Emaneti alan sorumluluk almıştır

471 Views 2 Comments

Unutmak nimettir kimi zaman ama daha çok felakettir. Kim ister ki kendini unutmayı? Nereden gelip nereye gittiğini, elinde olanları ona kimin verdiğini, onlarla ne yapacağını bilmeme boşluğuna düşmeyi kim ister! Bu boşlukla yüz yüze olanlar yalnız yaşlılar veya alzheimer hastaları mı? Ya hepimiz hiç unutmamamız gereken şeyleri unutuyorsak? İçinde yaşadığımız zamana, daracık bir an’a hapsolmuş ve zamanın ötesinden bîhabersek?

Ya bu “an” bizi adım adım çıkmaza götürüyorsa, an’ın yani bugünün esaretinden mutlaka kurtulmamız gerekmez mi?  O halde insan tekrar düşünmeli, dünya hayatının ona unutturduğu ezeli ve ebedi gerçeği hatırlamalıdır! Bu yazımızda insanın yaratılıştan beraberinde getirdiği emanetlerden bahsedeceğiz

Emanet nedir?

emanet2

Kaynaklar bize emanetin insan olmayla birlikte geldiğini söylüyor. Yani emanet, yaratılışımızdan, fıtratımızdan gelmektedir ve insan olarak var olmanın gereklerinden biridir. Fıtrattan uzaklaşan, yaratıcısını unutup fıtratını bozan, bozulmasına müsaade eden kimse beraberinde olana (emanete) hıyanet ediyor demektir!

Fazlur Rahman; “Emanet, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmış olan her insanın, asıl itibariyle Allah’ın kanunlarına dayalı; eşitlik, liyakat ve hak temelleri üzerine oturmuş adaleti esas alan sosyal bir sistem kurma ve bu sistemi yeryüzüne hâkim kılma yükümlülüğüdür” diyor.

Neyin sorumluluğu?

Bu söylediklerimizden sonra sorumlu olduğumuz ve kendisiyle imtihan edileceğimiz emanete biraz daha yakından bakalım. Üstümüzde neyin sorumluluğu var? İnsan nelerden sorumludur? Birkaç madde ile göz atalım:

– Kişinin fıtratına ve izzetine uygun şekilde yaşama sorumluluğu.

– İnsanın, kulluğunun sınırları içinde, haddi aşmadan yaşaması.  Zira insan yaptıklarında, özellikle başarılı olduğunda çok kolay azabiliyor! Başkalarına ve başka yaratılmışlara zulüm edebiliyor! Kendisini Var Edeni yok sayarak kendine zulmedebiliyor, hatta ilahlık taslayana kadar gidebiliyor!

– Kişi bunları ancak kendisine yaratılıştan verilen aklını, iradesini ve yeteneklerini kullanarak yapabilir. Öyleyse insanın aklını ve yeteneklerini bozmadan kullanması gerekir. Zira akıl ve yetenek de insana verilen emanetlerdendir. Bu bakımdan birer emanet olan aklı, iradesi ve yetenekleri üzerinden hesap vereceği şekilde yaşamalıdır. Konuyu basitleştirerek örnekleyelim:

Komşusundan arabasını ödünç almış bir insanın aldığı arabayı belirttiği ihtiyacı için kullandıktan sonra, onunla başkalarına zarar-ziyan vermeden ve üzerinde bir çizik dahi olmadan iade etmesi gerektiği gibi…

İnsan, kendisine verileni insanlığın yararına kullanmakla yükümlüdür

sistemler_w_bilgiguvenligi_gov

Bu demektir ki insan, niçin yaratıldığını unutmamakla birlikte, nasıl yaratıldıysa yaratılışını (fıtratını) öylece muhafaza etmekle yükümlüdür. Ama emaneti (aklını, yeteneklerini) saklamak, başkalarından esirgemek suretiyle değil, Yaratanın rızasına ve bütün yaratılmışların iyiliğine kullanarak korumalıdır!

– Yani emanetine verilen süs veya zevk için veya gayesiz olarak değil, bir amaçla kendisine verilmiştir. Öyleyse ödünç aldıklarını çalıştırmalı ve amaca uygun kullanmalıdır.  Aklını heva ve hevesi için kullanan da, onu çalıştırmadan geri götüren de elbette hesaba çekilecektir! !

İnsanın hizmetine verilen zimmetine verilmiştir!

– Bir de hizmetine verilen eşyayı da bir emanet olarak taşıma yükümlülüğü vardır. Buna göre insan kendisine hizmet etsinler diye yaratılan dağlardan, denizlerden, havadan, sulardan, hayvanlardan ve bitkilerden yararlanacak, ama onlara zarar vermeyecek, içlerine fitne-fesat düşürmeyecektir! Bu demektir ki insanın hizmetine verilen zimmetine verilmiştir!

