Her birimizin amacı olduğumuzdan daha iyi insan olmaktır: Divan Edebiyatından konuyla ilgili seçilmiş beyitler

787 Views No Comment

*

AHDE VEFA GÖSTERMEK

*

Kafadar oldular şîr ü pelenk ahuya sahrada
Ederler şol kadar şimdi riayet hakk-ı ciyrana
                                                  (Bâkî)

*

Aslanla panter, çölde ceylanla dost oldular;

şimdi komşu hakkına, eşyanın tabiatına aykırı olan bu dostluk kadar uyarlar artık.

Bir avcının, zorbanın, kurbanı ile dost olduğuna bakıp aldanmamak gerekir. Çünkü başkasının malında gözü olanın tabiatı değişip kurbanı ile dostluğu uzun sürmez. Başkalarının hakkını yiyerek yaşamaya alışmış birinin dostluğu uzun sürmez. Bir süre için dostluk yapsa bile sonunda kendi tabiatına döner, dostluk da biter. Dostluk emeli başından itibaren bozuk da olabilir. Sizden istediğini elde etmek için sağ tarafınızdan yaklaşıyor olabilir.

(Burada yer alan beyitler, Söz İncileri kitabından alınmıştır. Söz konusu kitap sitemizin http://www.gelisimveinsan.com/kitaplar1/kitaplar/ sayfasında yer almaktadır. Kitabın diğer bölümlerini bu sayfada görebilir ve indirebilirsiniz)

Az yemek, az uyumak

Az yemekten evliya olur kişi
Az yiyenlerin hakdır teşvişi
Eşrefzâde İzzettin Efendi

Az yiyen, sadece yeme içme konusunda da olsa kendi nefsini yener, bu yüzden nefsin süfli istekleri onun zihnini meşgul etmez, onda etkili olmaz.

Az yiyen, az uyuyan olur melek
Çok yiyen, çok uyuyan olur helak
Lâedri

Az yiyen, az uyuyan insanların iyisi olur, yücelir; çok yiyen ise (nefsine düşkünlüğünden) alçalır, varken, kendini yok etmiş gibi olur.

Gerçi ni’met çok kifâyetten tecâvüz kılma kim
İmtilâ bâr-ı bedendür bî-huzur eyler seni
Fuzulî

Yiyeceğin çok olsa da (aç gözlülük yapıp) ihtiyacından fazlasını yeme; mideni doldurmak bedenine yüktür, huzursuz eder seni.
Çok yemek, “bâr-ı bedendir” diyor şair ve “bî-huzur eyler seni.” Dolu mide, bedeni olduğu kadar, kalbi ve zihni de yorar. Bir insan, sırf bir anlık boğaz zevki için saatlerce, midesine öğütme, eritme ve taşıma zahmeti yükler mi? Acaba midemiz arkadaşımız, hatta kardeşimiz olsa, bu kadar zahmeti bizim için çeker miydi? Hadis-i şerif buyurur ki: Aç duranın idraki artar, zekâsı açılır.

Yeme-içme hayat tarzımızı oluşturan unsurlardan biridir. Çok yemek, yemek düşkünlüğü istisnasız günümüz toplumlarını saran bir hastalıktır ve diğer hastalıkların da sebebidir. Medeniyetimizde, Hz. Peygamber’den başlayarak insanları çok yemekten uzak tutmaya çalışan ve az yemeyi tavsiye eden bir hayat tarzı doğmuş ve ümmet içinde çokça rağbet görmüştür. Bu yaşantıyı benimseyenlerin ve yayanların başında tasavvuf ehli, sufiler gelir. Az yemenin tasavvuf edepleri arasından önemli bir yeri vardır. Sufiler az yerler ve az yeme alışkanlığını çevrelerine yayarlar. Cüneyd-i Bağdadî der ki: “Allah’ın rahmeti, sûfîlerin üzerine üç yerde iner: Yemek yerken, aralarında ilim müzakeresi yaparken ve sema yaptıklarında.” Sûfi çok acıkmadıkça yemez, yediğinde de ölçüye dikkat eder, aşırıya kaçmaz, sofrayı ganimet bilmez. Yani büyüklere bakılırsa, sofrayı ganimet yahut yangından mal kaçırma olarak görmemek gerekir. Nasıl olsa o sofra bir sonraki vakitte önüne yine gelecek ve hayatın gayesi de sadece yemek değildir.

