Atalarımızın neler yaptığını sayıp dökmenin faydası var mıdır, onların yaptıklarından yararlanmanın yolları nedir?

461 Views No Comment

Fertler gibi milletler de geçmişlerinden kopamazlar, atalarını yok sayamazlar. Ataların nasıl yaşadığını araştırmak geleceğe giden yolumuzu tayin etmekte değerli bir sermayedir. Ancak atalara bağlılık, milletlerin fitnesi olabilecek zehri de içinde taşımaktadır. Atalar varlığı bir sosyal sermaye olduğu kadar, aynı zamanda bir toplumu kolaylıkla doğru yoldan saptırabilecek tehlikeli bir kült olabilmektedir.  Zira insanın atası, ataları söz konusu olduğunda duygusallık, gurur, kibir ve nefsaniyet için “güzel” bir bahane ortaya çıkar. Hayata ve dünyaya atalar üzerinden bakmak, doğru ile yanlışı, adaletle bakmayı, hatta sorgulamayı bile aklımızdan çıkarabilir. Tarihi anlamak bakımından, objektif bakmayı ve tarihten yararlanmayı kısıtlayabilir. Atacı kültlerin başka milletlerin tarihlerinden yararlanmak şöyle dursun, ona sempatiyle baktıkları bile söylenemez. Hâlbuki insandan beklenen sadece kendi atalarından değil, insanlığın bütün birikiminden yararlanmak olmalıdır. Atalar kültü, her nesile bahşedilen nimetlerin, hatta milletlerin ömrünün bile Allah tarafından verildiğini unutturacak kadar saptırıcı olabilir. O ömür ki, hiç şüphesiz, Âlemlerin Rabbi tarafından verilmiş ve müddeti tayin edilmiştir.[i]

İnsan “eşref-i mahlûkat” olarak yaratılmıştır ama kendisini yaratana karşı bile nankör, ahmak ve zalim olabiliyor. Bir nesil dünyalık için istikbal (gelecek) üzerinden ikbal ararken, öteki nesil geçmiş üzerinden saltanat kovalıyor olabilir. İnsanın gelecekle veya geçmişiyle, hatta hayvanların ve bitkilerin geçmişiyle bile kolaylıkla aldatıldığını görüyoruz. Gelecekte ne yapacağımız, ne olacağımız, nasıl bir toplum kuracağımız, hatta ölüme çare bularak insanın “ölümsüz”leşeceği üzerine bile fikirler, teoriler ortaya atılabiliyor. Samuel Hantington adında bir akıllı, gelecek üzerine yaptığı spekülasyonla sayısız fitneye sebep oldu. Diğer taraftan bilim adına ortaya atılan evrim teorisi veya insanın geçmişine yakıştırılan bir dizi iddialar aldatmanın araçları olmaktan öteye gidemedi.

Ancak değerlerimiz, geçmişe dair olanın titizlikle araştırılmasını ve geleceğe (gayb) dair konuşurken çok ihtiyatlı olmamız gerektiğini öğretir.

Onun için atalarla aldanma ve aldatma üzerinde kemal-i ciddiyetle düşünmek gerekir. Ama öncelikle insanı yaratan, Zatı için geçmiş ve geleceğin bile söz konusu olmadığı, insanın gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilen (El-Âlim) Yüce Allah’ın  “atalarla aldanma ve aldatma” konusunda inananları nasıl uyardığına dikkatle bakalım. Bu cümleden olarak, El Âlim (C. C.); Kitabında, 45 ayette atalardan bahsetmekte, bu ayetler arasından 38 ayette ise “atalar”a düşünmeden bağlılığın aldanma ve aldatılma aracı olabileceği konusunda inananları uyarmaktadır! Öyle ki, başta Hz Peygamber, Yakup, Musa, Salih, Şu’ayb, İbrahim ve İshak peygamberler olmak üzere, kavimleri tarafından ataları üzerinden reddedilmemiş bir peygamber yoktur.