Kendisi dışındaki bütün varlıktan yararlanırken kendi hissesini alacak ve paylaşmasını bilecektir. Onların yapılarını bozmayacak ve nasıl teslim aldıysa, öyle de teslim edecektir! Bu bakımdan, mesela genetik üzerinden canlıların yapısıyla (fıtratıyla) oynamanın nasıl büyük bir fitneye sebep olabileceğinde çok dikkatli olmak gerekir. Ormanları cahilce yok edenlerin yaptıklarının bedelini ödemeleri gerekmez mi?

Hülasa insan kendisinin emrine verilenin sahibi değil, sadece izinli kullanıcısıdır, tabir yerindeyse kiracıdır, emanetçidir. Zamanı gelince onları kendinden sonrakilere devredecek şekilde kullanması gerekir.

İnsan eşyayı emanet almıştır

Müslümanın çevre politikası bu anlayıştan doğmalı ve şekillenmelidir. Dünya kültürlerine mal olmuş bir sözdür:

“Biz doğayı/dünyayı atalarımızdan miras almadık, torunlarımızdan ödünç aldık.”

islam_sistem

Doğruluğundan şüphe edemeyeceğimiz bu söz ancak insanın eşyayı emanet aldığı genel anlayışı içinde gerçek bir anlam kazanır ve değerini bulur. Bu cümleden hareketle, geçmişe hak ettiğinden fazla değer yükleyenlerin geleceği nasıl ihmal edebilecekleri üzerinde bir daha düşünmek gerekir!

Hatta insan, eşyanın olduğu gibi kendi bedeninin, duyularının ve organlarının da emanetçisidir. Biz günü gelince onların bize hizmet etmeleri için emrimize verilmiş oldukları gibi, aynı zamanda üstümüzde birer şahit olduklarına inanırız!

Sonunda insan istese de istemese de asıl sahibi, bütün bilançosu ve muhasebesiyle emanetini geri alacaktır! Yani Yunus’un “Mal sahibi, mülk sahibi; Hani bunun ilk sahibi” dediği Zat malın, mülkün sadece “ilk” değil, aynı zamanda son sahibidir! Şüphesiz ki insanın emanet aldığı her şeyi, ama her şeyi ilk sahibine geri vereceği o gün gelecektir!

İnsan insandan sorumludur

Eşya bir yana insan da insana emanet değil midir? Kim kimin yönetimine, emrine verilmişse onun emanetine verilmiştir ve karşılıklı olarak birbirlerinden sorumludurlar! Ailede, toplulukta, toplumda, millette ve devlet idaresinde! Hiyerarşik sistemlere mahkûm olmuş yönetim felsefemizin buradan nasibini alması gerekmez mi?

Öyleyse, dünyaya çok değer vermemekle öğütlenmiş olan insan, bundan bir aymazlık, içine kapanmışlık çıkarmamalıdır! Kendisi ölçülü yaşamakla birlikte diğer insanlara ve yaratılmışlara karşı olan sorumluluğunu da hatırlamalıdır.

emanet1

Bu, Allah’ın mülküne koyduğu her şeyin üzerindeki bir yasadır. Emanet Yasası! İnsan hayatında bu yasanın yürümediği bir yer düşünebilir miyiz? Kimin bir başkasına veya başka bir yaratılmışa zulüm etmeye hakkı vardır?

Dolayısıyla bu üstün yasayı hayatın merkezine koyarak yaşamak gerekir. Evet, ama aynı zamanda bu felsefeye dayanan sistemler kurmak ve yönetim şekilleri geliştirmek gerekir. Zira İslam’ı bireysel hayata haspedemeyiz. İnsanlığın ondan hakkıyla yararlanabilmesi için onun sistemler haline gelmesi gerekmez mi?

Mülkiyet inancımızı gözden geçirelim

Konumuzu toplayalım: Yaratılıştan gelen bir mülkiyet inancı olmazsa yeryüzü ve onun içindekiler sadece güçlü ve kuvvetli olanların mülkü haline gelir!

Öyleyse emanetten hakkıyla yararlanmak ve onu korumak için insanın yeryüzünde fıtrata (yaratılışa, yaratılış amacına ve kanunlarına)  uygun bir sistem inşa etmesi gerekir. Çünkü bir şey ancak kendi iklimi içinde hakkıyla yaşayabilir ve meyve verebilir. Biliyoruz ki; bu sistemi emanetin ne olduğunu bilenler inşa etmez veya edemezlerse fıtratı bozanlar yapacaklardır ve yapıyorlar!