Giceler uykudan uyan
Gizli sırlar olsun ayan
Yûnus Emre

Geceleri uykusundan fedakârlık edip uyanan bir kişiye (ibadet eden, okuyan ve çalışana), Allah kapalı kapıları açar; başkalarına gizli olan sırlar ona açılır.

Ta ki huzuru ve dinlenmeyi kendime haram edeyim
(Ve) uykuyu, yeme ve rahatlığı bir kenara bırakayım
Mevlȃnȃ Halidi Bağdȃdȋ

Allah yolundan giden kişi sürekli çalışır, o sürekli hayırlı bir işte ve uğraştadır. Takvada ilerlemek isteyen rahatlık, rehavet ve huzur beklememelidir, çünkü bu dünya onun cenneti değildir. Uyku, çok yeme ve çok söz onu geciktiren, hatta yolundan alıkoyan, saptıran şeylerdir. Yine, büyüklere bakılırsa; ihtiyaçtan fazla yemek yük, fazla uyku uyuşma sebebidir. İkisi birlikte ise beden ve zihin yorgunluğu getirir. İhtiyaçtan fazla söz ise söyleyene, dinleyene ve hakikate haksızlıktır. Hakikate de haksızlıktır, çünkü atasözü der ya; Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz.

Yum ağzını çok sözden, çok yemekten her yerde,
Gerçeği görmek için bunlar gözüne perde
Mevlâna Celâleddin-i Rumî

Ahlâk-ı milli

Oyuncak sanmayın ahlâk-ı milli rûh-i millidir
Onun iflası en korkunç ölümdür, mevt-i küllîdir
M. Akif ERSOY

Milletin ahlâkı milli ruhu meydana getirir; (öyle ki), ahlâkın yok olması milletin en korkunç ölümüdür, (çünkü bu ölüm) toptan yok olma durumudur.

Millet, ahlâki bir birliktir diyor Akif, bir ahlâki değerler birliğidir. Yalnız insanların birliğini düşündüğümüzde böyle, ama sosyal yapıyı, bizatihi ahlâkın kendisi olan toplumsal değerler ve davranışları, yasaları hesaba kattığımızda millet, bir ahlâki değerler sistemidir. Akif’in “millilik”le kastettiği şey, farklı dil, renk ve coğrafyalara mensup olsalar da  aynı değerlere inanan insanlar birliğidir. Bu tanım, değerler üstüne kurulu bir toplum tasavvurudur. Değer yargıları etrafında örgütlenemeyen milletler çıkar birliği, kan, korku, toprak veya içlerinden birilerinin emelleri etrafında kümelenir ki, bu milletleşme şekli sürekli olmaz.  Korku, fayda veya zevkleri etrafında toplanan milletler bir süre için bağlılık elde etseler bile, insani değerleri bıraktıklarından kendi sonlarını hazırlar. Merhum Akif’in işaret ettiği ölüm böyle bir ölüm olsa gerektir.

Fazîletli olmak

Çünkü milletlerin ikbâli için evlâdım
Marifet, bir de fazilet… iki kudret lâzım
M. Akif Ersoy

Bir toplumun geleceğinin olması için insanlar iki şeye sahip olmalıdır: Herkesin en az bir şeyi yapabilme kabiliyeti olmalı, bir de herkes fâziletli olmalıdır.

Toplumun her bireyi bunların gerektirdiği bilgi ve beceriyi kazanmış olmalı ve öyle davranabilmelidir. İnsanın kalbinin temiz olması, hamaset, şu sevgisi, bu düşkünlüğü millete uzun vadede bir şey kazandırmaz, geleceğini garanti altına almaz. Kişi bir beceri, sanat ve fazilet (güzel ahlak) sahibi değilse kendisine olduğu kadar, milletine de, insanlığa da faydası olmaz.

Eyleme ehl-i salâha tan’i
Söyleme cehl ile mâlâyani
Taşlıcalı Yahya

Faziletle yaşayanla alay etme, kınama, sövme; (şakalaşıyorum diye) manasız, boş sözlerle cehalet gösterme.