Ne yazık ki bizler bu fitneden ya gafil halde, ya da onun tarafından avlanmış ve alet edilmiş haldeyiz. Bir misal verelim: Bildiğiniz gibi her Kur’an mealinin başında, Kur’an’da geçen tabirlerin ve kavramların yer aldığı bir Alfabetik İndeks vardır.  Kur’an’da geçen kavramlar bu fihristte alfabetik olarak sıralanır ve kavramların geçtikleri sûre ve ayetlerin isimleri, numaraları ve sayfa numaraları da karşılarına yazılır. Şimdi; Kur’an’da bir kere geçen “Süvâ’” putu, iki defa geçen “Sebe halkı”, üçer defa geçen, put yapan “Sâmirî” ve “at” kelimeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan mealin fihristinde yer aldıkları halde, Kur’an’da kırk beş defa geçen ve inananlar için büyük bir fitne olan “atalar” kelimesine nasıl olur da bu fihristte yer verilmez!?  Biz kendimizi, bütün uyarılara rağmen, atalar üzerinden aldatıyor muyuz? Bu yolla aldatma işinin, Yüce Allah’a şirk koşmaya kadar gidebileceğini biliyor muyuz? Diğer açıdan baktığımızda, bu zaviyeden bakış, sadece insanın inançlarından sapmaktan ibaret kalır mı? Böyle bir sapmaya maruz kalan ve bizi geleceğe götürecek aklımız, doğruluk ahlâkımız, ilmimiz ve adalet anlayışımız ne olur?

İnsan atalarını heva ve hevesine alet ediyor olabilir mi?

Toplumlar inançlarıyla (inanç nüveleri, kıymet hükümleri, değer yargıları) hayat bulur, gelişir, düzen kurar, refah bulur veya geriler, düzenleri yıkılır, hatta bazen kendileri bile yok olabilirler. Atalarımız da inançları, yaşadıkları ve hayata geçirdikleriyle beka buldular. Bedenleri veya kanlarıyla değil, inançları ve bundan doğan değerleri sağlam, bağlılıkları kavi ve azimli oldukları için bir düzen inşa edip onunla hayat buldular. Ne var ki günümüzde, atalar üzerinden yürümek isteyenlerin, ataların değer yargılarını pek de hesaba kattıklarını söyleyemeyiz. Hatta kimi zaman, inançlarıyla atalarından öyle ayrı düşüyorlar ki; atalar, sahip olduklarının, hatta kendilerinin (insanın) Allah’tan geldiğine katıksız iman ettikleri halde, günümüzdekiler ise bu nimetlerin kendilerine ataları üzerinden geldiğine ve “ataların yüzü suyu hürmetine” hayat bulduğumuza inanırlar. Bu bir erken dönem (prematüre) şirk olabilir mi? Biz tevhidi kullanıp, şirkten medet umuyor, şirk üzerinden hayat mı arıyoruz?

Bir de işin öteki yüzü var. Ataların sürekli iyi ve doğru şeyler yaptıklarının delili nedir? Her zaman iyi ve doğru işler yaptılarsa, neden bir dönem yükseldiler de, arkasından gelen dönemde, ileri gidemediler,? Hatta önceki dönemde kazandıklarını bile muhafaza edemediler? Yüce Allah herhangi bir şekilde şaşan, geri kalan milletlerin sonraki nesillerini, yanlışa sapan önceki nesillerin hatalarından, cezalarından korumak için öncekilerin düzenlerini bozarak yeni bir başlangıç yapmalarına imkân hazırlayabilir. Böylece onları önceki nesillerin günahlarından ve o günahların gerektirdiği cezalardan korur. Yani İlahi Adaletin, “suç ve cezanın şahsiliği” kanunu, fertler için olduğu gibi toplumlar için de yürütür. Böylece yenilerin yeni bir düzen kurmalarına imkân hazırlar.