Yasa tanımayan bedevileşir! İslam ise bedeviyi medenileştirmiştir. Müslümanın bedevilik veya göçebe yolunu değil, medeniyet yolunu tercih etmesi ve sosyal-toplumsal bir hayat tarzı inşa etmesi gerekir.

                                                                                                                                                                                            Raziye Nursultan TAŞ

RESİMLER

Sistemler şeması: www.bilgiguvenligi.gov.tr (Teşekkür ederiz)
Galaksiler ve kainat sistemi: www.lightthefear.com (teşekkür ederiz)
Tasarımlar: Gülizar Nur AYDIN

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yanınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

2 Comments

  1. Mehmet Evren

    Aşağıdaki yaklaşım konumuza bir açıklık getirebilir mi acaba?
    Kur’an-ı Kerimde geçen peygamberlerin kıssa, hikâye ve mucizelerinde iki gaye ve hikmet takip edilmiştir.
    Birincisi: peygamber olduklarını halka tasdik ve kabul ettirmektir.
    İkincisi: Maddi ilerlemeler ve gelişmeler için gerekli olan örnekleri insanlığa göstermek veya o mu’cizelerin benzerlerini meydana getirmek için insanlığı teşvik ve cesaretlendirmektir.
    Sanki Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin kıssa ve hikâyeleriyle gelişmenin esaslarına, temellerine parmakla işaret ederek, “Ey beşer (insanlar)! Şu gördüğün mu’cizeler, birtakım örnek ve numunelerdir. fikirlerinizi bir araya getirip ekleyerek, çalışmalarınızla şu örneklerin emsalini (benzerlerini) yapınız” diye ihtar etmiştir.(hatırlatmada bulunmuştur)
    “Evet, mâzi,(geçmiş) istikbalin (geleceğin) aynasıdı; istikbalde vücuda gelecek icatlar, mâzide kurulan esas ve temeller üzerine bina edilir. Evet, şu terakkiyat-ı hâzıra, (günümüzdeki gelişmeler) tamamıyla dinlerden alınan işaretlerden hâsıl olan ilhamlar üzerine vücuda gelmişlerdir.” (İşaratül İ’caz, Söz ve Basım Yayınevi, S.353)

  2. Rabia Gümüş

    “O (Allah), sizi yeryüzünün halifeleri kıldı ve size verdikleri şeyler(güç, bilgi, yetenek, mal vs.)de sizi denemesi için kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltti. Şüphesiz Rabbin (ceza ile) sonuçlandırması pek çabuktur ve şüphesiz O bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enam 6:165) ayeti gösteriyor ki, bize verilen emanetlerde hepimiz aynı derecede sorumlu değiliz.Fakat hizmetimize verilen emanetler dolayısıyla birbirimize karşı sorumluyuz.
    Şöyle ki, mal/servet örneğini ele alalım: Bir toplumda bireylerin mal dağılımı eşit değildir, bunu yukarıdaki ayetten çıkarabiliyoruz. Bu ise malından fazlası olanı ihtiyaç sahibi kişilere karşı yükümlü tutuyor(=zekat). Misalleri çoğaltabiliriz… Emanet; Yaratıcı ile insan, insan ile evren, insan ile insan(lar) ve kişi ile kendi arasında olduğuna göre sorumluluk alanımız oldukça geniş. İnsanları ise bu hususta ifrat(aşırı davranma, ölçüyü aşma) veya tefrit(yeterli ölçüde olmama) üzerinde görüyoruz. Bu durum ise orta yolu(ölçülü olanı/olması gerekeni) bulmamıza mani oluyor. Fakat tâbi olmamız gereken ilkeler ve bu ilkeleri hayatlarına geçirmiş örnek bir nesil de bize sunulmuş.
    Değinilmesi gereken bir konu daha var: Bir dönemin diğer bir döneme aynen tatbiki mümkün olmadığından kolaycılık/hazırcılık yapma alternatifimiz de yok. Her ne olması gerekiyorsa bunun için bolca emek sarfedeceğiz. Yani zamanın ihtiyaçlarına göre yaklaşımlar, metodlar, usuller, çözümler geliştirmek gerekir. Yoksa Rad suresinin 11. ayetindeki sünnetullah/evrensel yasanın gerçekleşmesini nasıl bekleyelim? Hiçbir şey yapmadan sadece bizim müslümanlar olmamız, inancımızın hak olmasından dolayı sünnetullahın lehimize gerçekleşeceğini düşünemeyiz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.