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
M. Akif Ersoy

Vicdan ve irfan, ahlâka yücelik verir; ama insanı ahlâkta yücelten bunların bizzat kendileri değil, (bütün iyilik ve üstünlüklerin kuşatıcısı olan) Allah korkusudur.

İnsanda Allah korkusu olmazsa irfan da, vicdan da sonunda fesada uğrar; insan faziletli yollar yerine nefsi, süfli yollara sapar. Bu iki yüce hasleti fazilet yolunun sürekli yolcusu olarak tutan, Allah korkusudur.

İnsaflı olmak

Eser etmez n’idelüm âh-ı sehergâh sana
Meğer insâf vere dostum Allah sana
Necatî

Seher vakti çekilen âh bile (sana) tesir etmiyorsa elimden ne gelir? Ancak, “Allah sana insaf versin ey dostum,” diye dua edebilirim (veya böyle demekten başka söyleyecek bir şey kalmıyor bana)

Hikâyesi: Necatî, Kastamonu’dan İstanbul’a gelir yerleşir. Şair olarak tanınan Necatî, zamanın padişahı Sultan Fatih’in kendisini tanımasını arzu etmektedir ama şairimizi saraya götürecek kimseyi tanımamaktadır. Şairin Yorgi Amuruki Efendi adında bir tanıdığı vardır. Yorgi, zaman zaman saraya çağrılır ve Sultan Fatih ile satranç oynarmış. Necatî, yine böyle bir davet öncesinde Yorgi’nin kavuğuna son yazdığı gazellerinden birini gizlice yerleştirir. Öyle ki, gazeli kavuğa Yorgi eğilince kâğıdın ucu görünecek şekilde yerleştirmiştir. Nitekim şairin plânı tutar ve oyun esnasında Fatih Mehmet kavuğa yerleştirilmiş kâğıdı fark eder, alır ve içinde yazılı gazeli okur. Şiiri beğenen Fatih, şairi o zamanlar adet olduğu üzere ulufe ile ödüllendirir ve divan kâtibi yapar. Bu şekilde padişah tarafından tanınan ve ödüllendirilen şair, padişahın maiyetine girmiş olur ve daha sonra nişancılık payesine kadar yükselir. (Bu hikâye; İ. Pala’nın, Müstesna Güzeller isimli eserinden alınmıştır)

Gecenin yarısıdı
Yar ömrüm varisidi
İki gözüm insaf et
İnsaf din yarısıdı
(Türkü)

Türkünün son mısraı olan “İnsaf dinin yarısıdır“ bir deyim haline gelmiştir. Bir kimseyi, bir işte veya sözünde insaflı olmaya davet için söylenir.

Himmet etmek

Âdeme lazım olan rahattır
Ko desinler sana bî-himmetdir!
Nâbî

İnsana gerekli olan rahat olmaktır; sana “himmetsizdir, gayretsizdir!” deseler bile sen rahat olmaya bak! (Nâbi, bu dizelerle tembel olan, hiçbir şey için rahatını bozmayan, kaygısız, gayretsiz insanları yeriyor)

Arzuhal ister mi eltafın kabul-i hacete
Mukteza-yı himmetin muhtac-ı istid’a mıdır
Avni (Sultan II. Mehmed, Fatih)

Lütfedip ihtiyacımı karşılaman için dilekçe mi gerekirmiş; yüksek iradenizin tecelli etmesi bir dilekçeye mi muhtaç?
Sana derdimi anlattım. İnsana verilen “cömertlik” melekesi sayesinde, bana tekrar ettirmeden de ihtiyacımı anlayabilir; isteğimi karşılayabilirsin. Bunları yapman için benim dilekçeme ihtiyacının olmaması gerekir. “Muhtac-ı istida olmak,” ne güzel bir söz değil mi?

Efendi lûtf et ölçüp dökmeği ko
Meta-ı himmete endâze olmaz
Gazalî

Ölçüp biçmeyi bırak efendi; bağışlanmış mala ölçü, tartı olmaz. Bir başka güzel söz: Meta-ı himmete endâze olmaz.

Her ne denlu himmete endaze olmazsa yine
Müşteri olma meta-ı devlete himmet budur
Cevrî

Her ne kadar himmet ölçülüp biçilmezse de, devlet malında gözün olmasın, himmet budur işte. Her ne kadar himmet ölçülmezse de, biz yine de bir ölçü koyalım ve diyelim ki: En güzel himmet,  devletin malına tenezzül etmemektir. Bir güzel söz daha: Müşteri olma meta-ı devlete!