Böylece, O, içlerine giren virüsün, yeni döneme bulaşmasına engelleyerek yeni nesillere yardım eder. Yüce Allah bu şekilde insanı koruduğu ve esirgediği halde atacılık, eski dönemi hasta eden, hatta öldüren virüsleri yeni döneme taşıyıp bulaştırmakla ne elde etmek ister? Bir neslin devletine bulaşmış olan liyakat gözetmeme, adam kayırma, rüşvet, taklitçilik ve hizipleşmeleri yeni nesillere taşımakla milletine iyilik mi etmiş olur! Hayır, asla! Zira düşüncesiz bir atacılık, üretimsiz bir taklit, atalarla övünme, onlara üstünlük atfetme, ataları her türlü kusurdan azade ve layüsel sayma, ataların yalnız işlerinde değil, genlerinde ve gönüllerinde var olan hastalıkları dahi nehrin bu yakasına taşır, yeni nesillere bulaştırır!

Bütün bu saydıklarımızı dikkate alarak geçmişe, atalarımıza ve tarihimize, onları asla inkâr etmeden, büyük bir dikkatle bakmak, özenle ele almak gerekir. Öncelikle tarihin hiçbir döneminin doğru ve tam yazıldığına dair elimizde hiçbir ölçü veya delil yoktur. Tarih söz konusu olduğunda -istisnalar dışında- her toplum kendi doğrularına olduğu kadar, yalanlarına, yanlışlarına ve eksiklerine de aynı şekilde sahip çıkmaktadır. Misal olarak, iki ülke arasında vuku bulan bir anlaşmazlık veya savaş halinde, bugün olduğu gibi tarihte de her millet vakıaya kendi tarafından bakmaya, sağduyu eksikliği oranında mahkûm olmaktadır. İngilizler, Avustralya ve Yeni Zelandalıları Türkiye’yi işgale getirdiklerinde, Türkleri, insan eti yiyen yamyamlar, hatta -haşa!- bir çeşit hayvan türü olarak anlatmışlardı. İşte bizim bu yazıyla anlatmaya çalıştığımız, -tespitlerimiz eksik, değerlendirmelerimiz yanlış olsa bile- geçmişe, tarihimize, tarihe bakışa sağduyuyu hâkim kılmaktır.

Bütün bunları dikkate alan bir kimse, atalar mevzuunun istismara açık bir mesele olduğunu bilir. Bu hususta yalan söylemek çok kolaydır, çünkü atalar bize kendi zamanlarında olup bitenlerin doğrusunu söyleyecek yahut kendilerini savunacak durumda değiller. Herhangi bir zamanda, herhangi bir tarihçi, edebiyatçı veya seyyahın yazdıklarıyla aramızda temsil ediliyorlar. Tarihsel metinlerde, dini değerlere dayanarak yapılan bazı uyarılar dışında metni yazanın, tabi olduğu yönetimleri eleştirmesi, onların kusurlarını, yanlışlarını anlatması öyle pek rastlanan şeyler değildir. Hatta tam tersi olarak, bazen gerçekle ilgisi olmayan abartı dolu, “methiye” denen bir edebiyat türü vardır.

Resim: Bir su damlası

Tarihten bize intikal eden metinlerdeki abartı, propaganda, bilhassa milletler arasındaki husumetlerde veya savaş hallerinde karşı tarafı kötüleme, yerme, aşağılama gibi hususları da unutmamak gerekir. Biz de atalar üzerinden hayata, hele de geleceğe baktığımızda aynı hatalara düşebiliriz, onun için dikkatli olmak gerekir. Çünkü eğlence dünyasında değil, geleceğimizi inşa amacını taşımaktayız. Biraz abartılı bir örnek olarak Evliya Çelebi’nin bu meseleye misal olabilecek anlatım tarzını aşağıda vermekle yetinelim:

