bulundukları yerlerde kapalı kalabilirler mi? Devlet idaresini rahat bırakırlar mı? Bu hastalık saçıcılar, devleti yönetenleri elde etmek için onlara imkânlar tahsis edecek, hediyeler sunacak, bağış yapacak, rüşvet verecek, seyahatlere götürecek, kadınlarla avlayacak, aralarında ihtilaf çıkararak birbirine düşürecektir. Kamu emanetini taşıyanları satın almanın her yolunu deneyecek, uymayanları yollarının üzerinden atmak için her yola başvuracaktır!

Borçlanan, alan veya bir şeye müşteri olanın psikolojik olarak kayıttan kaçınmak gibi bir meyli vardır. Hâlbuki borçlananın kayıtlı işlem yapmaya daha çok taraftar olması gerekir. Çünkü satan tarafta daha çok imkân vardır. Ayrıca bir işi, eşyayı veya hizmeti alacak olan kayıtlı işlemlere taraftar olmazsa, satan veya hizmeti veren kuralları kendi lehinde koyacaktır.

Resim: Fikriyat Dergisi sitesinden alınmıştır. https://www.fikriyat.com/galeri/tarih/10-soruda-osmanlida-ticaret-hayati-hakkinda-bilinmesi-gerekenler

Ayet, öncü bir yasa olarak ve öncelikle zayıf ve güçsüz olanı koruma ve sosyal ilişkileri sağlıklı tutma amacını taşımaktadır. Günümüzde bir alış-verişin aksaması durumunda “alan” veya “müşteri” daha çok mağdur olmaktadır.  Bugünün insanının, bütün yasalara, düzenleme ve denetim mekanizmalarına rağmen bankalar veya büyük şirketler karşısında nasıl yalnız ve güçsüz kaldığının her gün çok sayıda örnekleri görülmektedir. Tüketici heyetleri ve mahkemeleri böyle vakıalar ve davalarla doludur. 

Başta fertleri, toplumu ve devleti yasalar, yargı ve bütün organlarıyla bu kötülüklerden korumanın bütün tedbirlerini almak, bunun için en ince ve ileri denetim sistemlerini ihdas etmek gerekir. Öyle ki denetim organ ve sistemleri sürekli olarak hayatın yenilenen alanlarını izlemeli, dünyadaki denetim yeniliklerini taramalı, var olan denetim araçları ve mekanizmaları sürekli güncellenmelidir.

Günümüzde yapılan alışverişlerin büyük kısmı yalnız ve tecrübesiz olan bireylerle bazen devletlerden daha güçlü şirketler adına çalışan ve anlaşmaları şirketlere göre düzenleyen profesyonel hukukçularla onların ortakları olan profesyonel satıcılar arasında yapılmaktadır. Bazı büyük şirketlerin hukukçuları adeta birer haydut gibidir, insan hakkı nedir bilmez, ne olursa olsun hizmet ettikleri yerleri kâr ettirmek için çalışır, zaten bunun için işe alınırlar.

Hele yeni bir iş veya teknoloji söz konusu ise veya ilgili piyasada düzenleme yetersiz ise mal veya hizmet alıcılar daha çok hırpalanmaktadır. Dikkatsizlik, özen göstermeme veya kuralların belirsizliği yüzünden ev veya araba alırken, bir tatil ayarlarken veya birikimini değerlendirmek isterken dolandırılanların hesabı yoktur. Öyle ki, kamu gücü ve yargı bile yapılması gereken düzenlemelere yetişememekte, bu yüzden çok insanın hakkı eksiltilmekte veya tamamen yenmektedir.  Türkiye’de, 2018 yılında patlak veren Çiftlik Bank davasında 132 binden fazla aldatılmış insan, 450 milyon lira dolandırılmış, çetenin başı M. AYDIN Uruguay’a kaçmıştı. Bunun kadar ilginç olan bu davada dört ayrı suçtan yargılanan M. Aydın’a isnad edilen suçlardan biri şuydu: “Bilişim sistemlerini araç olarak kullanmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık yapmak.”

Yukarıda belirttiğimiz gibi kuralsızlığın sık yaşandığı hallerden biri hayata-ticarete yeni açılan alanlar ve teknolojilerdir. Mehmet Aydın’ın Çiftlikbank’ı bu miktarda büyük dolandırıcılığı bir İnternet oyunu üzerinden yapmıştı!

 

SONUÇ VE TEKLİFLER

İnsanların haklarının eksiltildiği, yeryüzünde fitneye sebep olan ve Yüce Allah’ın müdahil ve taraf olduğu bir meselede Âlemlerin Rabbine inananların ne yapması gerekir?