Himmetinden bilinir rütbesi insan olanın
Haşmet (Ahmet)

İnsanın rütbesi (insan olma derecesi) cömertliğinden, gayretinden, çalışmasından belli olur.

Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede
Nerde kaldı gayriye himmet ede
Lâedri

Kendisi elinden tutulmaya, yardım edilmeye muhtaç olanın, başkasına yardımcı olabileceği nerede görülmüş? Kendisi himmete muhtaç birinin, başkalarına lütufta, ihsanda bulunması zordur. Beyitin iki mısraı birlikte, bir deyim olarak kullanılmaktadır.

Sûk-i takdirde endaze vü mizan olamaz
Beylikçi İzzet

Takdirle alışveriş yapılan pazarda, ölçüye, tartıya gerek yoktur. Takdirin olduğu yerde terazi olmaz.

Susuz değirmenlerin ne ile döner çarkı
Kerem etmeyen bey’in fakirden nedir farkı
Lâedri

Cömert olmayan bir beyin (varlık sahibinin, işverenin) yoksuldan bir farkı yoktur. Onun düzeni de sonunda suyu kesilmiş değirmen gibi olur, yani devam edemez.

Affetmek veya intikam almak

Afv eyleyelim ki belki bilmez
Bir sürçen atın başı kesilmez
Şeyh Galib

Belki bilmiyor diye haydi affedelim; bir kere sürçen atın başı kesilmez. (Küçük bir hata yapan insana büyük bir ceza verilmez.)
Affetmek insan olmanın, kâmil insan olmanın ileri bir safhasıdır ve Allah’ın sevdiği işlerdendir. Herhangi bir şekilde alacağı veya birinde hakkı olan ve borcunu almayıp borçluyu affedeni Allah karşılıksız bırakmaz ve misliyle mükâfatlandırır. Birinin bir haksızlığa uğraması durumunda da ölçü aynıdır. Affetmek her zaman yüceltilmiştir. Ayet: “Unutmayın ki haksızlığın karşılığı, yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helâl olmaz. Bununla beraber kim affeder, haksızlık edenle arasını düzeltirse onun da mükâfatı artık Allah’a yaraşan tarzda olur.” (Şura Suresi: 42/40)

Ağyare gücenmiş yâr, afvına çalış yalvar
Çün hasma mürüvette, bir başka safa vardır
Esad Muhlis Paşa

Yâr rakibe gücenmiş, sen yâre, onu affetmesi için yalvar, çalış; (zira) kişinin kendi hasmına iyilik etmesinin sonunda huzur kazanmak vardır: “Çün hasma mürüvvette, bir başka safa vardır,” diyor şair. Sözün güzelini ve huzur verenini Paşa’dan duyalım: Hasma mürüvette (bir başka) safa vardır. Günümüz Türkçesine, kabaca da olsa uyarlamaya çalışalım: Düşmanını affeden, huzur bulur.

Bir sürçmekle at ayağı kesilmez
Bir suç ile âdemoğlu asılmaz
Pîr Sultan Abdal

Adaleti gözet ama merhameti de unutma. Hele sen, sen ol da, dostunu bir hatasıyla defterden silme.

Muzaffer vakt-i fırsatta âdûdan intikâm almaz
Mürüvvet-mend olan nâ-kâmî-i düşmenle kâm almaz
Koca Râgıp Paşa (Sadrazam)

Galip gelen, fırsat bulduğunda düşmanından intikam almaz; yüksek insanî vasıflara sahip olan kimse sevmediklerinin talihsizliğinden mutlu olmaz.

Kanaat çok yaşasın

Cihân ârâyişinden dest-şûy ol rahat istersen
Kanaat dâmenin elden bırakma ni’met istersen
Koca Râgıp Paşa

Dünya hayatında rahat istersen gösterişten uzak ol; nimet bolluğu içinde yaşamak istiyorsan, kanaatle yaşamaktan uzaklaşma.