“Örneğin, ‘acayip’ ve ‘garip’ şekilleri ve görünüşleri olan insanları anlattığı bölümlerdeki grotesk bedenlerin çirkinliğini, okuru rahatsız edecek tarzda abartılı benzetmelerle betimler. ‘Cenâb-ı Hak bunu gerçi insan diye yaratmıştır, ama’ diye başladığı Viyana Kralı’nın betimlemesinde, ‘başı bal kabağı gibi uzun kelleli, tahta gibi yassı alınlı, baykuş gibi yuvarlak gözlü, uzun siyah kirpikli, tilki gibi uzun çehreli, oğlancık pabucu kadar koca kulaklı, deliklerine üçer parmak girecek kadar Mora patlıcanı gibi büyük kırmızı burunlu, deve dudaklı, ağzına bir somun sığacak kadar büyük ve salyalı ağızlı, beyaz deve dişli’ bir adam sunar okura.”[ii]

Bu açıklamalardan sonra, hataları da olan, iftihar edeceğimiz bir geçmişimiz olduğunu burada belirtmek gerekir. Ancak bu geçmişin nasıl ve ne ile şekillendiğini ve kaynaklarını da doğru tespit etmek gerekir. Hiçbir şeyi, sebeplerini bilmeden tam anlayamadığımız gibi, iftihar ettiğimiz bir atalar düzenine, doğuş sebeplerini tespit etmeden vakıf olamayız. İnsanın ancak inançlarıyla (değerleriyle) insan olabileceği gerçeğini burada bir kere daha hatırlatalım. Bu bakımdan insanın, insani değerlerle olan bağlarını hiçbir şekilde koparmaması veya değerlerle arasına, atalar da olsa, aracı koymaması gerekir. Kast ettiğimiz değerlerden birkaçını aşağıda hatırlatalım:

Doğruluk, merhamet, çalışkanlık, okumak, eğitimli olmak, ilim aramak, ilmiyle amel etmek, kendini başkasının yerine koymak, yardımsever olmak, iyilik yapmak, iyi ve güzel işler yapmak, her şekilde sadaka vermek, yetimin elinden tutmak, israf etmemek, insanlarla iyi geçinmek, komşuluğa değer vermek, yoldakine (yaya olana, parasız kalana) yardım etmek, selam vermek, insanların aralarını bulmak, sözünü güzelce söylemek ve insanlara tebessüm etmek gibi değerler, doğrudan yaşanmak yerine başka hiçbir şeyle ikame edilemez kıymet taşımaktadır. Erdemli bir toplum, sağlıklı bir gelecek ancak insani değerlerle inşa edilebilir. Yapı taşları insani değerler değil de kan, savaş, baskı, sömürgecilik, yalan, aldatma, üstünlük iddiası, zulüm olan bir düzen devam edemez.

Bu genel girişten sonra, şimdi atalar üzerinden yanılmanın bize daha yakın olanlarını, gelecek vizyonumuza verdiği zararlar ve geleceği daha doğru usulle düşünme yolları üzerinde durabiliriz.

Geçmiş – gelecek kıskacında inşa edilmeyi bekleyen geleceğimiz

Yukarıda, geçmiş üzerinden gelecek tasavvur etmenin ilimlerimizi, insan ilişkilerini, sosyal örgütlenmeleri, çalışma alışkanlıklarımızı ve dünyamızı inşa etmeyi de etkileyeceğine değinmiştik. Bu anlayıştan hareketle atalarımızın veya Müslümanların da bir zamanlar keşifler yaptıklarını, hatta Batı Medeniyetinin bunları öğrenerek Rönesans’ı gerçekleştirdiğini sıkça dile getiriyoruz ama niçin bu yolun doğru olup olmadığını sorgulamıyoruz? Bu yüzden ne atalarımızdan, ne de Batıdan hemen hiçbir kalıcı şey öğrenemiyoruz. Böyle davranmamızın elbette sebepleri vardır:

-Bunun ilk sebebi, ruh halimizle ilgili olsa gerektir. Batı karşısında duyduğumuz aşağılık kompleksinden ve içine düştüğümüz ataletten kolay yoldan kurtulma kurnazlığı.

-Diğer sebebi ise, yine Batıya karşı duyduğumuz kompleksle İslam’ın ilme karşı olmadığını, Batıya ve Batı taraftarlarına anlatma gayretimizdir.