Peki inananlar, dünya hayatında, iş ve alışverişlerinde Yüce Allah’ın kendilerine gösterdiği yoldan yürümez de hangi yoldan yürürler?  Kendi açtıkları yollardan mı? İnsanları tehlikelerden, zarar görmekten ve haklarının eksiltilmesinden korumaz da onlar için ne yaparlar? İdeolojik örgütlerde yer alanlar, diğer insanları kendileri gibi inanmaya davet eder, propaganda yapar, tarafına almaya çalışır da, onları en sıradan günlük ihtiyaçlarını karşılarken, zorluk ve haksızlıkla baş başa mı bırakırlar?

Yazımız boyunca konuyla ilgili önerilerimizi yeri geldiğinde yapmış bulunduk. Bunlara ilaveten bazı önerilerimizi aşağıda topluca sıralıyoruz:

-İnananlar, küçük-büyük her türlü borç, alışveriş, devir ve emanet iş ve işlemleri kayıt altına almalı, yazılı-kayıtlı belgeler oluşturmalıdır.

-İşlerinde Allah’tan kendilerine emredildiği gibi dosdoğru olmalı, öğrendiklerini aynı doğrulukla başkalarına öğretmeli, paylaşma cömertliğini göstermeli, sorumluluğunu yerine getirmelidir.

-Her türlü borç veya borçlanma doğuracak iş ve alışverişlerde yazılı, kayıtlı ve ölçülü olmayı usul edinmeli ve hayat tarzı haline getirmek için çalışmalıdır.

-Bu amaçla yazılı ve kayıtlı hayat tarzını, öğrenme ve öğretmeyi ilim ve eğitim konusu yapmalı, teknik ve teknolojiler geliştirmeli, kurslar, konferanslar vermeli, atölye çalışmaları ve yayınlar yapmalı, bütün bunlar için medya dahil değişik araçlar, yollar ve yöntemler geliştirilmelidir.

-Yazılı – kayıtlı toplum amacı için örgütlenmeli, vakıflar ve dernekler kurulmalı, bu değerleri yaymak için yeni nesillerin safiyetinden, temizlik ve enerjisinden yararlanmalıdır. Zira günümüz Müslümanları, diğer toplumlarda olduğu gibi, kısmen de olsa, temiz bir fıtrat üzere dünyaya gelen insanın tabiatını bozmuşlardır.

-Yazılı ve kayıtlı bir hayat tarzı için çalışmalar yapılmalı, kitle eylemleri düzenlenmeli, lobicilik yapılmalı, baskı grupları oluşturulmalıdır.

-İnançta ve fikirlerde olduğu kadar işlerde, yönetimde, ölçülerde, tartılarda ve yazılı-kayıtlı ticari hayatta da aralarında dayanışma içine girmeli, birlik aranmalıdır.

-Adalete ve insanların haklarının eksiltilmemesi gerektiğine inananlar aralarında örgütlenmelidir. Yoksa ellerinin altındaki insanları pasifize etmiş veya kaçırmış olacaklardır.

-Her oluşum insanların haklarının eksiltilmekten krounması ve haksızlıkların önlenmesi için çalışmalı, hak arama yol ve yöntemleri geliştirmelidir. Adalet böyle sağlanır, yoksa ütopya olarak kalır.

-Hılfül füdul, ahilik ve günümüz hak arama yolları incelenmeli, yeni hak arama usulleri ihdas etme ve çağdaş çalışmalar üzerine araştırma ve incelemeler, analizler ve yayımlar yapılmalıdır.

-Sivil toplum kuruluşları, tutanak tutma, belge düzenleme ve sağlıklı sözleşme yapma üzerine sürekli eğitimler ve atölye çalışmaları yapmalıdır.

İbrahim Akgün

DİPNOTLAR

[i] (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah; İslam Peygamberi; Hayatı ve Eserleri. Çeç. Yardımcı Doçent Dr. Mehmet YAZGAN. 976 sayfa. (s. 166-184) Beyan Yayınları, İstanbul, 2016)

[i] Erhan AFYONCU; TDV Diyanet Ansiklopedisi, “Defterhâne” Maddesi

[i] Burhan Çağlar; Tahrir Sistemi ve Tapu Tahrir Defterleri. Tarih ve Medeniyet, 07 Eylül 2009. http://tarihvemedeniyet.org/2009/09/tahrir-sistemi-ve-tapu-tahrir-defterleri.html

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yanınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.