Dünyada rahat istiyorsan gösterişten uzak, sade bir hayat yaşa ve darlığa, sıkıntıya düşmek istemiyorsan açgözlü olma. Zira ki, nefis hiçbir zaman doymaz, onu doyuracağım diye uğraşma, başaramazsın, ta ki nefsine uymayı bırakıp, senin olanla yetinmeyi öğreninceye kadar. Kanaat etmeyi öğrenmek bir inanç ve öğrenme işidir. Sade bir hayat yaşamak da öyle. Ama gösteriş bir hastalık hâlidir ve bulaşıcıdır. Kanaat ile gösteriş de hiçbir zaman aynı insanda ve aynı toplumda bir arada yaşayamaz. Ya biri hâkim olur, ya da öteki.

Devlet istersen kanaat
Rahat istersen ölüm yeter
Lâedri

Varlık istiyorsan kanaat etmek; gerçek rahat istersen ölüm sana yeter! Mala doyarım diye aldatma kendini. Kanaat etmesini bilmiyorsan mala, mülke doymazsın. Dünyada boşuna rahat arama, belki rahatı öldükten sonra bulursun!

Ne kesb-i mal için sa’y ve ne câhe ragbetim vardır
Kanaat çok yaşasın sayesinde rahatım vardır
Fâiz

Ne mal toplamak için gayretim ve ne de mevki, makama rağbetim var; (en itibar ettiğim şey olan) kanaat çok yaşasın, onun sayesinde rahatım.

Rızkına kâni olan gerdûna minnet eylemez
Âlemin sultanıdır muhtâc-ı sultân olmayan
Ziya Paşa

Rızkına kanaat eden, zamanın hüküm süren insanlarına minnet etmez; âlemin sultanı, sultanlara muhtaç olmayandır. Ziya Paşa’dan vecize olacak kadar güzel bir nasihat: Âlemin sultanıdır muhtâc-ı sultân olmayan. Kanaatkâr insan sahip olduklarını çoğaltmak uğruna, kendisi kul olup, emir sahiplerini sultan edinmez. Kişi kendi rızkına razı olmalı ve rızkı verenin Allah olduğunu bilerek başkalarını efendi edinmek yerine, kendi sultanı olmalıdır. Çünkü diğer insanlardan menfaat temin edenler, sonunda onlardan emir de almaya başlarlar. Başkalarından rızık ummakta ileri gitmenin şirke kadar gideceği herkes tarafından bilinmektedir.

Tercîh olunur ni’met-i elvân-ı kibara
Bir pâre nemeksizce iken hân-ı kanâ’at
Nâbî

Varlıklıların sofrasındaki çeşit çeşit nimetler yerine, kanaat sofrasında tuzsuz bir parça ekmeği tercih ederim.

Câm-ı safâ gerekmez dünyâ-yi dûn elinden
Merd-âneler şikârı almaz zebûn elinden
Nev’î

(Biz) aşağılık dünyanın elinden (bolluk ve eğlence) kadehini almaya (tenezzül etmeyiz); (zira) mert olanlar, düşkünlerin elinden av almazlar.

Nimetin kıymetini bilmek

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî (Kanuni S. Süleyman)

Halk arasında devletten daha önemli bir varlık yoktur; (ancak), hiçbir devlet sağlıkla alınan bir nefes kadar kıymetli değildir, onun yerini tutamaz. (Beyit hakkında daha fazla açıklama için bakınız; Ünlü Beyitler, beyit no: 961)

İzzetin kadrini idrâke sebep zillettir
Nâbî

Hürmetin, saygının, itibarın, ikramın değeri, kişi ancak küçük düştüğünde anlar. İnsan kötü duruma düştüğünde yüksekliğin (onurun, saygınlığın) kıymetini anlar. Bu yüzden bazı insanların ancak “düştükten” sonra akılları başlarına gelir.

Kelle sağolsun cihânda külâh eksik değil
Sâbit

Yeter ki başın sağ-salim olsun, dünyada (başına geçirecek) külah eksik olmaz.

Olmayınca hasta kadrin bilmez âdem sıhhatin
Fitnat Hanım

İnsan hasta olmayınca sağlığın kıymetini bilmez.

Şükretmek

Şükr et bu hâle yohsa gelür bir belâ sana
Fuzûlî

Bu haline şükret, yoksa bir belâ gelebilir başına.

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yanınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.