-Başka bir sebebi de tembelliğimizi, kabiliyetsizliğimizi atalar üzerinden örtbas etme gayretimizdir. Yani bir iş yapmak yerine, o işi yapan birini över, amigoluk yaparım, böylece kısa ve kolay yoldan aynı sonuca varırım!

Bu yolun, başkalarının bize saygı duymasına, bugünkü hayatımızı düzenlemesini veya ileri götürmesini, faydasının olmasını bekleyemeyiz. Atadan kalan ama anlaşılmayan ve hakkı verilmeyene saygı duyulmaz. Meşhur sözle, “Haydan gelen, huya gider” Çünkü insanlar size ancak yaptıklarınızdan dolayı saygı duyar, başkasından size kalandan değil. Hak edilmiş saygı budur, zira “insana eliyle kazandığından başkası yoktur,” olmamalıdır da.

Dünyaya bu gözle bakmanın bize zararının olduğundan hiç şüphe yoktur. Zira insanın yapması gereken bir işte başkasının, hatta babasının yaptıklarıyla övünmek ancak insanı avutur, milletleri çalışmaktan alıkoyar, geri bırakır. Zira hayatın devam etmesi, bin yıl öncesinden kalanla değil, bugün ne yapıldığına bağlıdır. Dedemizin tesis ettiği bağ – bahçeden, bugün üzüm yemeyi beklemek nafile işlerdendir.

“Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez” sözü ne kadar doğru ve dürüstçedir?

Kaba haliyle düşündüğümüzde bu sözün doğru olduğunu söyleyebiliriz. Ama biraz daha ince düşünerek sondan başa bakalım: O halde, geçmişini bilen geleceğini de bilir, öyle mi? Bu nasıl mümkün olur? Geleceğin psikolojisi, sosyolojiye konu olacak sosyal – toplumsal yapılanmaları, geleceğin iktisadı, teknik ve teknolojileri, siyasi yapılanmaları, kurumları ve müesseseleri, devlet modelleri geçmiş üzerinden nasıl ve ne kadar anlaşılabilir? Geleceği bilmek bu kadar basit olsa sosyologlara, bilim adamlarına, stratejistlere, politikacılara, komutanlara, fütüristlere, ilimlere ve teknolojilere ihtiyaç kalmaz, bütün bu kariyer ve meslekler yerine tarihçiler yeterdi.  

Tasarım: Teşekkürler-Thank you, International Brends Limited; http://www.iblgrp.com/mission-vision-values.html

Bu sözü yayanlar hayatı yalnızca atalar üzerinden kurgulayan, her şeyi siyah-beyaz gören, dost-düşman kabalığında değerlendiren, başka bir şeye de akılları ermeyen, hayatın çeşit çeşit zenginliklerini, gri tonlarını göremeyen kimselerdir. Ne yazık ki, bütün bir geleceği bu şekilde geçmişin kırık dökük prizmalardan geçirerek göremeyiz, ne gördüğümüzden emin olamayız.  Sadece dost-düşman ilişkilerine bile bu miyop hal üzerinden bakamayız.  Geçmişte, orduların yalın kılıçla çıktığı Haçlı Seferleri, şimdilerde yüzlerce, binlerce olayla tescil edildiği gibi dördüncü nesil savaşlara dönüşmüş durumdadır: Casusluk savaşları, istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri, nükleer tehditler, akıl almaz çeşitteki terör hareketleri, ajitasyon hareketleri, sadece bitki ve yiyeceklerin değil, aynı zamanda milletlerin genetiğiyle oynama, hastalık ve mikrop yayma, beyin yıkama ve şartlandırmanın envai çeşidi… Bugün dahi mahiyetini bilmediğimiz, hatta varlığından bile haberdar olmadığımız insanlık aleyhindeki bu oluşumları zavallı geçmişin üstüne nasıl yıkabiliriz? 

Netice olarak, küçük ve kaba bir doğruluk dışında, bu düşüncenin sakıt olduğunu, bize geleceğe dair bir şey kazandırmayacağını söyleyebiliriz. Zira bu yol insani olanı, doğruluğu, dostluğu değil, düşmanlığı esas alarak ve dar bir kalıpla başlar. Hâlbuki bunun yerine, değerlere dayalı düşünme geleceğe giden yolumuzu aydınlatmada ve inşa etmekte çok daha belirleyicidir. Böyledir, çünkü temel değerlerimiz, şahıs hayatının gerektirdiği ve yukarıda saydığımız değerler gibi toplumsal oluşumları da açıklar ve şekillendirir. Mesela temel değerlerimiz, kimlerin Müslümanları sevdiğini ve sevmediğini, gizli emellerini, bunlara karşı olması gereken davranışları, aralarındaki savaşları, bu savaşların gerektirdiği hukuku, barış, anlaşmaları ve iktisadi ilişkiler gibi bir dizi sosyal ve toplumsal değerleri de vazetmektedir. Zaten atalar da bu değerlere bakarak geçmişten günümüze uzanan yolu inşa edebildiler ve yürüyebildiler. Bu değerlerle yolları üzerinden konaklar inşa ettiler (şehirler kurdular), müesseseler inşa ettiler, uluslar arası ilişkiler geliştirdiler, diplomasi yaptılar, denge, düzen ve nizam kurabildiler.

Ayrıca ataları kör bir şekilde taklit sadece inanç esaslarımızı değil, aynı zamanda usul konusunda bizi şaşırtır. Zira atalar, yukarıda iki grupta hatırlatmakla yetindiğimiz ve tamamını sayamayacağımız değerlerden yola çıkarak usuller de geliştirdiler. Onların bilimlerde, sanatlarda, savaşlarda, toplum (cemiyet) inşa etmekte, adalet sistemlerinde, devlet idaresinde, uluslar arası ilişkilerdeki usulünü bilmeden taklit etmek bizi günümüzde yaşamaktan çıkarır, hayaller peşinde koşturur.  Zaten bu iş hayal âleminde kalsın diye atacılık ideolojileri yakın değil, uzak geçmişe, hatta karanlık çağlara dayandırılır. Geleceği inşa ederken usul ve metod gözetmek zorundayız çünkü usul yere, zamana, şartlara, imkânlara, teknik ve teknolojilere göre değişebilir. Bugün aramızda, hala Viyana kapılarına dayanmayı hayal edenler, Viyana’nın içimizde olduğunu, her türlü oyunlarla bizimle savaşmakta olduklarını hakkıyla anlayamazlar.  

Tarihte olup bitenleri sayıp dökmek kimseye bir şey katar mı?

Atalarımızın yaptıklarını sayıp dökerken, bunları nasıl yaptıklarını, daha da önemlisi niçin yaptıklarını da mutlaka sorgulamalıyız. Ortaçağ toplumunda, elliden fazla makinanın tasarımını yapan, bu makinaları üreten ve çalıştıran El-Cezeri adında bir insan, neden bu keşiflere bu kadar zaman harcar!  Niçin insanı taklit eden makinalarla (bugünkü robotlar gibi) uğraşır, insan eline su döken ibrik yapma ihtiyacı duyar? Bu entelektüel merak pirinin mühendislik felsefesi nedir? Ama hepsinden önemlisi, bu dâhinin, yaptığı keşiflerin çetelesini tutmak ama aklından yararlanmamak, meşhur deyimle, akıl kârı mıdır?

Geçmişte olup biteni sayıp dökmek ilmimizi artırmaz, entelektüel merakımızı geliştirmez. Aksine bizi taklitçiliğe alıştırır, insanî yaratıcılığımızın gelişmesini önler, bizi köreltir. Geçmişin kötü taklitçileri yapar, bedavacılar alayına katar. Zira bu tutumumuzla hayatı daha iyi anlamak ve ihtiyacımız olanı araştırmak, keşifler ve buluşlar yapmak yerine yüzyıllar önce yapılmış şeylerle yetinmeyi seçmiş oluyoruz. Üstelik nasıl yapıldıklarını araştırmadan, niçin yapıldıklarını merak bile etmeden! Şimdi geçmişimizde materyale dönüştürülen şeylerin (çarklar, makinalar, el aletleri, değirmenler vs.) kendilerini veya taklitlerini müzelerde toplamakla meşgulüz. Müzecilik gerekli ve güzel bir faaliyettir ama “niçin”i bilinmezse bir eğlence olmaktan öteye gitmez. Ne yazık ki müzelerimizi, entelektüel merakımızı geliştirmek yerine şimdilik gururumuzu okşamaları, bize hoşça vakit yaşatmaları, para kazandırmaları, hatta eğlendirmeleri için açıyoruz.

Geçmişin bilgisini basit bir halde tekrarlayıp durmak, atalarımız üzerinden yaşamaya çalışmak, ölülerden yardım dilemekten başka ne anlama gelir? Yüce Allah’ın ömürlerini bitirdikleri insan mı diriltecek?

Bu yaklaşım hayatın her an çalışması gereken gelişme dinamiklerini yok sayıyor veya yaşamın dışına itiyor. Onun için de gelişme ve ilerlemeyi durduruyor. Çünkü hayat, tarihten bugüne uzanan damarlardan olduğu kadar bugünün gerçeklerinden ve yarın hakkındaki tasavvurumuzdan beslenerek gelişir. Bunun için:

-Öncelikle, geçmişte olup bitenleri niçin referans gösterdiğimizi bilmemiz gerekir. Sonra da tarihte yapılanların nasıl ve niçin yapıldığını araştırmalıyız.

-Bir şeyin kendisi kadar “nasıl” ve “niçin” yapıldığını bilmek gerekir ki, onu sebepleri ve sonuçlarıyla anlayabilelim. Zira bir oluş veya oluşum zinciri, o şeye duyulan merak, ihtiyaçlar ve sebeplerle başlar ve gelişir.

-Niçin’i bilmek, dünü anlamak kadar bugünümüzü de aydınlatacaktır. Çünkü “niçin” bir şeyin hangi ihtiyaçtan doğduğunu ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda o şeyin temel kaynaklar ve değerlerle olan bağlarını kurar.

-Geçmişte yaşanan her gelişme, ilerleme ve gerilemenin arkasındaki değerleri iyi araştırmak gerekir. Ecdadımız hangi değerleri, hangi usulleri (metot ve metodolojileri) ve alışkanlıkları geliştirdi, sonra yitirdi ki, önce gelişti, o ihtişamlı devreden sonra geriledi ve düzenleri çöktü?

-Atalarımızdan aldıklarımızı da eleştiriye ve elemeye tabi tutmak gerekir. Öyle ki, Kur’an’ın inananları sıkça uyardığı gibi, atalarımız herhangi bir konuda yanlış yoldalarsa biz de aynı yola girmeyelim.

Gelişmenin de, gerileme ve çöküşün de yasaları vardır. İnsanlığın nasıl geliştiğini bilmeden, gelişme üzerine sağlıklı fikirler üretemeyiz. Evet, Batılılar Müslümanlardan çok şey öğrendiler ama Müslümanlar da kendi doktrinlerinden başka Çin’den, Hint’ten ve Kadim Yunan’dan (eski Batıdan) öğrenerek medeniyet kurdular. “Çin’den ilim alma” kapısı bunun için açılmıştır. Bu gerçeği anlayamazsak ne öğrenebilir, ne gelişebilir, ne de sağlıklı bir gelecek inşa edebiliriz.

İbrahim AKGÜN

 

DİPNOTLAR:

 

[i] Ve her ümmetin (büyük-küçük her topluluğun) bir eceli vardır. Artık ecelleri geldiği zaman, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler! (A’râf Sûresi, 7)

[ii] ÖZAY, Yeliz; Evliyâ Çelebi’nin Acayip ve Garip Dünyası. Doktora Tezi, s. 25.  İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü. Ankara, Eylül 2012

Yazıyı Paylaşırmısınız

About the author

A.Ü. DTCF mezunu. İngiltere, Sheffield Üniversitesinde Enformasyon Yönetimi, İsrail'de Kırsal Bölgesel Kalkınma Planlaması Post Graduate Study. Yanınlanmış çalışmaları: Söz İncileri; Divan Edebiyatından Seçilmiş Beyitler (2. baskı), Önce Söz Vardı; Fıkıh, Edebiyat ve Tasavvuftan Seçmeler. İlgi alanları: Yenilik, değişim, Gelişme. Uzmanlık alanı: Proje Yönetimi.

Related Articles

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked (required)

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Michio Kaku: “Hepimiz bilim insanı olarak dünyaya geliriz.”
ÇOCUKLAR! SOSYAL MEDYAYI KULLANMASINI BİLİYOR MUSUNUZ?
Örümcek Adamın yaratıcısı: iyi, doğru fikirlerinizden hemen vazgeçmeyin
DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLİR MİSİNİZ?

EVET, DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLİRSİNİZ. Nasıl mı? Değişim yapabilmek için önce onu anlamak ve inanmak gerekir: Zaman gibi, tarih de sona ermedi, olmaya, oluşmaya ve yapılmaya devam ediyor. Dünya var olduğu sürece de devam edecek. Değişime çok yakın olduğumuz, içinde yaşadığımız, hatta biz de değişime tabi olduğumuz için onu göremiyoruz. Ama görmüyoruz diye değişimi görmezlikten gelemeyiz, inkâr edemeyiz. Tıpkı dünyanın döndüğünü göremediğimiz gibi.

KEŞİF: CEZERİ’NİN OLAĞANÜSTÜ MAKİNELERİ
“Söz İncileri” Kitabından Beyitler Açıklamalarıyla birlikte 1044 beyit

Ey gönül bu aşkla bu sevda seni
Eder muhannete kul yavaş yavaş
*
Ümitleri, Hayalleri ve Korkularıyla İnsan Halleri...
Görmek için LÜTFEN TIKLAYINIZ...

Alev ALATLI NE DİYOR?


Helâl - Yasal kopukluğunun insanlığı getirdiği yer: Kadim değerlerle rabıtası zedelenen özgürlüklerin şerden yana bükülmesini önlemenin yollarını bulmamız gerekir. 21. y. yılın en yaman toplum projesi, helâl olanı yasal olanla örtüştürmek olsa gerektir. (A. ALATLI)

KİTAP: Önce Söz Vardı; Mantık ve Hukuk İlkeleri, Ünlü Özdeyişler, Terkipler

Ba’de harâb’il-Basra…

(Mecazi) Basra harap olduktan sonra. İş işten geçtikten sonra.

Görmek için LÜTFEN TIKLAYINIZ...

OSMANLI MUSİKİSİ – HASRET

Yaratılışı anlamadan varlık üzerinde fikir yürütmek yanlış, hatta fahiş sonuçlara götürebilir: Fıtrat bilgisinden mahrum olan Freud, annenin yavrusunu emzirmesini, "anneye iftira" denebilecek şekilde yorumlamıştı. Diğer taraftan fıtratı anlamak da ilim gerektirir. Bilimsel çalışma ister. Bu videoda görünen anne köpeğin davranışı sadece seyredilmeye değil, ondan çok incelenmeye değer davranış örneğidir.

VİDEO: SUYA SURET ÇİZEN ADAM
Mart 2019
P S Ç P C C P
« Şub    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Süper Ay, FOTO: YAĞIZ KARAHAN İstanbul
KAĞIT UÇAK UÇUŞU

"Kolay" deme! Basit olanı bilmeyen zor olanı öğrenemez. "Kolay"dan geçemeyen, zor olana varamaz. Her yolculuk, ilk adımla başlar...
Kağıt uçak uçuşu dünya rekorunu elinde bulunduran John Collins'in. (Harvard Üniversitesi Tasarım Mühendisliği Enstitüsü)